web kalem - http://www.kalem.biz
  ANA SAYFA   İLETİŞİM   AKADEMİ KALEM   Français   Sık kullanılanlara ekle   Ana sayfa yap   Arkadaşına öner
  Kullanıcı Adı:  
  Şifre:  
 
Google
 
   
 
 
Web Kalem - Edebiyat Okulu
  DUYURULAR
    Teknik Destek İçin İletişim
Değerli Kalem Sakinleri;
Her türlü teknik s ...
 
  . b i z d e n  
 

Sadık Arslan tarafından USTA KALEMLER - bölümüne ANLARSIN başlıklı kayıt eklendi. [19.03.2017 12:37:40]

Abdullah Balkaş tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Bir Güneş Batıyor Ömrümden başlıklı kayıt eklendi. [05.03.2017 22:46:28]

fatma coşkun tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Fatma Söyler başlıklı kayıt eklendi. [01.03.2017 20:00:55]

Oya Oral tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Gri Sabahım başlıklı kayıt eklendi. [09.02.2017 21:02:28]

Bilgehan BAYRAK tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne “BU CÜMLE BEŞ KELİMEDEN OLUŞUYOR” başlıklı kayıt eklendi. [05.02.2017 14:19:33]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Karagöz İle Hacivat: Miras başlıklı kayıt eklendi. [22.01.2017 16:30:54]

Senay BAYGIN tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Ağaç başlıklı kayıt eklendi. [14.01.2017 13:21:19]

ORHAN AFACAN tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne En Acılı Gün Fırat Kalkanında başlıklı kayıt eklendi. [14.01.2017 13:19:08]

Emre Apaydın tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Ölüm Ötüşü başlıklı kayıt eklendi. [04.01.2017 23:08:07]

İSMAİL GÜN tarafından USTA KALEMLER - bölümüne GÜNEŞLİ GÜNLER yahut ÇOCUKLUĞUM başlıklı kayıt eklendi. [01.01.2017 20:16:35]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Karagöz İle Hacivat: Matiz başlıklı kayıt eklendi. [30.12.2016 00:19:09]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Bıktım Artık Yalnızlıktan başlıklı kayıt eklendi. [26.12.2016 23:14:53]

Nur Ersen tarafından USTA KALEMLER - bölümüne GEÇ KALACAĞIZ başlıklı kayıt eklendi. [20.12.2016 22:45:38]

pınar güden tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne yüksekova başlıklı kayıt eklendi. [18.12.2016 14:16:49]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne BİR KÖRPE CENAZE başlıklı kayıt eklendi. [18.12.2016 14:09:54]

Senay BAYGIN tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Geçmiş Zaman başlıklı kayıt eklendi. [07.12.2016 09:11:47]

Emre Apaydın tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne İşsiz Tuşlar başlıklı kayıt eklendi. [04.12.2016 22:43:24]

imdat ÇELİK tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Sustukça Susanlar başlıklı kayıt eklendi. [04.12.2016 22:38:49]

La Edri tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Yanıldık Bayım, Yanıldık Hanımefendi; Burası Orası Değil! başlıklı kayıt eklendi. [18.11.2016 10:50:02]

La Edri tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Hesablanmamış Rızkı İnsanlığımızın başlıklı kayıt eklendi. [18.11.2016 10:47:50]

La Edri tarafından AMATÖR KALEMLER - Kompozisyonlar bölümüne ÖZ RİTİM başlıklı kayıt eklendi. [18.11.2016 07:50:05]

La Edri tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne KARINCA başlıklı kayıt eklendi. [18.11.2016 07:46:14]

Berrak Fidan Gökdaş tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne HAYAT DEĞİŞTİREN ÇİÇEK başlıklı kayıt eklendi. [09.11.2016 11:03:22]

cemil meriç taşgıran tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Bıraktıklarım başlıklı kayıt eklendi. [01.11.2016 23:24:09]

cemil meriç taşgıran tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne bulanık başlıklı kayıt eklendi. [31.10.2016 23:51:26]

cemil meriç taşgıran tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne KIYAMETLER başlıklı kayıt eklendi. [31.10.2016 23:50:23]

cemil meriç taşgıran tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne degerliydi gözyaşlarım başlıklı kayıt eklendi. [28.10.2016 14:37:22]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Keloğlan Zenginler Ülkesinde başlıklı kayıt eklendi. [28.10.2016 14:36:08]

cemil meriç taşgıran tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne aslı siyah mavi gök başlıklı kayıt eklendi. [22.10.2016 12:42:34]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Simitçi Çocuk başlıklı kayıt eklendi. [18.10.2016 04:09:19]

yusuf Dikeç tarafından USTA KALEMLER - bölümüne sustum başlıklı kayıt eklendi. [15.10.2016 22:44:43]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Süpürgeci Keloğlan başlıklı kayıt eklendi. [15.10.2016 22:41:53]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Beceriksiz Cin başlıklı kayıt eklendi. [15.10.2016 22:40:31]

Sümeyye Tekin tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Yakın ölüm başlıklı kayıt eklendi. [12.10.2016 20:36:39]

fatma nur polat tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne -15 Temmuz- başlıklı kayıt eklendi. [11.10.2016 16:35:58]

Osman Aytekin tarafından USTA KALEMLER - Yazı bölümüne YAZAR OSMAN AYTEKİN’DEN İKİ YENİ KİTAP! başlıklı kayıt eklendi. [08.10.2016 22:56:18]

yusuf Dikeç tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Gitti başlıklı kayıt eklendi. [04.10.2016 00:01:43]

Osman Aytekin tarafından USTA KALEMLER - Yazı bölümüne KAÇMALI AMA... başlıklı kayıt eklendi. [02.10.2016 19:29:21]

Sefa Yetkin tarafından AMATÖR KALEMLER - Öyküler bölümüne Ölüm Yolu başlıklı kayıt eklendi. [29.09.2016 08:03:02]

Ayşegül Sözen Dağ tarafından USTA KALEMLER - Yazı bölümüne Menekşe Bayramı başlıklı kayıt eklendi. [18.09.2016 23:35:29]

M. Ali Köseoğlu tarafından USTA KALEMLER - Öykü bölümüne Dört Mevsim Dört Yaprak başlıklı kayıt eklendi. [18.09.2016 23:05:51]

Beyza Nur Demirci tarafından USTA KALEMLER - Şiir bölümüne Ben Çocuksam Eğer başlıklı kayıt eklendi. [18.09.2016 22:36:27]

Beyza Nur Demirci tarafından USTA KALEMLER - Şiir bölümüne Ben Çocuksam Eğer başlıklı kayıt eklendi. [18.09.2016 22:35:16]

Oguz s. Dost tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Klişe başlıklı kayıt eklendi. [11.09.2016 21:28:51]

Oguz s. Dost tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne İntihar Listesi başlıklı kayıt eklendi. [15.08.2016 22:09:11]

fatma coşkun tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne aşk başlıklı kayıt eklendi. [08.08.2016 13:40:49]

ORHAN AFACAN tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne UĞRUNDA CANIMI ADARIM TÜRKİYEM başlıklı kayıt eklendi. [20.07.2016 23:29:12]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne NE BİLSİN başlıklı kayıt eklendi. [18.07.2016 10:35:41]

Serdar Yıldırım tarafından USTA KALEMLER - bölümüne Kaplumbağanın İkinci Evi başlıklı kayıt eklendi. [08.07.2016 16:21:38]

Attila Oğuz tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Sen Ol ! başlıklı kayıt eklendi. [30.06.2016 18:33:24]

Büşra Özen tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Cumartesi Farkındalığı başlıklı kayıt eklendi. [14.06.2016 17:20:06]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne YÜREĞİMİ YAR başlıklı kayıt eklendi. [07.06.2016 03:40:49]

Murat Fatih Yaşar tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne İnsanoğlu başlıklı kayıt eklendi. [25.05.2016 23:02:12]

yusuf Dikeç tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Sen Kusurların En Mükemmelisin. başlıklı kayıt eklendi. [23.05.2016 21:37:36]

Osman Aytekin tarafından USTA KALEMLER - Yazı bölümüne BİR SİTİLİST TASARIMCININ ESERLERİ… başlıklı kayıt eklendi. [15.05.2016 11:10:22]

ayçin vicdanlı tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne bir annenin duası başlıklı kayıt eklendi. [10.05.2016 00:00:09]

Berrak Fidan Gökdaş tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne YAŞAM KAYNAĞIM başlıklı kayıt eklendi. [01.05.2016 23:05:31]

fatma nur polat tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne KültüR Birleşimİ 23 NisaN başlıklı kayıt eklendi. [24.04.2016 14:36:13]

yusuf Dikeç tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Sendendir Belki başlıklı kayıt eklendi. [20.04.2016 11:38:27]

Bilgehan BAYRAK tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne NEDEN Mİ MUTLU DEĞİL İLİŞKİLER? başlıklı kayıt eklendi. [13.04.2016 11:10:50]

fatma nur polat tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne Çağımızın Durumu başlıklı kayıt eklendi. [11.04.2016 04:48:42]

yusuf Dikeç tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne umudunu kaybetme başlıklı kayıt eklendi. [11.04.2016 04:46:25]

Yusuf Dikeç tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne Herkes Çok Dertli Anladım başlıklı kayıt eklendi. [11.04.2016 04:43:57]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne KANASIN başlıklı kayıt eklendi. [03.04.2016 22:33:54]

ORHAN AFACAN tarafından AMATÖR KALEMLER - Şiirler bölümüne İYİLİK Mİ KÖTÜLÜK MÜ başlıklı kayıt eklendi. [30.03.2016 11:10:56]

Büşra Özen tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Ömür Buğusu başlıklı kayıt eklendi. [28.03.2016 22:09:13]

fatma nur polat tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne Ah Çanakkale~ başlıklı kayıt eklendi. [17.03.2016 21:06:21]

Sinem GÖKÇE tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne YALNIZIM başlıklı kayıt eklendi. [13.03.2016 11:26:04]

ORHAN AFACAN tarafından AMATÖR KALEMLER - Şiirler bölümüne YEDİ KAHRAMAN başlıklı kayıt eklendi. [13.03.2016 11:22:01]

Galip Yalçın tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne BİL İSTEDİM başlıklı kayıt eklendi. [10.03.2016 21:00:22]

Mücahit Üzün tarafından USTA KALEMLER - Yazı bölümüne Geceler Işıksız Karanlığa başlıklı kayıt eklendi. [24.02.2016 09:19:16]

Merve Kara tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne Senden Bana Kalan başlıklı kayıt eklendi. [15.02.2016 20:53:43]

Merve Kara tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne Tek Başına başlıklı kayıt eklendi. [15.02.2016 20:48:12]

Editör . tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne Tek Başına başlıklı kayıt eklendi. [15.02.2016 20:46:10]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne BİR ADAM BEKLİYOR IŞIK ALTINDA başlıklı kayıt eklendi. [28.01.2016 15:57:28]

Emircan Emircan tarafından MİNİK KALEMLER - Kompozisyonlar bölümüne Temizlik başlıklı kayıt eklendi. [12.01.2016 10:36:47]

Karani GÜNSUR tarafından USTA KALEMLER - Şiir bölümüne Kaçış Yok başlıklı kayıt eklendi. [30.12.2015 01:55:07]

Farah Mina ERTÜRK tarafından USTA KALEMLER - Yazı bölümüne Aborjinler başlıklı kayıt eklendi. [30.12.2015 01:47:51]

Emircan Emircan tarafından MİNİK KALEMLER - Şiirler bölümüne ANNEM başlıklı kayıt eklendi. [30.12.2015 01:44:10]

emircan emircan tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne KİTAP SEVGİSİ başlıklı kayıt eklendi. [27.12.2015 23:05:11]

İkra Uyanık tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne ABLALIK başlıklı kayıt eklendi. [26.12.2015 15:23:00]

İkra Uyanık tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne İNSAN başlıklı kayıt eklendi. [25.12.2015 11:37:37]

Mustafa YALÇIN tarafından MİNİK KALEMLER - Şiirler bölümüne Ne Güzel başlıklı kayıt eklendi. [23.12.2015 21:19:21]

Nehir EREN tarafından MİNİK KALEMLER - Şiirler bölümüne Liman başlıklı kayıt eklendi. [23.12.2015 21:13:37]

Sevim Sude DOĞAN tarafından MİNİK KALEMLER - Şiirler bölümüne Ah Bu Deniz Var Ya başlıklı kayıt eklendi. [23.12.2015 21:10:14]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne AŞKIN RÜZGARI ESER başlıklı kayıt eklendi. [05.12.2015 02:35:06]

fatma aydınlı tarafından USTA KALEMLER - bölümüne ONDAN KALAN (ÇOCUK TİYATROSU) başlıklı kayıt eklendi. [28.11.2015 15:11:35]

Sinem GÖKÇE tarafından USTA KALEMLER - bölümüne YALNIZIM başlıklı kayıt eklendi. [14.11.2015 20:35:37]

Sadık Arslan tarafından USTA KALEMLER - Öykü bölümüne FERİDE başlıklı kayıt eklendi. [12.11.2015 21:11:30]

Editör . tarafından USTA KALEMLER - Öykü bölümüne FERİDE başlıklı kayıt eklendi. [12.11.2015 21:07:20]

Rumeysa Enise Ezberci tarafından AMATÖR KALEMLER - bölümüne Sokak Hayatı:1 başlıklı kayıt eklendi. [12.11.2015 21:04:49]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne NAMUS DİYE BAKTIĞIMIZ başlıklı kayıt eklendi. [09.11.2015 11:19:07]

cengiz yılmaz tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne Yalnızlık başlıklı kayıt eklendi. [03.11.2015 22:59:47]

cengiz yılmaz tarafından AMATÖR KALEMLER - Diğer bölümüne Filistin Gülümsemesi başlıklı kayıt eklendi. [03.11.2015 22:57:01]

fatma nur polat tarafından MİNİK KALEMLER - bölümüne Vatan ve Cumhuriyet başlıklı kayıt eklendi. [24.10.2015 22:02:27]

Erhan Şibik tarafından USTA KALEMLER - Öykü bölümüne Şiir Gibi Çocuklar başlıklı kayıt eklendi. [24.10.2015 05:44:52]

Deniz Eren Akkaya tarafından USTA KALEMLER - bölümüne AYRILIK başlıklı kayıt eklendi. [24.10.2015 01:02:25]

fatma nur polat tarafından KÜLTÜREL - bölümüne Help! help! başlıklı kayıt eklendi. [24.10.2015 00:58:52]

ahmet cemil tarafından USTA KALEMLER - bölümüne KIZILELMA BİZİ BEKLİYOR başlıklı kayıt eklendi. [24.10.2015 00:57:33]

 
  Güzel Türkçemiz
    SÖZCÜKTE ANLAM (devam)

*TERİM ANLAM
Bir bilim, sanat ya da m ...
 
  Piyes
    YÜZSÜZ KOMŞU (SKEÇ)



EV SAHİBİ -Huuu! Komşuuu!
 
  Genç Tüketici
    Yön Mağazacılık (İstikbal Bayii) İçin Teşekkürler
Bu hafta sonu bazı ev eşyaları almak üzere ailecek ...
 
  Mizah Tükkanı
    KOMİK KEHANETLER
Radyonun geleceği yok"
Lord Kevin - İskoçya ...
 
  Zeka Küpü
    MANTIK SORULARI
Topkapı ya giderken yolda yedi karısı olan bir ada ...
 
  Matematik Yazıları
    KOLAY ÇARPMA ÖĞRENELİM

MATEMATİK TEKERLEME
2 x 1 = 2 hani ...
 
  Günlüğümden
    gülümsediğime bakma
insanlar zaman sürecinde kaybolmamak için kendisin ...
 
  English Articles
    SULTAN’S SIGNATURES, CALLIGRAPHY AND DECORATION ON COPPER

Rıfkı Kaymaz
Rıfkı Kaymaz was born 19 ...
 
  Okul Öncesi
    Çocukların Yetiştirilmesi
Bana göre bu ölümlü Dünyada en kalıcı olan insanla ...
 
  Şehirlerimiz
    HASANKEYF


İnsanlık tarihinin ilk ve en önemli ...
 
  Çocuk Edebiyatı
    ZEYNEL BEKSAǒIN ÇOCUK ŞİİRLERİ

Dr. Sabahattin ÇAĞIN
Dokuz Eylül Üniv ...
 
  Çocuk Edebiyatçıları
    Cahit UÇUK

17 Ağustos 1909 tarihinde Selanik’te doğdu. ...
 
  Gezi Notları
    Fildişi Mektupları – 15
Yeni ufuklarda hasbihâl edebilme ümidi ile can dos ...
 
  Ödevlerim
    Tuğra Nedir? Nasıl Okunur? Bölümleri...
TUĞRA
Osmanlı Padişahlarının isim ve lâkapl ...
 
  Son Aktif Üyelerimiz  
 
  İslamalp  
  fatma cskn  
  SaidThat  
  fnpolat  
  muzesen  
  Abdullah  
  15şenay  
  Rümeysa Dolaş rumeysadolas  
 
  Ziyaretçi  
   
  Üyelerimizden Bugün Doğanlar  
 
  gul akderya gül_cansu Kutla  
 
 
yüksekova
pınar güden
Yazdırılabilir sayfa

Pencerenin önünde durmuş dışarıya bakıyordu. Gözünün alabildiğince, çoğu birbirinin aynı evler dizilmişti ardı ardına. Her evin bakımsız düzensiz bahçesinde kavak elma armut ağaçları vardı, düzenli bir bahçe kültürüne sahip olmayan bu mahallede, ağaçlar ya yanlış yerlere dikilmiş ya da birçoğu bir arada dikilerek karmaşık bir görüntü oluşturulmuştu. Mevsimin acımasız soğukluğuna boyun eğip yapraklarını döken ağaçlar, pas tutmuş çatıları, aşınmış duvarları, kömür dumanından is tutmuş bu eski mahalleye bir harabe görüntüsü kazandırıyordu. Plansız olan bu şehirde tek katlı çok katlı gelişigüzel dizilmiş evler, evlerin arasına düzensiz kötü olan görüntüyü daha da çirkinleştiren küçük kulübeler ahırlar odunluk olarak kullanılan derme çatma yapılar sıkıştırılmıştı. Bu plansız karmaşık görüntüyü eğri yollar, çoğu çıkmaz olan daracık sokaklar, kardan aşınıp çukurlaşan asfalt yollar tamamlıyordu.

Yüksek dik dağların ortasında geniş bir ovaya dağılmış, köylerden aldığı yoğun göçle hızla büyüyen bu küçük ilçe şehirden çok koca bir köyü andırıyordu. Son zamanlarda toprak evlerin arasında yapılan çok katlı modern binalar emanet gibi duruyordu. Hızla gelişip modernleşen zamana inat toprak evler; varlıklarını ispatlamak istercesine, çok katlı binaların arasında kendilerine bağlı ağırlar, tandır evleri derme çatma odunluklarıyla sırıtarak duruyorlardı.

Gözü şehrin bitimindeki dağlara takıldı, o dağların ardından gelmişti, buraya gelmesinin üzerinden uzun yıllar geçmemiş olmasına rağmen, gelmeden önceki yaşantısı ona o kadar uzak yabancı geliyordu ki; kendini bildi bileli çevresini insan kurallarının çevrelediği bu zindanda zoraki bir esaretin ağırlığı altında eziliyor gibiydi, daha önceleri hiç yaşamamış hiç çocuk olmamış gibi. Bu ağırlık bedeninden çok ruhuna tesir etmiş ruhundaki yılgınlık gözlerinden hiç silinmeyen tarifsiz bir kedere dönüşmüştü. Gözlerindeki bu kederli ifade, her bakanı meraka sürüklüyor bu güzel gözlerin böyle bir hüznü yansıtmaya hakları olmadığını düşündürüyordu. O tarafa her baktığında olduğu gibi yine gözleri doldu, ağlamamak için düşüncelerinden sıyrılıp kendini toparlamaya çalıştı dikkatini dağıtmak için eğilip yoldan geçen arabalara baktı her birinde ayrı bir hayat ayrı bir dünya var diye düşündü, muhtemelen çoğu mutluydu ve her biri kendilerine ait olan bir yaşamın tatlı koşturmaca sı içindeydi, o arabaların birinde kendisi gibi içinde bilinmeyen bir boşluk dinmeyen bir sızısı olan biri varmıy dı acaba, canının sürekli acıması kadermiydi yoksa insanlardan mıydı bu dinmez can acısı, Allah kullarına zulüm yapıyor olamazdı o kullarına yaşamaları için mükemmel bir yer sunmuştu burasını cehenneme çevirmek hayatı yaşanmaz kılmak insanların kendi kendilerine yaptıkları zulümdü, bunda Allahın ya da farklı bir gücün etkisi yoktu, olamazdı dı insanların kendi kendilerine yaptıkları yanında şeytani güçlerin yapacakları zaten hafif kalmazmıydı? O an hayat gözüne çekilmez görünüyor, işin en kötüsüde içinde geleceğe dair bir umut besleyemiyordu. İçinde birilerini suçlamak gelse de, onu bu keşmekeşe sürükleyen ailesi gözüne suçlu olmaktan çok aciz geliyor onlara kızmaktan çok acıyordu. Böyle durumlarda beynine saldıran cevapsız soru girdabından çıkamıyor kafasındaki cevapsız sorular artıkça da bir yere ait olamama duygusu manevi bir yalnızlıkla bir karambole doğru sürükleniyor tüm benliğiyle bu sürüklenişin farkında olmasına rağmen buna engel olma gücünü kendinde bulamıyordu.

Karşı evin bahçesinden gelen kahkaha sesleriyle gayri ihtiyari düşüncelerinden sıyrılıp o tarafa doğru yöneldi gözleri iradesi dışında. Bu gamsız kahkahaları koy veren anneleriyle beraber bahçeyi süpüren komşu kızlardı; neşeyle bahçeyi süpürüyor anneleriyle harıl harıl bazen kısık bazen yüksek sesle uzaktan ne olduğu anlaşılmayan bir şeyler konuşuyor arada bir de kahkahayla gülüyorlardı. Onların bu içten gelen kahkahaları ona öyle tuhaf geldi ki birden acıyla yıllardır hiç gülmediğini anımsadı, bu anımsayış tüm karşı çıkışlarına rağmen onu alıp çocukluğuna götürmeye yetmişti. Gözleri umutla ışıldayan o küçük kızı gördü yine; annesiyle bir ilkbahar günü bahçeye soğan ekiyorlardı. Küçük kız hiç yorulmadan usanmadan toprağı kazıyor, tohum serpiyor üzerine toprak atıyor sırf annesi yorulmasın diye her işe kendisi atılıyordu. Tüm yorgunluğuna rağmen, annesine gelecekle ilgili hayallerini anlatırken gözleri mutlulukla ışıldıyordu. - -Anneciğim ben tekrar okula gitmeyi çok istiyorum .dedi annesi; - - Hiç olur mu kızım izin vermezler ki hem iki yıldır okuldan ayrılmışsın unut okulu vazgeç artık böyle boş hayallerin peşinden koşmaktan sana acı vermekten başka bir işe yaramıyorlar dedi geleceği tahmin edebilen hayat tecrübesiyle. - - -Dışarıdan bitireceğim okulu sonrada çalışıp üniversite sınavlarına katılacağım gazeteci olmak istiyorum. demişti ondurt yaşın verdiği saflık heyecan ve coşkusuyla kendisini bekleyen yıkımların farkında olmadan ışıl ışıl parlıyordu gözleri, konuşurken güneşten esmerleşmiş yüzünde huzurlu bir ifade beliriyordu hüzünden uzak umut dolu. Annesine heyecanla hayallerini anlatırken toprağı da kazmaya devam ediyordu yetişen her bir bitki yoktan var olmayı hayat ile ilgili umutların yakılıp yıkılsalar da köklerinden sökülüp atılsalar da tohumlarından yeniden yeşerebileceklerini ona hatırlattığı için bahçeyle uğraşmak ona çok iyi geliyordu. Umutsuzluğunu toprağa dokundu anda unutuyordu, tohumun yetişmesi için toprak su hava güneş gerekliydi umutlarının yeşermesi için de özgüven güçlü bir irade ve arkasında onu hiç terk etmeyecek ne olursa olsun yalnızlığa itip kendi çaresizliğiyle baş başa bırakmayacak bir destek gerekiyordu, bu hiçbir zaman bulamayacağını bilmeden sadece içinde yeşerttiği umuduna sımsıkı sarılıyordu.

Bir süre sonra çay getiren ablası da katılmıştı onlara; kısa boylu beyaz tenli basık burnu ve yeşil gözleriyle oldukça güzel bir kız olan ablası, aşırı duygusal konuşkan ve hayat doluydu. Fazla merhametli olan ablasının bu hali ona hep komik sayılacak kadar abartılı geliyordu. Hayata hep iyimser bakar olduğu gibi kabullenir kendisine verilenin dışında hayattan bir beklentisi olmazdı. Bundandır ki her koşulda gülmeyi ve yanındakileri de güldürmeyi başarabiliyordu. Onun gelişiyle hayaller yerini kahkahaya bıraktı bazen ablasının anlattıklarını bir şeyler ekliyor bazende hep beraber gözleri yaşarana kadar gülüyorlardı.
Kapının açılmasıyla sıyrılıverdi hayallerinden. Farkında olmadan ağlamış gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından akıp boynuna kadar inmişti kimse fark etmesin diye kulunun yelesiyle gözyaşlarını sildi. O an ona o kadar uzak geldi ki kendiside buna şaşırdı o kız ablası, annesi, yabancıydılar ona. Bir film seyretmiş yâda başkasının anlattığı bir hikâyeyi dinlemiş gibi hissetti. Hayal kurabilen kahkahayla gülen o kız kendisi olamazdı. Böyle bir anı yaşadığına dair hiçbir his yoktu içinde, geçmişinde anılarında hafızasının tüm katmanlarında içini kemiren koca bir boşluktan başka hiçbir duyguyu duyumsayamıyordu. İçini derin bir acı kapladı, biri boğazını sıkıyormuş gibi zor nefes alıyordu. Neden sonra aklına kapıyı açanın kim olduğuna bakmak geldi.
Kapıda duran eşiydi, araladığı kapıda durmuş tuhaf bir öfkeyle kendisine bakıyordu. Sarya hemen kendisini toparlayıp ağladığı anlaşılmasın diye yüzüne zoraki bir gülümseme vermeye çalıştı, yüzündeki ifade gülümsemeden çok yaralı bir insanın yarası daha çok ağrır diye bağırmaktan korkup dişlerini gıcırdatana kadar sıkıp yüzünü kasmasına benziyordu
Daha yirmi dördünde olmasına rağmen genç kadının omuzları çökmüş saçları ağarmaya başlamıştı, sürekli hastalıklı gibi duran solgun yüzünde derin bir acı vardı. Umutsuzluğun verdiği keder yüzünden hiç eksilmiyordu.
O an bulunduğu yerde zaman durmuştu sanki. Yalnız kalmak istediğinde koşup kapandığı bu oda evin kuzey cephesindeydi. Evdeki, günlük kullanılmayan fazla eşyalar için ayrılmıştı. Boyası aşınmış, rutubet kokusu sinmiş odanın bir çok yerinde çeşitli darbeler sonucu sıvalar aşınmıştı. Kapının girişindeki sağ duvarda yünden yapılmış misafir döşekleri, yorganlar, yastıklar belirli bir düzene uyulmadan üst üste dizilmiş, karşsıındaki duvara içi ıvır zıvır dolu eski bir vitrin duvara iliştirilmişti. Vitrinin hemen yanına bir semaver, eski elbiselerle dolu kutular, valizler gelişigüzel konulmuştu duvar diplerine, onları pencerenin bulunduğu duvar dibine dizilmiş çoğu boş tüpler naylon kasalara doldurulmuş çocukların yarısı kırık oyuncakları tamamlıyordu. Tıpkı Saryanın ruh hali gibi burasıda karma karışıktı, burada bırakılan her şeyin bir işe yaradığı yâda yarayacağı belirsizdi. Belkide bundandı Sarya en çok burada huzurlu olabiliyordu. Burası karma karışık ruhunu tamamlıyordu. Geçmişinden geriye kalan kırık dökük umutlar bir gün işine yarayıp onu hayata yeniden döndürebilecek miydi kendi de bundan emin değildi.
Ne zaman boş kalsa buraya geliyor, pencereden karşıki dağlara bakıyordu. Bunu bilen kocası eve girer girmez onu orda bulacağından emin, o odanın kapısını açıp kapı aralığında dikilip ona bakıyordu. Her defasında Sarya fark edene kadar orda sessizce bekleyip onu izliyordu herkesten farlı olduğunu düşündüğü karısını anlamaya çalışıyor, onu tanımak yerine onu oradaki yaşama ayak uydurmaya zorluyor bunu başaramayan karısının yarım akıllı olduğuna kendini inandırıp yaptığı tüm haksızlıklarına bir kılıf uydurup hiçbir suçluluk duymadan bir kadına yapılabilecek her eziyeti yapıyordu. Duygularını hiç yansıtmayan kocasının öfkeli yüzüne bakan Sarya kendisini sessizce izleyen kocasının ne hissettiğini hiç anlayamıyordu kendince bir çok farklı fikir yürütse de adamın aklından geçen düşünce kadar korkunç şeyler düşünmüyor yada düşünmek istemiyordu.
Sarya dan dokuz yaş büyük olan Nadir,kısa boylu zayıf biriydi. Kıvırcık saçları, esmer teni, çocuksu olmasına rağmen hafif çatık kaşları yüzüne sürekli öfkeli bir ifade veriyordu. Saryayla ailesinin isteği üzerine evlenmiş, karısının duygularını arzu ve isteklerini umursamadan eski hayatına devam etmişti. Karısını hayat arkadaşından çok evdeki hizmetini gören bir yardımcı, herhangi bir eşya evde olması gereken bir aksesuar gibi görüyor tüm ihtiyaçları karşılanan bir kadının başka bir istekte bulunması, evde daralıp sıkılması vereceği bir karara saygı duyulması ona saçma geliyor bir kadının düşünemeyecek kadar kıt akıllı olduğuna inanıyordu, çoğu resmi kurumda kadın görevlilerin önünde elpençe divan durup konuşurken ezildiğini unutup bu efeliğinin, tasladığı üstünlüğün bir tek gücünün yettiği kendisine mecbur bırakılan kadınlara karşı olduğunu kendine dahi itiraf etmeye cesaret edemiyor kendince tüm kadınları erkeklere muhtaç olarak değerlendiriyor, onlara sadece bir erkeğin zarar verdiğini unutarak, onları sadece bir erkeğin koruyabileceğini söylüyordu. Kendisine sorulursa karımı elbette çok seviyorum derdi. Sevgi kadının karnını doyurup barınacağı bir ev sağlamaktı o göre. Karına karşı duyduğu bu umursamazlık tüm kadınlara karşı duyduğu umursamazlıktı. Ona göre kadınlar yedikleri içtikleri karşılanıp üstlerine bir iki elbise alınırsa başka hiçbir istekleri olamazdı. Evi tamamlayan her hangi bir eşyaydı onlar, acı çekmeleri, yalnızlık duymaları, boş amaçsız yaşamaktan yorulmaları saçmaydı. Hatta kadının ibadetine bile gülüp geçiyor, ibadet eden kadını aptal sayıyordu.
Allah beni kadın olarak yaratsaydı asla namaz kılıp oruç tutmazdım, köleliğin şükrümü olur derdi. Nadir için ibadet namaz ve oruçtan ibaretti, namaz kılıp orucunu tuttun mu cennet garantiydi, gerisi anlamsız ayrıntılardı onun için. Bu dünya erkeklerin dünyası, kadınlar can sıkıntımızı gidermek için yaratılmış derdi, çoğu kez bu fikrini saçma bulanlarla tartışmaya girer haklılığını kanıtlamak için, eve gidip karımı dövsem buna kim engel olur der kendi kıt fikirleriyle bunun üstünlük olduğunu sanırdı. Çalışan mücadele eden, başarmak zorunda olan evin geçimini sağlamak için her zorluğu aşmak zorunda olan, her konuda tüm kararları veren erkeklerdi. Kadınların yerinede tüm kararları erkekler vermiyor muydu, erkeklerin getirdiğini yiyiyor, seçtiklerini giyiyor, onun istediği zaman uyuyup uyanıyor, hatta onun kararıyla yaşayıp ya da ölüyordu. Kendince bu denli aciz olan kadınlar herhangi bir eşyadan farksız değildi. Her kızışın da bunu üstüne basa basa dile getirir, aynı zamanda haklılığını ispatlamak içinde Saryaya bağırır olur olmaz emirler yağdırırdı. Çaresizliğinin farkında olan Sarya, onunla bu konuda tartışmaya girmekten özellikle kaçınır kıt düşünceli bu adamın onu asla anlayamayacağını bilip böyle bir tartışmanın ona hakaret ve acıdan başka bir şey kazandırmayacağını iyi bilirdi. Sürekli kişiliğini, varlığını, bireyselliğini ispatlamaya çalışması onu kendi gözünde küçültüyor, yeni yetmeler gibi kimlik bunalımlarına giriyordu
Sarya eşine uzun bir süre baktı, manasız bakışları boşluğa bakıyormuş gibiydi. Gözlerinde olduğu gibi yüreğinde de hem bu adama hem hayata karşı boşluktan başka her hangi bir duygu kıpırtısı yoktu. Her şey boş her şey amaçsız, gayesiz yarınsızdı, neydi kimdi niye buradaydı, niye kımıldayamıyordu, neresiydi burası onu hiç istemediği bu yerde yaşamaya zorlayan kımıldamasına engel olan onu burada tutan olgu neydi. Gücünün yetmediği bu bilinmez varlıkla nasıl mücadele edeceğini bilemiyor, bu bilinmezlik canını acıtıyor, canı yandıkça tüm öfkesini kendine yöneltiyordu. Sanki bilinmeyen bir olgu geleceğine dair her şeyi elinden almış ulaşması olanaksız bir zirvenin tepesine bırakmıştı. Orda ona ait bir şeylerin olduğunu biliyor ama ne yaparsa yapsın oraya ulaşamıyordu. Geleciğini alan bu bilinmeyen olgu geçmişini de kâbusa dönüştürüyordu. Ne zaman geçmişini düşünmek istese ruhu daralıyor can acısı dayanılmayacak kadar artıyor, bu acıya daha fazla dayamadığı içinde, geçmişini hatırlatan her şeyden mümkün oldukça kaçıyordu. Geçmiş onun boyun eğişi acizliğiydi sadece, onu gururlandıran bir baş kaldırışı isyanı yoktu, keşkeler girdabından başka bir şey değildi geçmiş. Sadece geçmişi değildi kaybolan yarını bugünü, benliği kendisi, her şeyden geriye acı veren bir boşluk kalmıştı yalnızca. Onu derin bir yalnızlığa doğru yavaş yavaş çeken ruhunda sürekli bir şeylerin eksikliğini hatırlatan dipsiz bir kuyuya doğru sürükleniyordu. Yüzme bilmediği için suda boğulmak üzere olan biri gibi bu kuyudan kurtulmak için boşuna çırpınıyor arada bir sudan başını çıkarma imkânı bulunca da birileri sesini duyup ta kurtarır diye son bir umutla bağırıyor, bir şeyler bulup ta tutunur diye elini oradan oraya savuruyordu. İçindeki bu belirsiz sızı yüzüne yansıyor solgun yüzü değişik gölgelerin gezdiği ne olduğu tam anlaşılmayan tuhaf, karanlık bir boşluğu anımsatıyordu. Yüreğinin derinliklerinden gelen bir acı, ne kadar engel olmaya çalışsada gözlerine yansıyor, bakınca insanı derinden etkileyen bir hüzün yüreğinin acısını gözlerinden ele veriyordu.
Nadir..
—Ne yapıyorsun bu soğuk ta burada?- dedi ilgisiz bir ses tonuyla.
Eşinin sesiyle bir yerden düşmüş gibi irkilip kendine gelen Sarya, eşinin o bilindik soruyu meraktan değilde alışkanlıktan olması gerekeni oldurmak için sorduğunu nu, umursamazlığını hemen ele veren sesinden anladı, aynı onda uzun bir süredir orda hareketsizce durup eşine baktığını şaşırarak fark etti. Pek anlaşılmayan bir sesle:
—Hiç.- diyebildi sadece. Sessizce. Kolunu kapının eşiğine dayamış eşinin kolunun altından başını eğerek geçip mutfağa doğru ilerledi.
Saryanın eşi ve eşinin kalabalık ailesiyle oturduğu bu ev geniş bir bahçe içine yapılmış, özel bir mimarisi olmayan oldukça büyük bir yapıydı. Kerpiçten yapılmış olan bu ahşap ev sonradan betonla sıvanıp, toprak damı kar ve yağmur sularına karşı daha korunaklı olsun diye çatıyla kapatılmıştı. Geniş bir salon, kapıları salona açılan beş oda. Mutfak banyo ve tuvaletin dışında salona bitişik olmasına rağmen, kapısı giriş balkonuna açılan büyük bir misafir odasından oluşuyordu. Ön tarafı caddeye bakan evin arka kısmında ise sebze yetiştirdikleri büyük bir bahçe vardı. Yan tarafta derme çatma yapılmış eski bir kulübeyi andıran odunluk onun bitişiğinde ise içinde ekmek pişirdikleri tandır bulunan, ufak toprak bir yapı vardı.
Sarya on dört yaşındayken babasının zoruyla Nadir le evlendirilmişti. Önceleri karşı çıkmış ağlamış yalvarmış, birkaç kez intihara bile kalkışmıştı. İntihardan her defasında Allah korkusu ve annesine duyduğu sevgiden dolayı vazgeçmiş, yalvarmaları gözyaşları çare olmayınca kaçmayı düşünmüş gidecek bir yeri olmadığından gitmekten korkup mecburen babasının dayatmalarına boyun eğmişti. Bu boyun eğişle sadece okuma hayallerinden değil, kendinden de vaz geçmişti. En güvendiği iki el tarafından uçurumdan aşağı doğru itilmiş yere düşerken sadece yüreği değil umutları, hayalleri, insanlara olan güveni, geleceğe dair umutları, kendine olan inancı, yüzündeki gamsız sıcacık gülüşü, gözlerindeki mutlulukta param parça olmuştu.
Sarya, gözlerindeki keder yüzünde hiç eksilmeyen hüzne rağmen oldukça güzel bir kadındı. Orta boylu hafif dolgun kadınsı çizgileri belirgin bir fiziğe sahipti. Siyah düz saçları, kapkara gözleri, hokka burnu, beyaz teniyle herkesin dikkatini çekiyordu. Yüzündeki keder, hüzün ona farklı bir çekicilik, ulaşılmaz gizemli bir hava veriyordu buda onu herkesten farklı kılıyordu. Nadirin onunla ısrarla evlenmek istemesinin nedeni bu farklı güzelliğiydi.
Yukarı tarafa büyük bir televizyon kurulmuş yanlarına iki kanepe ile boş kalan duvarlara minder ve yastık bırakılarak döşenmiş tipik bir havası olan salondan geçerek mutfağa ulaşan Sarya, her zamanki gibi değişmez ezberlenmiş bir şekilde sofrayı kurmaya başladı. Yere serdiği sofraya tabakları ekmekleri yerleştirirken hiçbir özen göstermiyor hasta dahi olsa yapmaya mecbur bırakılan bu işi, bir an önce yapıp bitirmek istiyordu. Sofrayı kurarken kendi kendine yüreğindeki acıyı kusar gibi kederli bir şarkı mırıldanıyordu. İçindeki hüzne, kedere öyle esir olmuştu ki adeta şarkıyı söylerken kendinden geçmiş, gözlerini kapatıp gerçeğin dışına kaçarak salonda olduğunu sofra kurduğunu tamamen unutmuştu. Elleri alışıla geldik bir beceriyle sofrayı kurduğu halde beyninde o an yaptığı işe dair hiçbir resim yoktu. Tamamen kaderine, hüznüne dalmış o dalgınlıkla Hasan Beyin içeri girdiğini fark etmemişti. Hasan Bey iri yarı, yüzünde hiç eksilmeyin öfkesiyle merhametini asla göstermeyen, saygısızlığa tahammülü olmayan, karşısındakinin kırılan onuruna aldırmayan ben yanı ağır basan biriydi. Saryanın şarkı mırıldamasını kendine saygısızlık sayan Hasan Bey, aşağılayıcı bir ses tonuyla:
—Şarkı söylemeye utanmıyor musun, biz burada açlıktan ölürken sen arsız arsız zırıldıyorsun. Şarkıcımı kesildin başımıza utanmaz-diye bağırdı Saryaya.
Adamın iğrenti veren sesiyle neye uğradığını şaşıran kadın başından aşağı soğuk sular dökülmüş gibi ürperdi. Öfkeyle tüm vücudu titremeye, etrafındaki her şey dönmeye, gözleri kararıp dizlerinin bağı çözülmeye başladı, tam düşecekti sendeleyerek pencereye doğru ilerleyip pencerenin kenarına tutundu. Adamın durmadan bir şeyler söylediğini duyuyor ama öfkeden duyduğu tüm sesler anlaşılmayan bir uğultuya dönüşüyordu. Arada bir Hasan Beyin karısının da söylenenlere katıldığını, elini kolunu ona doğru sallamasından anlıyor, linç edilmek istenen ahlaki bir suç işlemiş suçlu gibi üstüne varmalarına ölçüsüzce hakaret edip suçlamalarına bir anlam veremiyor, o an oradan çıkıp arkasına dahi bakmadan gidemediği tüm bu hakaretleri sessizce dinlemek zorunda olduğu için, her zorbalığa haksızlığa rağmen oraya mecbur bırakıldığı için kendinden nefret ediyor çaresizliği onu çıldırtıyor ne yaparsa yapsın kendine çıkar yol bulamıyordu. Sadece bir şarkı mırıldanmış her insanın yapabileceği bu masum hareketi yaparken de onların içeri girdiklerini fark etmemişti. Bunda bu kadar abartılacak, utanmasını gerektirecek bir yan bulamıyor kendisine yapılanları hazmedemiyordu. Bin bir duygu ve düşüncenin beynine saldırdığı o an tuhaf bir şekilde eşinin de orda olduğunu fark etti. Bir an ruhunda çok kısa sürelide olsa tuhaf bir huzur hissetti. Nadirin orda durması kısa bir zaman dilimi içinde ruhundaki yalnızlığı çaresizliği, yılgınlığı alıp götürmüş yerini hafif kederli yorgun buruk bir sevince bırakmıştı. Kendisindeki bu ani ruh değişikliklerinin çaresizliğinden geldiğini içinde bulunduğu derin yalnızlıktan kurtulmak için bir yerlere güvenli bir limana sığınmak isteyen uçsuz bucaksız okyanus ortasında hangi yöne gideceğini bilmeden kulaç sallamaktan yorulduğunu, gözlerini kapatıp kendini bir kıyıya çıkartır umuduyla dalgaların merhametine bırakma isteğinin nedenini çok sonra anlamış ve her anımsayış yorgun ruhunda yeni bir iz bırakmıştı.

Ondaki bu, yarım, kırık, yaralı, huzur ve güven duygusu çok kısa sürdü. Bir yaz yağmuru gibi aniden bastırıp hızla çağlayana dönüşerek ansızın çekip gitti. Suya hasret kalıp çatlayan toprak böyle bir yağmurla umduğunu bulamazya, hızla akıp giden yağmur yüzeyini ıslatsa bile dibi susuzluktan kuruyup gider ya işte öyle bir an yaşamıştı Sarya nın yüreği. Sahiplenilmek haksızlığa karşı korunmak oradan alınıp götürülmek için dayanılmaz bir istek duydu. Her insan böyle bir istek duyar mı diye çok sonraları defalarca sormuştu bu soruyu kendisine.
Sarya eşinin de kendisini suçladığını görünce uğradığı hayal kırıklığıyla, o an duyduğu korkunç bir yalnızlık ve kimsesizlik duygusuyla öfkeden titrediğini yumruklarını sıktığını fark etmedi bile, içinde önüne geçemediği bir isyan etme duygusu beliriverdi. Bu kelepçesiz tutsaklığa son vermek bağırmak çağırmak, kabullenmemek, boyun eğmemek, bu kez olmaz deyip kapıyı çarparak oradan çıkmayı çok istedi, hiç olmamak yokluğa sonsuzluğa karışmak yada uçabilmek hiç olmayan özgürlüğe. Şuursuzca kafasındaki renkler belirip kararmaya koca boşluklar oluşup kaybolmaya başladı. Öfkeden dişleri gıcırdıyor, alev topunun içine düşmüş gibi tüm bedeni yanıyordu.
Ani bir öfke patlamasıyla elindeki tabakları hızla duvara vurarak
—Yeter artık be! – diye bağırdı. Parçalanan tabakların parçaları sağ sola dağıldılar. Tabakları atmasıyla pişman olması bir oldu, içindeki pişmanlıkla kırılan tabak parçalarını toplamak için öne doğru atıldı aynı anda yanağında hızlı bir basınçla önce bir sıcaklık ardından da yanağından çok ruhunda canını yakan bir acı hissetti. Daha ne olduğunu tam anlamadan kafasına omzuna yeni darbelerin geldiğini gördü, can havliyle geriye doğru kaçıp elleriyle yüzünü kapatmaya çalıştı, ama ne yaptıysa yüzünü tekmelerden yumruklardan koruyamadı. Burnundan akan kan parmaklarının arasından sızıp göğsüne doğru damlıyordu, ellerine göğsüne bulaşan kan ona korkunç bir görünüm veriyordu. Hızla kafasına yüzüne inen yumruklardan sersemleyip yere düştü, düşmesiyle bedenine inen darbeler kısa bir süreliğine son bulmuştu, bu kısa sürede kendini toparlayıp kaçmaya çalıştı, kaçmaya çalışırken güçlü bir el onu tutup ite kalka sürükleyerek odasına atıp üzerine kapıyı kilitledi. Tüm bilincini yitirmişti hızla ayağa kalkarak kapıya doğru koştu, var gücüyle kapı koluna tutulup onu aşağı yukarı iterek üzerine kilitlenen kapıyı açmaya çalıştı ,ne yaptıysa açılmadı kapı..Kapıyı açamayacağını anlayınca hızla tekmelemeye daha bir kuvvetle kolunu ileri geri çekiştirmeye başladı, bir yandan kapıyı tekmelerken bir yandan da acı öfke ,nefret ,umutsuzluk dolu ,ağlamaktan ne dediği anlaşılmayan bir sesle kapıyı acın diye bağırıyordu, bunu neden yaptığını o kapı açılırsa bir yere gitme cesaretini kendinde bulacağını bildiği halde düşünmeden şuursuzca bağırıyordu, bu bir karşı çıkma şekli bir isyanmıydı buna kendi aklıda ermiyordu. Haksız yere bu eziyete uğradığını biliyor bunu kimseye anlatamamanın, hakkını, kendini koruyamamanın verdiği çaresizlikle kendini dahada kaybedip öfkelenip o öfkeyle kapıyı dahada hızlı dövüyordu. O kapıda sesi kısılana içindeki acı tüm vücudunu kaplayıp bedenini ruhunu bitkin düşürene kadar çırpınıp ağladı. Kapının açılacağından umudunu kesince sürünerek yatağının yanına çömeldi, önüne geçemediği bir acı yavaş yavaş tüm bedeninde dolaşıyor kanına karışıp damarlarını patlatacakmış gibi geriyor sırtından boğazına geçip dahada şiddetlenerek alnına doğru ilerliyordu acının şiddetiyle başı zonkluyor, başındaki şiddetli ağrı nefes almasını zorlaştırıyordu. Biraz nefes alabilmek için pencereye gidip camı açmak istedi, yürüyecek takati kalmadığından kendini ne kadar zorladiysada pencere kadar gidemedi, yatağına uzanıp başını yastığa gömerek var gücüyle tekrar ağlamaya başladı. Ağladıkça çiğerlerindeki acı dahada artıyor acısı artıkça da ağlaması dahada güçleniyordu. Kafasındaki tüm karanlıkları haksızlıkları, çirkinlikleri, gözyaşlarıyla yıkayıp yok etmek istiyor bunun için kendini dünyanın en çaresiz insanı olduğuna inandırıyor ağlamaktan başka çaresi yokmuş gibi durmadan ağlıyordu. O ağlamaklı haliyle uykuya daldı.
Gece yarısı kâbuslar içinde inleyerek uyandı, yediği dayaktan kendinden geçip üstü açık uyuduğu için iliklerine kadar işleyen soğuktan tüm vücudu tutulup sesi kısılmıştı. Ateşi çıkmış vücudu yanmasına rağmen o soğuktan titriyordu, damarlarında kan yerine buz gibi soğuk sular dolaşıyor sanıyor, vücudu soğuktan ve ateşten, ruhu acıdan ve yalnızlıktan üşüyordu.
İri kara gözleri ağlamaktan şişmiş, beyaz teni yüksek ateşin etkisiyle kızarmış, yüreğindeki acı silikleşip derin karanlık bir boşluğa dönüşüvermişti.. Bu boşluğu doldurmak yaşama tutunmak için bir neden arama isteği doğdu içine, bu istek bile yüreğinin kuş gibi çırpınıp coşmasına yetti. Ama bu istek hemen kayboluverdi, ansızın esip dinen garip bir rüzgâr gibi. Bu kez yüreğindeki boşluk büyüyerek yüreğini çatlatacakmış gibi canını yakan bir acıya dönüşüverdi, acıdan sarsıldı kafasındaki düşünceleri dağıtmak için sağa sola bakındı, yeni fark ediyormuş gibi şaşkınlıkla karışık bir duyguyla gözleri kapıya takıldı. Salonun halen yanık olan ışığı camdan içeri süzülüp odada loş bir ortam yaratıyordu. Soluk yüzü, yana düşmüş yorgun elleri, ağır aksak tuhaf hareketleri, hırıltıya benzer iniltileriyle Sarya, bu loş odada bir hayaleti andırıyordu.
Doğu tarafında bulunan pencereye paralel bırakılan ve üzerindeki mor örtüsü buruşmuş yatağın kenarına oturup bir süre öylesine kapıdan süzülen ışığa baktı. Bir sabah pencereden bakınca: gece boyunca yağan yağmurdan tüm karları erimiş kırlar nasıl tuhaf, çıplak geliyorsa insana, hayatta öyle geliyordu ona. Her şey manasız bir şekilde boş ve anlamsızdı. Adını koyamadığı, her şeyi anlamsızlaştıran bir duygu yığını köpük köpük kabarıp ruhunu sinsice ele geçirmeye çalışıyordu. Bir boşluktan başka bir boşluğa sürükleniyor buna engel olmak için hiçbir şey yapamıyor, karşı koyacak gücü kendinde bulamayınca da, sonunu düşünmeden kendini çaresizce boşluğa bırakıyordu. Kafasındaki her şey bulanıklaşıyor, etrafını saran sis bulutlarının arasında kayboluyordu.
Salondan uyumaya hazırlanan ev halkının gün boyunca yaptıkları dedikoduların, manasız konuşmaların finalini yapmak için olağan dışı bir çaba sarf etmeleri anlattıklarının önemini kanıtlamak için seslerine gereğinden fazla yapmacık bir ton vermeleri,hiç gereği yokken araya zoraki bir kahkaha , asabiyet sokmaları, Saryanın içindeki boşluğu biraz daha büyütüyor onu derin bir yalnızlığa itiyordu. Çevresindeki bu insanları yabancı buluyor yaptıkları ona basit ve anlamsız geliyordu. Hiç istemediği halde yüreğinin derinliklerindeki bir olgu onu oradakilerden soyutluyordu. Çoğu kez onu derin bir yalnızlığa iten bu duygudan nefret ediyor ne yaparsa yapsın onu çevresindeki her şeyden soyutlayan bu duyguya yenik düşmekten kendini alamıyordu.
Sarya o gün yaşadıklarını istemediği halde anımsayıp gözden geçirmek zorunda kaldı. Vicdan muhasebesi nin sonucunda, çocukluktan bu güne hep suçlanmanın, olan her olumsuzluğun sebebi sayılmanın yaptığı yada yaptığına inanıldığı her hatada günlerce durmadan suçlanıp azarlanmanın etkisiyle içine işleyen suçluluk duygusuyla kendini suçlu bulmuş, suçluluğun verdiği utançla kendi kendine ezilip büzülmüş ezikliğini saklayan yalnızlık ve karanlığa içten içe bir minnet duydu. Kimseler varlığından haberdar olmasın diye yatağında kıvranmaya bile cesaret edemedi, üzerindeki yünden yapılmış kırmız nevresimli yorgana daha bir sıkı sarılıp nefes alış verişleri duyulmasın diye yorganı iyice başına çekti. Hayatın kenarında kalmış, bir topluluğa, bir insan kalabalığına yüzü gözü kir pas içinde elbiseleri yırtık, çatlamış ellerini arkasına gizlemeye çalışsada soğuktan morarmış çıplak ayakları ortada, sadece fiziki değil ruhuyla da boynunu büküp, görünmesin diye bir köşeye saklanıp uzaktan seyreden ve o her an ağlamaya hazır gözlerinden bin bir mana taşıyan yetim bir çocuk gibi hissediyordu kendini
Hava iyice soğumuştu, oturduğu yerden uzanıp elektrikli sobanın düğmesini açtı, yatağına girip yorganı üzerine çekti. Bir müddet sonra hem yatağı hem oda azda olsa ısınmış olmasına rağmen tuhaf bir ürperti duydu, üşüyordu yorgana iyice sarıldı ama üşümesi geçmedi, neden sonra soğuktan bedeni değil de yalnızlıktan yüreğinin üşüdüğünü fark etti. Yalnızlıktan üşürmüydü insan, üşüyordu işte soğuktan çok yalnızlıktan üşüyordu, annesini aradı gözleri yoktu, bilinçsizce ablasına seslendi oda yoktu, her yokluk dahada üşüttü onu üşüdükçe daha da titredi daha bir ayaklarını karnına çekip yumrulaştı yalnızlığını gidermek için kendi kendine sarıldı. Yuvasından düşmüş henüz tüyleri tam çıkmamış bir serçe kuşunun yavrusu kadar yalnız çaresizdi. Yalnızlığı önce içine sonra tüm bedenine soğuk bir ürperti yaydı, bu ürperti birden tüm ruhunu karabasan gibi kaplayan bir korkuya dönüştü, içinde başlayan bu korku dalga dalga yayılarak tüm duygularını, bu gününü, yarınını, hayallerini, umutlarını kaplayıp yuttu. Yalnızlığı; bu kezde her şeyi yiyip yutan bir yılana dönüşüverdi, ayaklarından başlayarak yavaş yavaş onu yutmaya çalışıyordu korkunç bir çığlık atarak üzerindeki yorganı yere fırlattı, kaçıp kurtulmak için yataktan atlayıp hızla kapıya doğru koştu yılandan kurtulmak, can havliyle kapının kulunu aşağı yukarı doğru çekiştirip çıkmaya çalıştı, odadan çıkarsa yılandan kurtulacağını sanıyordu, hala kilitli olan kapı açılmayınca korkusu dahada arttı, korkusu arttıkça kapıya daha bir güçle asılda arkasında duran yılan büyüyerek canavarlaştı, sırtını kapıya dönüp çaresizce başını kaldırıp, teslimiyetin tüm ezikliğiyle var olduğuna kendini inandırdığı canavara baktı; canavar ağzını açmış onu yutmaya çalışıyordu, elleriyle gözlerini kapatıp var gücüyle bağırmaya başladı, o bağırdıkça canavar küçülüp gözden kayboldu, olduğu yerde oturup gücü tükenen kadar ağladı, soğuk havanın etkisiyle ateşi biraz inmiş azda olsa kendini toparlamıştı gördüğünü sandığı canavarı silik bir hayal gibi anımsıyordu artık. Daha önceleri de çok ağlayıp hastalandığında bu tür halüsülasyonlar gördüğünü ve her defasında bu kadar korktuğunu hatırlayıp yatağına geri döndü, yatağa oturur oturmaz aklı geçmişin çıkmaz girdaplarına gitmişti yine. İlk kez okuldan alındığında böyle hissetmişti. Sekizinci sınıfta koşullar uygun değil deyip onu okuldan almışlardı. İlk o zaman ölmüştü, o zaman param parça olmuş oraya buraya savrulmuştu yüreği, çocukça masumiyetini tozpembe hayallerini, gül renkli buğulu bakışını, yağmurun kuru toprağı ıslattığında çıkan o çocukça kukusunu umut dolu o gülüşünü o zaman gömmüştü, umudunu sessizce çalanları gözlerine, böylece o gözlere her baktığında çocukluğunun yok oluşunu, kaybolup gidişini görüyordu. Onların gözlerinde zafer kazanan kötülerin sırıtışını gördükçe masumiyetinden bir parça daha gömüyordu oraya. Daha sonraları defalarca o mezarı açıp kendinden bir parça daha gömmüştü ve her defasında böyle bir korkuya kapılmıştı, insanın kendini gömmesi, o karanlıkta hep yalnız olması ne kadar korkunçtu; birden içindeki korku dahada büyüdü, çünkü artık gömecek bir umudu kalmamıştı, oysa mezar aç bir yılan gibi durmadan bir şeyler istiyordu. Belki de elinde kalan son şeyi de gömmeliydi artık, birden ölmek için dayanılmaz bir istek duydu, bu istekle beraber her şey şekil değiştiriverdi gözünde, artık acıları bitecek boyun eğişlerinin, çaresizliklerinin sonu gelecekti. Ölmek için yollar düşünmeye başladı. Bu arayışları sürüp giderken yüreğinin derinliklerinde onu hayata sıkı sıkı bağlayan her çaresizliğinde ona dayanma gücü veren Allah korkusu sardı içini. Bu inanç, iman, Allah korkusu ölüm düşüncesini hemen kovdu, yerini buruk bir huzurla doldurdu. İçinde Allaha karşı sarsılmaz bir iman vardı, yaşadıkları için arada bir isyan etse de başına gelenleri Allah tan değil insanlardan bilirdi. Onu buraya ailesi sürüklemişti ve bunda Allah ın hiçbir suçu olamazdı.
Sarya o günden sonra tam bir hayalete dönüştü, herkesten uzaklaşıp iyice içine kapandı. Eşiyle pekiyi olmayan arası dahada bozuldu, onun olduğu yerde pek zaman geçirmiyor, ondan sürekli kaçıyordu. Oysa Nadir hiçbir zaman bunun farkına varmadı hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam edip gitti. Sarya ise kendisine soru sorulmadıkça konuşmuyor kendisine verilen işleri yapıp odasına kapanıyor hayallere dalıyordu. Bunu kendince bir kaçış olarak buluyor, tutunamadığı bu yerde teselliyi hayallerde arıyordu. Bazende hayallerin dışına çıkıp hayatın gerçeğinin acısıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu, böyle anlarda her şeyin sürekli kötü gitmesine anlam bulmaya, neden burada kalmak zorunda olduğunu kavramaya çalışıyordu, gitmek istese gidemiyor kalmak istese yapamıyordu, canı yanıyor bunu kimseye diyemiyordu. Oysa hayatı boyunca çok şey istememişti. Sadece kendisi olmak istemişti bunun kime ne zararı vardı. İnsanın kendisi olması başkasını neden bu denli rahatsız ediyordu, neden birileri nu illaki başkası olmaya, olduğundan farklı davranmaya, zorluyor kendi istedikleri hayatı dayatıyorlardı neden çok istediği halde okula gönderilmemiş, onca karşı çıkışları ağlayışlarına rağmen bu evliliğe mecbur bırakılmıştı.
Birilerinin alıp hayatını daracık bir alana sıkıştırması o alanda kısılıp kalması, onun o geniş dünyayı sarmalayan ruhuna aykırı geliyor, kendisi kabullense bile içindeki o bir yerlere, birilerine ait olmaya karşı çıkan sadece kendisi olmak isteyen ben yanı karşı çıkıyor, kendisiyle yaptığı bu savaşta yorgun düşüp bazen günlerce hasta yatıyordu. Hastalıktan yorgun argın kalkıp kendiyle olan savaşına kaldığı yerden devam ediyor, ne kadar direnirse dirensin ne kendisi olabiliyor ne de kendisinden olmasını istedikleri kişi olabiliyordu. Bu savaştan hangi yanının galip çıktığını kendiside bilmeyip, günleri hep bir belirsizlik içinde geçip, bu haliyle çoğu kez gerçek ile hayali birbirine karıştırıyordu. Bazen de geçmiş hatıralara dalıyor defalarca seyredip her karesini ezbere bildiği bir film gibi, her noktasını bilmesine rağmen her defasında kendisine heyecan veren bir umutla hatıralarının kırıntıları arasında dolaşıyor atlattığı bir yerden ufacıkta olsa kendisini hayata bağlayacak bir umut bir sır gizem bulmayı umuyordu. Hatıralarından her dönüşünde hayal kırıklıklarına bir yenisi eklenmesine rağmen bunu yapmaktan vaz geçmiyordu. Aslında bunun bile zihnini oyalayıp umut arayışlarını canlı tutarak onu hayata bağlayan bir neden olduğunu anlayamıyordu. Hatıralar arasında dolaşmak giderek yerini hayal kurmaya bıraktı. Hayallerinde bazen küçük bir kız bazen o çok istediği başarılı bir gazeteci bazen amazon kadını bazen mutlu bir anne oluyordu, her şeyden önemlisi hayallerinde sadece kendisi oluyordu.
Onu şefkatle kuşatan bu hayal dünyasına kendini iyice kaptırmış kanayan yüreğini acılarını neredeyse tüm ruhunu kendine kutsal saydığı bu mutlu dünyanın dışında bırakmıştı. Adeta hayata olan öfkesini hayattan kaçarak dindirmeye çalışıyor, cehennem yangını gibi içini yakan gerçeklikten, sığamadığı gerçek dünyadan kaçarak hayal âleminde kendine yer bulmaya çalışıyordu. Yalnızdı, yorgundu, anlaşılmayan bir deliydi. Ailesi dâhil herkes ona ya acıyarak yada alaycı bir bakışla bakıyor, çoğu kez bu duygularını saklama gereği duymadan düşüncelerini seslice dile getirip, kırılabilecek kalbinin acısını umursamadan arkasında kıs kıs gülüyor, hatta daha da ileri gidip yüzüne karşı alay edip görgüsüzlüklerini marifetmiş gibi arsızca sergilemekten çekinmiyorlardı. Sarya her defasında farkında oluşunu belli etmeden sessizliğini koruyor, cahile laf anlatmanın imkânsızlığını kul hakkı ya da insanlık hakkı gerçeğini dile getirmenin bu insanlarda bir etki yaratmayacağını çok iyi biliyordu. İnsanlık gerçeğinin farkında olmayan bu insanların hem saygı hem kul hakkından bihaber oluşlarına şaşmıyor, bunu bilinçsizlikten ileri geldiğini biliyor, ama bu insanlardan kurtulamayışının canını yakmasına mani olamıyordu. Böyle zamanlarda tüm kızgınlığı kendisine yöneliyordu. Oysa şimdi kendine bambaşka bir dünya kurmuştu. Kötülüklerin, kırgınlıkların, çaresizliklerin, acıların, şiddetin, gözyaşlarının girmediği bir dünya. Artık kendisinindi bu dünya, hiç çekinmeden, sonrasını düşünmeden, el âlem ne der kaygısı olmadan dalardı bu dünyanın büyülü havasına. Kendini şefkatli bir annenin, sadık bir sevgilinin kollarına bırakır gibi bu hayal âlemine bırakıyor tamamen kendi kontrolünde olan bu dünyada eksik kalan tüm yönlerini tamamlıyor, hiçbir zaman olamadığı kendisi oluyordu. Kendi kutsal mabedine kimseyi yaklaştırmıyor, inzivaya çekilmiş evliya gibi, kendisi olma zikriyle beyninin âlemlerinde özgürce uçuşuyordu. Orada hem yazan hem yöneten hem oynayan kendisi olduğu için, en güzel rolleri kendine ayırıyor, alabildiğince özgür mutlu bir kişilik yaratıyordu. Kendini bir kalıba sokmaya çalışmıyor ne olmak istiyorsa o oluyor hayatın her rengine bürünüp her şeyi gerçekmiş gibi yaşıyordu. Onun böyle hayattan gerçeklikten kopuşunu eşi pek fark etmemişti. Onun bu sessizce boyun eğişi, verdiği her görevi itirazsız ve anında yapması hoşuna gidiyor: -nihayet karım yola geldi, e kadını şımartmamak gerek - deyip bazen kendi kendine bazende ulu ortam anlatıp böbürleniyordu.
Sarya gerçeklikten kaçmak için kendini evcilik oynayan çocuklar gibi, bu hayal âlemine iyice kaptırmış, etrafına her an yıkılacağını bildiği halde zeminsiz dayanaksız duvarlar örüyordu. Duvarın altında kalmak pahasına yükselttikçe yükseltiyordu, günün birinde birinin çıkıp bu duvarları başına yıkacağını bildiği halde umursamadan daha bir kaptırıyordu kendini, nikotine alışıp ta kopamayan bağımlılar gibi, kendine zevk veren bu aleme her gün biraz daha bağlanıyordu. Ellerinin arasından kayıp giden hayatına sadece hayallerinde ulaşabiliyor yakaladığını sandığı hayatını kendince orada doyasıya yaşıyor, bu denli hayallere kapıldığını sıra dışı bulmuyor aksine kendi gerçeği buymuş gibi daha bir sıkı daha bir azimle sarılıyordu hayallerine. Kısa bir süreliğine bile olsa gerçekle yüzleştiğinde dayanılmaz bir acı sol göğsünde başlayıp anında örümcek ağı gibi tüm bedenini sarıyor ağa takılan kurbanlar gibi çırpındıkça dahada çok etkisizleşiyor çaresizce kendisine doğru gelen, onu iştahla yemek isteyen örümceğe gözlerini dikip son bir solukla, kurtulmaktan umutsuz çırpınıyordu.
Sarya nın bu hayaletimsi halinden evdeki kadınlarda faydalanmış tüm işleri ona bırakmışlarda. Sarya sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırlıyor erkekler için odaya ayrı bir sofra, kadınlar ve çocuklar içinde oldukça geniş olan ayrı bir yer sofrasını da salona kuruyordu. Yazları genelde yemeklerini mutfakta yiyen kadın ve çocuklar, kışları havalar soğuduğunda, yemekler sobanın yakıldığı salonda yeniliyordu. Yoğurt peynir ve tandır ekmeğinden oluşan kahvaltıların olmazsa olmazı çay mutlaka hazır olmalı tazeliği ve sıcaklığı yerinde olmalıydı. Bu kahvaltı sofralarında tereyağı, bal, un helvası, zeytin, yumurtada yerini alır, pek sevilmeyen tahin reçel ise misafirlere sofrayı zengin göstermek çeşitlilik kazandırmak için tercih edilirdi. Kahvaltı sofralarının durumu dünyanın her yerinde olduğu gibi, Hasan Beyin evinde de o anki maddi duruma göre düzenleniyor bazen çok çeşit bulunurken bazende ekmek ve peynirle yetiniliyordu. Böyle durumlara alışık olan ev halkı, çocukların mızmızlanması dışında bu durumu pek yadırgamayıp önlerine ne gelirse şükürle yerlerdi.
Sarya, kahvaltıdan sonra sofraları topluyor, tüm ev halkına çay ikram ediyor. Herkesin birkaç bardak içtiği bu uzun süren, yemek ten daha önemli olan yemek sonrası çaylarda en küçük çocuğun dahi doyasıya çay içişini sabırla bekleyip, kirli bardakları bulaşıkları yıkadıktan sonra hiç dinlenmeden öğle yemeğini hazırlamaya geçiyor, yemekten sonra ütü çamaşıra geçiyor, evi süpürüp sildikten sonra sobaların külünü döküp odun kömürle dolduruyordu. Kışları tüm bu işlere evdeki musluklar donduğundan dışardan su çekmelerde ekleniyordu. Tüm bu yoğunlukta çoğu kez yemek yemeye dahi zaman bulamıyor bir an önce dünyasına kavuşmak için kalan işler bitsin diye hiç durmuyordu. Bu yoğun tempoya dayanamayan vücudu daha bir zayıflamış zaten solgun olan yüzü daha bir solmuş, bedensel gücünden daha fazla çalışmak zorunda kalması artık canını acıtmıyor alışkanlıkla kendinden istenileni karşı çıkacak gücü kalmadığından hiç itiraz etmeden yapıyordu.
Bütün solgunluğuna, yüzünde asla eksilmeyen hüzne, gözlerinde bakınca insanın yüreğini parçalayan kedere rağmen çok güzeldi. Çevresindeki tüm kadınların ona karşı öfkesinin soğukluğunun en önemli nedeni buydu.
• Elinde koca bir ıslak çamaşır sepetiyle salondan geçip dışarı çıktı, üzerinde yeni aldığı kloş bir etek ve eteğin lacivert rengiyle uyumlu salaş bir kumaştan yapılmış dar kesimli bir gömlek vardı, bu onun zaten güzel olan fiziğini daha da güzelleştirmiş, alımlı boyunu daha bir ince uzun yapmıştı. Evin kadınları güneş alan kapının önünde oturmuş, bu sıcak günün tadını çıkararak hep beraber çay içiyorlardı. Yanlarından geçen Sarya ya dudak altından bir şeyler söyleyip hep beraber kıkırdayarak güldüler, en küçük eltisi bardağındaki çayı yere atma bahanesiyle üzerine doğru fırlattı, sırtına gelen çayla neye uğradığını şaşıran Sarya ani bir refleksle arkasına döndü, üzerine çay atan eltisi pişkin pişkin - -Ay kusura bakma ama zaten çok kötü duruyordu gömleğin, deyip yeniden kahkahayla gülmeye başladılar. Sarya bir müddet öylece durup onlara baktı bir şeyler söylemek için ağzını açtı, anında vazgeçip avludaki iki ağaca bağlanmış ipin yanına gidip sepetindeki çamaşırları astı. Aciz insanların en büyük kusuru cehennemin anahtarı kötülüklerin anası aptalca kibrin, insanı farkına varmadan en karanlık kuyuların dibine çeken, yılanlaştıran gaddarlaştıran, en iyiyi bilenini bile düşmanlaştıran, bir insanı yok sayacak kadar duygusuzlaştıran kısacası tüm duyguları öldüren kıskançlık değilmiydi. İşte bu duygu kadınların çoğunu Saryaya düşman yapmıştı. Bu duygunun olduğu yerde iyilik ya da güzellik dostluk merhamet Allah korkusu aramak ne kadarda mantıksız dedi kendi kendine Sarya. Kıskançlık insanı yavaş yavaş çürütmekle kalmaz aynı zamanda insanın çevresine yaydığı çürümüşlük kokusuyla herkesi rahatsız eder uzaklaştırır. İşte kıskançlıkla içleri çürümüş bu insanlar yaydıkları kokuyla herkesi Saryadan uzaklaştırıyor onu yalnızlığa mahkûm etmekle kendilerince değersizleştiriyor, tatmin olmayan egolarını böylece tatmin etmeye çalışıyorlardı. Saryanın içine kapanıklığını güzelliğinden dolayı takındığı bir kibir sanıp onu kendi kirpiyle sınamaya kalkışanlar kendi ön yargılarının esiri olduklarını bilmeden onu yendikleri yanılgısına düşüp kendi kıskanç duygularının canavarlaşan pençeleri arasında ezildikçe acıyan canlarının acısını inadına Saryadan çıkarmaya çalışıyor öfkeleri arttıkça daha da kuduruyor buda onları Saryaya daha çok düşman yapıyordu. Tıpkı Saryanın yaptığı gibi onlarda yanılıp düşmanlıklarını Saryanın kibrine bağlıyor, böylece kendilerini kandıramasalar bile çevrelerini kandırmaya çalışıyorlardı. Sarya da acılarından kendi gerçeğinden kaçmak için hayallere sığınmamışmıydı, oysa biliyordu ki kimse kendini kandıramaz, ne olursa olsun bir gün kendi gerçeğiyle içindeki kendisiyle yüzleşirdi. İşte o zaman onca yolu boşa yürüdüklerini bir çemberin içinde dönüp dolaşıp başladıkları yere geri döndüklerini anlayıp kendi çaresizliklerine becerisizlikleride eklenince kendilerine daha bir öfke duyup kendilerinden uzaklaşmak isteklerini yenemiyorlardı. Bu keşmekeşliğin içerisinde herkes kafasındaki soru işaretleriyle boğuşurken kıskançlığına ve gaddarlığına da kılıf uydurmaya çalışıyorlardı. Böyle içinden çıkılmaz durumlarda kimi çevresindeki insanlarla uğraşacak kadar basitken, kimi kendisiyle savaşacak olgunluğa ulaşıyordu.
Sarya tüm yükün kendi omuzlarına bırakıldığının, bunun büyük bir haksızlık olduğunun farkına vardığı halde sesini çıkaramıyor, itiraz etmeye kalktığı anda kendisi suçlu durumuna düşüyordu. O da çaresizliğini düşünmemek için bedenini alabildiğince yoruyor bu yorgunluğa dayanamayan beyni akşamları ister istemez erkenden uykuya teslim oluyordu, böylece Sarya tutsak ruhuyla yüzleşmekten ona bu yaşattıklarını açıklayamama acizliğinden kurtuluyor kaderine boyun eğmiş azizler gibi bu ağır aksak yürüyen hayatın temposuna kendini uydurmaya çalışıyordu. Hayatı kendi ruhuna uyduramayan Sarya da, herkesin yaptığı gibi ruhunu uyutup bedenini hayata uydurmaya çalışıyordu. Baktığı her yerde çaresizliğini görünce, sadece ruhunu uyutmak değil gözlerini de kapatmak kendini daha iyi hissetmesini sağlıyordu. Saryada bu çaresizliğine çare bulamıyor şu koskoca dünyada tek çöpü bulunmazken kendisi bile kendine ait olamamanın acısıyla yanıp kıvranırken ait olduğu yeri bulmaya çalışıyor hiçbir çöpü kendisine ait olmayan şu koca evde yaşamak için umut ararken umutsuzluğunu hayallerde teselliye çevirmeye çalışırken gerçeğin karanlığında, önünü hayallerde yaktığını sandığı sahte ışıkla bulmaya çalışıyor, tökezleyip düşmekten yâre bere içinde kalan ruhu, anca hayallerde azda olsa acısından kurtulabiliyordu.
Bu dünyada kulluğun sadece yaratana olmasa gerektiğini düşünen Sarya, insanın insana kulluğunu içine sindiremiyor, ama bunu engelleyecek gücü olmadığından sadece savaşını kendiyle verebiliyordu.
Yeşilin son kalıntılarının da bitip altın sarısının hakim olduğu doğa yavaş yavaş kabuk değiştirmeye başlıyor, sonbaharın hüznüne sığınan ruhlar ortada çırıl çıplak kalmışlığın, ürkekliğiyle dahada içine kapanıp büzüşüyorlardı.
Sonbaharın sonlarına doğru insanın gözünün alabildiğince gazellere bürünmüştü dağlar. Her yer sapsarıydı, dökülen yapraklar ağaç diplerinde sokaklardaki kuytularda duvar diplerinde rüzgârında etkisiyle toplaşarak birikmiş bitişleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererek yeni başlangıçların mutluluğunun bu hüzünlü bitişlerde saklı olduğunu kanıtlamak istercesine şehrin tüm sokaklarını, kuytularını istila etmişçesine doldurmuştu. Otlar, yağmurun rüzgârın etkisiyle ezilip kökünden sökülmüş, kızıl altuni renkteki toprak çırıl çıplak kalmış, üşüyen titreyen bedenler gibi tuhaf acınası bir hal almıştı, havadaki hissedilebilecek derecedeki soğukluk ve inadına esen buz gibi boğucu rüzgâr kış mevsiminin bir göstergesiydi.
O sabah uyandıklarında yılın ilk karı beyaz bir örtü gibi her yeri kaplamış, on santimi aşan kar o gün akşama kadar yağmaya devam etmişti. Genelde aralıkta yağan kar bazı yıllar böyle sürpriz yapıp kasım ayında yağar bu durumdan pek hoşnut olmayan insanlar gün boyunca kem küm eder asabileşir, erken yağan karın etkisiyle bozulan sinirleriyle birbirlerine sataşırlardı, karın erken yağması kışın uzun ve çetin geçeceği demekti. Kasımda karın yağması etrafı tutup sarması alışılmışın dışında olmamasına rağmen her kış olduğu gibi bunun bu yılda kaçınılmaz olduğu bilinmesine rağmen insanları günlük bir telaş sarmış –hazırlıksız yakalandık- deyip bir koşuşturma başlamıştı. Kış hazırlıklarını son ana bırakanlar daha bir tedirgin, ellerinden geldiğince dinlenmeden karı temizleyip odunların, kömürlerin üzerlerini brandayla örtüp sonbahardaki tembelliklerinin bedelini ödercesine elleri soğuktan kızarana kadar dışarıda çalışmak zorunda kaldılar. Yağan kara esen soğuk rüzgâra rağmen son işlerde alel acele yaptılar. Ahşap damların üzerine örtülen brandaların kenarlarına rüzgârda uçmasınlar diye taşlar bağlandı üzerine toprakla doldurulan poşetler bırakıldı, kümeslerin çatlak kapıları onarıldı pencereler muşambalarla örtüldü, dış kapıları direk salona açılan birçok evin balkonları brandalarla kapatıldı, kara alışılana kadar sinirler gerildi, insanların sudan sebeplerle birbirlerini kırmaları kaçınılmaz oldu.
İnsanların doğasında olan yapay panik, olayları abartma isteği bu yılda uzun bir süre konuşma malzemesi olmuş, sonbahar hüznüyle hantallaşan ruhları, alınan soğuk bir duş gibi kendine getirip ardından başka bir boşlukta oyalamaya yetmişti.
Sarya her zamanki gibi aceleyle tüm işlerini bitirmiş kendince kutsal mabedim dediği odaya çekilmiş, elinde sigarasıyla pencereden dışarıya bakıyordu. Akşama doğruydu, kar halen yağmaya devam ediyor kalorifersiz evlerin soba dumanı bir yılanın kıvraklığıyla kar tanelerinin arasında onlara inat kıvrıla kıvrıla gökyüzüne doğru yükseliyor, hemen ardından hayaletimsi bir sis haline dönüşüp gözden kayboluyordu. Narin narin yağan kar her yeri beyaza boyamış sadece çatılardaki tüten bacaların kenarları sıcak olduğundan karı eritip siyah kirli bir görüntü olarak kalıyordu. O göz alıcı beyazlığın içinde sık dallı ağaçlarında üzeri karla dolmuş çoğu beyaz bir şemsiyeye buzdan bir ağaca dönüşmüştü. Dallarda biriken karlar, esen rüzgar yada yolunu kaybeden bir karganın konuşuyla yere dökülüyor, ağacın çıplak kalan dalları bakanlarda soğuktan titriyormuş gibi bir izlenim uyandırıyordu. Ağaç dallarında biriken karın böyle ansızım dökülmesi her defasında Sarya yı gülümsetiyordu.
Şemsiyeli şemsiyesiz bir çok insan, çoğunun elinde ekmek sebze yada meyve poşeti olduğu halde, hızlı adımlarla yürüyüp bir an önce evlerine varmaya çalışıyorlardı. Belkide birçoğu bu buz gibi soğuk havadan kurtulup yanan sobanın yanına huzurla uzanıp aileleriyle mutlu bir akşam geçirecekler diye düşündü Sarya. Belkide bu bekletinin umuduyla neşeleniyor neşelerinden doğan coşkuyla adımlarını daha da hızlandırıyorlar dedi kendi kendine.
Sarya üzerinde kendisiyle özdeşleşmiş kalın gri hırkasıyla dirseklerini pencerenin pervazına dayamış avuçlarıyla yanaklarını tuttuğu halde dışarıya bakıyordu. Nedenini anlayamadan yoldan geçenlere imrendi herkesin umutla gideceği bir yeri var deyip iç geçiriyordu. Her zaman yaptığı gibi yine kendini onlardan birinin yerine koydu, ruhuna aykırı olsa bile insanın yaradılış doğasına karşı çıkamayıp sıcak bir yuvanın, bazen bir iki çocuğun iyi bir aşkın yokluğuna duyduğu özlemi yüreğinin en derinliklerinden çıkarıp hayallere döktü soğuktan içi titreyene, kendine destek yaptığı kolları tutmaz hale gelene kadar kendini bu hayallere kaptırdı, farkında olmadan gülümsedi, bu gülümseyişle yüreğinde başlayan tatlı bir sıcaklık tüm vücuduna yayıldı.
O günlerde Sarya nın ruhu dünyanın her şekli ve rengine bürünüyordu. Bazen okyanusun ortasında batmak üzere olan bir gemi mürettebatı kadar çaresiz, bazen bir dediği iki edilmeyen yedi cihan hükümdarı, bazen geçmişi silinmiş köle, bazen en yüksek dağın tepesinde yuvası bulunan kartal kadar özgür ve yenilmez, bazen herkesin basarak ezip geçtiği bir keçi küçük bir çamur gölcüğünün kenarında baharı beklemeden güneşe aldanıp çıkan bir kardelen gibi boynu bükük ve basanlar için sıradan, bazen gökyüzünde parıldayan en parlak en cezp edici en ulaşılmaz sayısız yıldız içinde en parlağı, bazen yeni doğan bir yavru kadar masum sevimli günahlardan arınmışlığın mabedi, bazen şeytanın bile bulaşmaya çekindiği çirkefin ta kendisi. Bu gel git halleri içine kapanıklığı insanlardan kaçması şaşırtıcı şekilde suskunlaşıp acıya yorgunluğa soğuğa karşı duyarsızlaşması ev halkının gözünden kaçmamış: ona deli gözüyle bakıp orda burada hakkında konuşup olay etmeye, yeniden evlenmesi için eşine baskı yapmaya başlamışlardı. Sarya bütün bu olanları görüp fark ediyor ama tüm bunlar başkasına yapılıyormuş gibi ilgisiz kalıyor buda ortada kendilerine yalvaran yaltaklanan, kendini kanıtlamaya çalışan aciz bir kişilik bulunmadığı için ev halkını ona dahada düşmanlaştırıp, soğutarak uzaklaştırıyordu. Sarya, tutumlarından dolayı onları yargılamıyor onu buraya kilitleyen düzene ve bu düzene mecbur eden ailesinden içinde bulunduğu yarınsız bilinmezlikten nefret ediyordu…
Kasım ayında günlerce aralıksız yağan kar, aynı şiddetini aralık ayında da göstermiş hiç hızını kesmeden günlerce yağmıştı. Kasımın bitişi ve aralığın başlangıcında yağan kar bir metreyi aşmış bu oran yüksek kesimlerde iki metreye ulaşmıştı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da köy yollarının çoğu kapanmış yollarda mahsur kalanlar, fırtınaya yakalanıp yolunu kaybedenler, hastaneye ulaşmadan kar ortasında doğum yapan kadınlar. Kış yine en acımasız yüzünü göstermiş, en çaresizleri en muhtaçları ezip geçmişti, dağlarda fırtınaya kapılıp ta ölen kaçakçılar, çığ altında kalan çobanlar, soğuktan donan yuvasız hayvanlar, dağlarda aç kalıp köylere saldıran kurtlar..
Aralık ayına mahsus boğucu rüzgâr hızını kesmeden esiyor sıkıştığı aralıklardan ıslık sesi çıkartarak geçip gidiyordu. Rüzgârda savrulan karlar kuytu duvar diplerine hendeklere doluşuyor rüzgâr şiddetini arttırdıkça da savrulan karlardan oluşan tümsekler yükseliyor dik çatıların güneye bakan kısımlarında hiç kar kalmamasına rağmen kuzeye bakan kısımları karın ağırlığına dayanamayıp çöküyordu.
Arlık ayının uzun ve dondurucu gecelerinde tüm işleri bitirip yatağına kavuşan Sarya kendini gece karanlığının koynuna bırakıp tüm çirkinlikleri örten karanlıkta kendini gerçek hayattan iyice soyutlayarak özgür olduğunu sandığı hayallerin büyüsüne kapılarak kendinden geçercesine her gece farklı bir iş farklı bir yaşam sahibi olurdu. Aralık ayının dondurucu soğuğuna rağmen, çok odun yakarsın gerekçesiyle odasına odun sobası kurmasına izin verilmediği için elektrikli sobayla yetinmek zorunda kalan Sarya, elektrikler çoğu kez kesik yada düşük olduğundan pek ısınamayan odasında yorganın altına girer anne rahmindeki bebek gibi yumru olup alıştığı soğuğu pek yadırgamadan hayallerine kaldığı yerden devam ederdi.
Zaman; soğuğa kışa rağmen hep aynı hızda, duraksamadan akıp geçmiş, aralık ayıda sona erip ocak ayı gelip çatmıştı. Ocak ayının ilk günleri, karın çiseleyerek yağdığı, sinir bozucu bir rüzgârın hiç ara vermeden estiği o gecenin sabahında komşu evden gelen çığlıkla uyandı Sarya, ne olduğunu anlayamadığı, çığlıkların verdiği korku ve panikle yatağından fırladı, karanlıkta yürünmeye alışık olduğu halde kapının yolunu şaşırıp komidine çarparak yere düştü. Sendeleyerek kalktığı yerden el yordamıyla kapının kolunu bulmaya çalıştı. Tam o anda salonun ışığı yakıldı kapının camından içeri sızan ışıkla odanın içi hafif aydınlandı. Sarya o zaman şaşkınlıkla kapının yönüne değilde öbür tarafa gittiğini fark etti. Salona çıkmaktan vaz geçip seslerin nereden geldiğini anlamak için yanında bulunduğu pencerenin camını açtı, bir kadının ağlamakla ağıt arası acı acı inleyen sesi yükseliyordu. Ses bazen kurt ulumasını andırıyor ardından yükselerek isyana dönüşüyordu. Kadının sesine arada bir kadınlı erkekli bazı sesler daha karışıyor çığlıkları cehennemi bir ızdırap gibi bazen kesilip ardından bir çağlayan gibi gökyüzüne yükseliyordu. Şeytanı bile acındıran bu çığlıklar insanın kulaklarından geçip beynini uyuşturuyor yüreğinde unutulması imkânsız bir sızıya dönüşüyordu. Saryanın içini şaşkınlıktan çok bu çığlıkla yüreğinin derin ve karanlık kuytularında uykuya dalan ve canavarlaşan acılarının uyanmasıyla bir korku kapladı. Bu korkuyla iliklerine kadar işleyen bir ürperti duydu, adeta kendinden kaçmak istercesine hızla giyinip odadan fırlayarak çıktı. Görünmeyen bir çift el boğazını sıkıyormuş gibi nefes almakta zorlanıp öksürmeye başladı. Öksürüğün şiddetiyle alnında saç diplerinde terden boncuk boncuk su damlacıkları belirdi. Nefes alabilmek için salondan hızla geçip dışarı çıktı, dış kapıdan çıkar çıkmaz ellerinde yüzünde bıçak kesiği acısını andıran bir acı hissetti. Terli olmasının etkisiyle soğukluk daha çok dondurucu gelmişti, İliklerine kadar işleyen soğukla gitmekte bir an tereddüt edip olduğu yerde durdu üzerine kalın bir şeyler giymek için eve geri döndü, attığı ilk adımda yeniden yükselen çığlıklarla geri dönmekten vazgeçip sesin geldiği yöne doğru ilerledi.
Sesler yan ev den geliyordu. Burası Hasan beyin kardeşi Heci Hekimin eviydi. Her iki kardeş yıllar önce buraya köyden taşınmış, tarla olarak satın aldıklara bu toprakları kendi elleriyle çamurdan yaptıkları kerpiçlerle ev yapmışlardı. Ufak tefek ayrıntılara saymazsak mimarisi aynı olan evlere daha sonraları yeni bölümler ekleyip iç ve dış cepheleri betonla sıvanmış iç kısmı yeniden restore edilmişti. Seslerin bu evden gelmesi Sarya ya tuhaf gelmiş hep başkasının başına gelen felaketin burnunun dibinde yaşanıyor olması ona olağan dışı gelmişti. Heci Hekimin iki oğlu bir iş dönüşü siyah otomobilleriyle şehre girerlerken İran dan dönen bir tırla çarpışmış hurdaya dönen araçta her iki kardeş oldukları yerde can vermişti.. Tanınmayacak kadar parçalanan cesetler hastaneye kaldırılmış haberi duyan dost akraba hastaneye koşmuş çoğu hastanede sabahlamıştı. Evdekilere sabaha karşı haber verilmiş haberin ulaşılmasıyla çığlıkların gökyüzüne yükselmesi bir olmuştu.
Sarya, tek katlı birçok odadan ve büyük bir salondan oluşan eve girer girmez olanları öğrenmiş şaşkınlıkla eşinin o gece eve gelmediğini yeni anlamıştı.
Ölen kardeşlerin büyüğü olan Ahmet evliydi, biri beş diğeri üç yaşında olan iki kızı vardı. Küçük kardeş Baran liseyi yeni bitirmiş üniversiteye hazırlanıyordu. İçerde çığlıklar birbirine karışıyor kimi çığlık çığlığa ağlarken kimi ağıt yakıyor kimi olgunluk görevini üstlenip ağlayanları teskin etmeye çalışıyordu, komşular ağlamanın ortasında kalan çocukları sakinleştirip evlerine götürmeye çalışırken, birileri yataklarından yeni çıkıp ince kıyafetlerle ağlama kırızleri geçiren ölü yakınlarına daha kalın giysiler giydirmeye çalışıyorlardı. Kapının önünde duran Sarya, içeriden yoğun bir şekilden gelen sigara ve ter kokusuna alıştıktan sonra orada olanları kavramaya çalıştı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece bekledi neden sonra gözleri ağlayanlar arasında Ahmet’in karısı Gülbaharı arardı, kadın makineden yeni çıkmış çamaşırlar gibi bir duvarın dibine büzülmüş hiç kımıldamadan boş gözlerle karşıki duvara bakıyordu. Üzerindeki ayaklarına kadar inen mavi güllü geceliğiyle biraz sonra idama götürülecekmiş gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda. Dünyayla tüm ilişkisini kesmiş olan bitenden habersizdi sanki biten bir filmin son görüntüsü nasıl donup kalıyorsa oda Ahmet’le ilgili son anında onunla son yaşadıklarında donup kalmıştı. Donuk yüzünde ve boş bakışlarında ne düşündüğünü ne hissettiğini anlamak imkânsızdı, eşiyle beraber tüm duyguları hisleri de ölmüştü. O esnada elinde kalın bir hırkayla komşu kadınlardan biri gelip yanına oturdu, elindeki hırkayı ona giydirmeye çalıştı, ne yaptıysa Gülbahar ın birbirine kilitlediği kollarını açamadı ısrar etmenin anlamsız olduğunu anlayınca hırkayı kadının omuzlarına bıraktı. Olanları kapıdan izleyen Sarya onun o an karların içine de otursa da soğukluğu hissetmeyeceğini iyi biliyordu. gözleriyle odayı taramaya devam etti, komşuların çoğu eve doluşmuş ya ev halkını teskin etmeye çalışıyor yada onlara katılar ağlıyorlardı.
Ahmet in annesi salonun ortasında oturmuş yeri göğü inleten feryatlarla ağlıyor “lavo lavo” diye yarım yamalak tam olarak anlaşılmayan bir ağıt mırıldanıyor etrafında oturup kollarını tutan kadınlardan ellerini kurtarabildiği kısa anlarda yüzünü tırmalayıp saçlarını yoluyordu. Kadınlar yeniden ellerini sıkıca tutup saçlarını düzelterek başörtüsünü bağlıyorlardı.
Salonun her köşesinden odalardan balkondan gelen çığlıklar feryatlar birbirine karışıyor ilkbaharda coşan ve yatağı taştan kayalıklardan oluşan bir nehrin hiç dinmeyen uğultusuna dönüşüyordu.
Tüm bu olanlar karşısında şaşkınlıktan korkudan donup kalan Sarya, karmakarışık iç dünyasıyla daha önce hiç bu kadar yakından şahit olmadığı ölümün soğukluğunu anlamaya çalışıyordu.
Salon gittikçe kalabalıklaşıyor bazen –iğne atsan yere değmez- tabiriyle yeni gelenler oturacak yer bulamıyordu. Olayı duyup gelenler, daha önce gelip yürek yakan feryatlara daha fazla dayanamayıp çıkanlar birbirine karışıyor kapıdaki yoğunluk anlaşılmayan bir yığılmaya neden oluyordu. Gelenlerin arasında Heci Helime de vardı. Heci Helime tüm çevrede dini bilgileri, güler yüzü sabırlı sevecen tavırları oldukça sevilip sayılan birisiydi. Ufak tefek beyaz tenli yaşına rağmen oldukça dinç olan Heci Helime bir defa hacca birkaç defada umreye gidip gelmiş, oğullarının yasal olmayan yollardan edindikleri tükenmez mal varlıkları sayesinde Türkiye’nin birçok yerini dolaşmıştı. Yılda birkaç defa İran, İrak a seyahatler yapıp çok gezen çok bilir şiarını doğrularcasına oradan buradan yarım yamalak edindiği dini bilgilere kendi hayat tecrübesini de ekleyerek her gittiği yerde kendince insanları bilgilendirmeye bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Zamanının çoğunu buna harcayan bu konuda sarf ettiği çaba sayesinde de halkın arasında saygın bir yer edinen kadın kimseden çekinmiyor karşısındaki kim olursa olsun lafını esirgemiyordu. Bunda zenginliğininde büyük rolü vardı, halkta zenginlerin her sözünü doğru bulup hürmet etme gibi bir eğilim olması, Heci Helime yi dahada saygın yapıyor halk onun sözüne daha çok itibar ediyordu. Onun her söylediğini tartışmasız doğru bilip kabulleniyorlardı, çoğu kadın çocuklarına okuyup üflemesi için kuyruğa giriyorlardı. Buda kadını her konuda bir şeyler söylemek gerekli gereksiz herkesi uyarması için daha bir cesaretlendiriyordu.
Yaşamın tam rayına oturmadığı, doğruların değişkenlik gösterdiği din ile törenin birbirine karıştırıldığı erkek egemenli sadece güçlülerin sözünün geçtiği bu coğrafyada herkes kendine başkası tarafından biçilen rolü oynarken ve kendisi için belirlenen sınırların dışına çıkamazken kimi yaşamak kimide yaşatmak için direnmeyi bırakıp kendinden ödün vererek yaşamaya çalışıyordu. Hiçbir kadının kendisi olamadığı bu unutulmuş coğrafyada, hatırı sayılır biri olması Heci Helime için büyük bir başarıydı. Her düğüne çağrılır onsuz hiçbir davet verilmezdi. Verilen tüm mevlitlerde kadınlar için Kürtçe mevlit okur kendi kıt bilgileriyle çevresindekileri dini konularda bilgilendirir, musibetler karşısında sabırlı, anlayışlı olmaları için önerilerde bulunur, bir yanlış gördüğünde kendi naçizane bilgisiyle doğrulamaya çalışır tüm konuşmalarını hadisler, evliyalar ve sahabelerle ilgili bildiği hikâyelerle desteklerdi. İster tanısın ister tanımasın tüm başsağlıklarına gider ölü yakınlarına elinden geldiğince teselli vermeye çalışır yas boyunca Kuran okur ve okuturdu.
Heci Helime içeri girdiği anda ölen gençlerin annesi Siti Hanım, kadınlardan ellerini kurtarıp başına vurmaya, yüzünü tırmalayıp saçlarını yolmaya başladı. Heci Helime daha kapıdan içeri girmeden, gördüğü manzarayı tasvip etmeyen bir yüz ifadesi takınıp telaşlı ve korkmuş bir ses tonuyla:
—Aman Allahım bu ne isyan ne günahkârlık, hani şükür hani sabır. O iki cıvan seninmiydiler ki senden aldı diye Allaha karşı böyle isyan ediyorsun, onundular, o verdi o aldı, biz aciz kulların haddine mi kalkıp isyan etmek, bu acı değil küfürdür. Canı verende alanda odur biz aciz kullarının sabrını, şükrünü böyle sınıyor. Sabırda şükürde böyle anlarda belli olur hiçbir musibetin yaşanmadığı anlarda herkes sabırlıdır herkes şükreder, önemli olanı böyle can yangınlarında edilen şükür gösterilen sabırdır.-dedi.
Acılı anne ağlamaktan kısılmış sesiyle.
-Heci ciğerim yanıyor Heciii…iki kuzum birden gitti biri daha muradına bile ermemişti. Baksanıza hepiniz bakın dışarıda kar yağıyor, ben onları yorganlara sarmaya kıyamazken soğuk toprakta yatmalarına nasıl dayanırım-…deyip acı bir çığlıkla kendinden geçti.
Kadının içler yakan yakarışlarına Heci Helime dâhil salondaki hiç kimse gözyaşlarına hakim olamayıp ağlamaya başladı. Birden salonun öbür tarafından sesler yükselmeye başladı, bağrış çağırışlar koşuşturmalar duyuldu. Kısa süreli bir kalabalık bağrış çağırıştan sonra Gülbahar ın daha fazla dayanamayıp bayıldığı anlaşıldı. Birkaç kişi birden taşıyarak salondaki insan kalabalığını zorla yarıp onu dışarı çıkartıp hastaneye gönderdiler.
Heci Helime ayakta fatiha okuyup Siti Hanımın yanına oturdu kollarını kadının boynuna dolayıp acısını paylaşmaya çalıştı. Şükrün ve sabrın sonunda cennet, isyankârlığın sonunda ise cehennemin bizleri beklediğini ısrarla tekrarlayıp sözlerini meallerini bildiği ayetlerle destekledi.
Oysa o an orda ağlayan annenin yüreği, dışardan kimsenin görüp anlayamadığı cehennemi zaten yaşıyordu. Durmadan içini yakan ateşin cehennemden pekte farksız olmadığını anlatmaya ağlamakta isyan etmekte haklı olduğunu ispatlamaya ne gücü nede isteği vardı, ne Heci Helimenin nede bir başkasının sözlerini idrak edecek kadar metanetli değildi. Bundandır ki ne sabrın sonunda vaat edilen cennet nede isyankârlıkla yanacağı cehennem o an onun için önemliydi, önemli olan tek bir gerçek vardı oda her iki oğlunun ölmüş ve bir daha geri dönmemek üzere gitmiş olduklarıydı, onlar seçmemişti ölümü ama ölmüşlerdi, işte Siti Hanım bunu anlamıyor anlamadığı içinde ona göre zamansız gelen ölümü kabullenemiyordu. Canını yakan yüreğindeki acıdan başka hiçbir şeyi görmüyor duymuyor düşünemiyordu. İlk defa dışarıya açılan tüm pencerelerini kapatıp içine dönmüştü. İçinin karanlığıyla yüzleşmek, oradaki ateşle yanmak hayatı hiç sorgulamadan öylesine yaşayan Siti Hanıma ağır gelmiş yüreğiyle baş başa kalmanın verdiği dayanılmaz yalnızlık yabancısı olduğu bu dünya onu çıldırtacak kadar korkutmuştu.
İnsanoğlu kendi dışındakiyle uğraşmaktan kendi içine bakmayı unutur, onu içine dönmeye zorlayan bu tür olaylar karşısında dehşete kapılır, sabırlı davranmayı gerçekleri kabullenmeyi anlayamaz, yaralı yüreklere daha önce gösteremediği anlayışı, kendi yüreği yanınca anlar ve bu geç kalmış olmanın verdiği geç kalışının pişmanlığı canını daha da acıtır. Acının, yürek yangınının, dini, dili, ırkı, cinsiyetinin olmadığını anca kendi canı yanınca anlar, yüreği yaralı olanların sıra dışı yaratıklar değil de kendisi gibi normal insanlar olduğunu görür. İşin acı tarafı o an acılan gönül gözleri yürek acıya alışınca kapanır. İnsanın acizliğini anladığı anlarda ulaştığı maneviyatı hep koruyabilseydi hiç kimse karşısındakini hor görmezdi.
Siti Hanım oğullarının bir daha geri dönmeyeceğini biliyor bunu düşündükçe: demirden kor bir pençe boğazından girip tüm organlarını parçalıyor bir müddet ara verip bunu tekrar tekrar yapıyordu. Bu acının etkisiyle kadın kendinden geçiyor ulumayı andıran bir sesle inliyor, daha acısı geçmeden demirden pençe organlarını yeniden param parça ediyordu. İçindeki bu dinmek bilmeyen acı, aklının da önüne geçiyor tüm uyarılara rağmen isyankârlığında akıl almaz noktalara gidip inandığı tüm değerleri ezip geçiyor canı yandıkça bu acısına bir suçlu bulup sitemlerini ona yöneltiyor, bu zamansız dediği ecelin sorumluluğunu kaderine yüklüyor kaderine lanetler yağdırıp, ortada bir suçlu olursa acısı hafifler mantığıyla kadere, erken gelen ecele isyan ediyordu. Önüne geçemediği isyan yüreğinde büyüyor en acınası günahkâr kelimelere dönüşerek ağlamakla karışık, acı bir sesle dışarı yansıyor ağladıkça da çevresindekileri de ağlatıyordu. Onu susturmaya ne kendisinin ne Heci Helimenin nede başka birinin gücü yetmiyordu. Ağıtları gözyaşlarına karışıyor bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiyle çığlık üstüne çığlık atıyordu.
Cenazeler otopsilerini ardından hastanede yıkanıp kefenledikten sonra mahallenin camisine getirildiler. Anneleri ve Gülbaharın tüm yakarmalarına rağmen görmelerine izin vermediler. Cenazeler fazla bekletilmeden toprağa verilmek üzere mezarlığa götürüldüler. Mezarlık şehrin girişinde yayvan bir tepeye yayılmıştı. Mezarlığın en yukarısına kazıcıyla yan yana iki yeni mezar kazılmıştı, karla karışık topraktan buhar yükseliyordu, kazılan bu çukurlar hayatın bitişini insana en iyi anlatan kitabeler gibi insanın suratına çarpıyordu. İki tabutun konduğu cenaze arabasının arkasındaki araba konvoyu uzun kuyruklar oluşturuyordu. Cenaze arabasının arkasındaki arabada Heci Hekim ağabeyi Hasan Bey le yan yana oturuyorlardı. Yol boyunca gözlerini öndeki arabaya dikmiş, oğullarının bu son yolculuğunu sessizce izlemişti. Arabadan indirilen tabutlar omuzlara alınarak yağan karın altında yeni kazılan mezarlara doğru taşındılar, İki kardeş yağan yoğun kara aldırış edilmeden yan yana toprağa verildiler. Üzerlerine örtülen karlı toprağı görmeye daha fazla dayanamayan babaları mezarların kenarına yığılıp kaldı. Onların yerinde o mezarda olmayı o kadar çok istiyordu ki ellerini açıp –Allah ım o mezarda olan ben, burada duran onlar olmalıydı olması gereken bu değimliydi- diye yakarışlı bir sesle söylenip ağlamaya başladı. Önceleri gözlerinden sessizce dökülüp yanaklarından süzülen gözyaşları bir müddet sonra dönüştü. Yüreği acılı babanın sarsıla sarsıla ağlaması oradaki herkesi ağlattı. Duasını bitiren imam omzuna dokunarak:
—Ondan geldik ona döneceğiz, bu hepimizin yolu son durağı gerçek evi, ölümün önceliği yaşı yoktur, takdiri ilahi günü gelen gidiyor Allah tahsilâtlarını afetsin, - mekânları cennet olsun. Hadi kalk eve geçelim.-deyip Heci Hekimi yerden zorlukla kaldırıp eve dönmek üzere arabaya götürdü. Acıdan dizleri tutmayan
Heci Hekim attığı her adımda tökezliyor düşmemek için imamın omsuzuna tutunuyordu yol boyunca ve eve geldiklerinde imam onu hiç yalnız bırakmadı dili döndüğünce bu gerçeği kabullenmesi gerektiğini ona hadiselerle anlatmaya çalışıp, inancından yola çıkarak sabırlı olmaya yöneltmek için elinden geleninin fazlasını yaptı.

İnsanı her acıya dayanıklı kılan, onu hazmetmesini sağlayan Allaha olan sevgi ve imamdan ileri geliyordu. Erkeklerin mezarlıktan dönmesiyle evde yoğun bir insan trafiği başladı gelenler gidenler ağlayanlar bir köşeye sinip konuşanlar hatta yüksek sesle olmasa bile insan olmanın karmaşıklığıyla arada bir sohbet edip gülenler kısacası hayatın her tadı o an orda yaşanıyordu. O gün gece geç saatlere kadar bu kargaşa devam etti, gelen misafirler ailenin yakın akrabaları tarafından ağırlanıp çay ikram edilip yemek vakitlerinde komşuların kendi evlerinden pişirip getirdikleri yemekler ikram edildi, hem ev halkına hem de gelen misafirlere yas boyunca yemek getirmeye devam ettiler ev halkının acısına duyulan saygıdan tüm işleri komşular yapıp misafirlerin rahat etmeleri için gerekli tüm hizmetlerde komşular tarafından yapıldı.Ev halkıyla da tek tek ilgilenip yalnız kalmalarına müsaade edilmeyip her birine binbir dil dökerek usanmadan sıkılmadan bir lokma da olsa yemek yemeleri için direniyor yedirmedikçe de kendileri de yemiyordu, komşuluğun en güzel tarafıydı bu; böyle durumlarda tüm küskünlükler, dargınlıklar, kırgınlıklar unutulup düşmanlar bile dostça davranmak ve bunu yürekten yapmak için ellerinden geleni yapıyorlardı

O dönemde yeni yaygınlaşan bir adetle erkekler taziyeleri mahallenin camisinde kadınlar ise evde kabul ediyorlardı. Bu yoğun kargaşada misafirlerle ilgilenmeye dalan Sarya hayal âleminden tamamen kopmuştu. Arada bir kısa bir zaman diliminde bile olsa aklı gönlü o tarafa kaysa arkasından yanından Sarya diye gelen bir ses atlettik bir kıvraklıkla yılan gibi süzülüp daha o hayal kapısından geçmeden ensesinden tutup geri getiriyordu, Sarya, böyle durumlarda kendini komşunun bahçesinden meyve çalarken suçüstü yakalanıp kulağından tutulup çekile çekile ailesiyle yüzleştirilen çocuklar gibi hisseder hafiften yüzü kızarırdı, elinde olmadan ikiye bölünmüş ruhu her tür engellemeye rağmen hayal âlemine gider bir yanı hep orayı yaşardı canını sıkan onu rahatsız eden tüm gerçeklere gözlerini yumar yokmuş gibi var sayar kendini hayal âlemine atarak canının yanmasına engel olmaya çalışırdı tek koruyucusu ve sığınağı olan bu hayal âleminde kendince mutlu olmanın yollarını bulmuş iş yapma dışında gerçek dünyayla tüm ilişkisini kesmişti. Bazen de bu ikiye bölünmüşlük iki âlem arasındaki gelgitler on da zamanla bıkkınlığa dönüşen bir yorgunluk yaratırdı çoğu kez, kafasında gerçek ile hayali o denli karıştırır dı ki hangisinin gerçek olduğunu çözemez karmakarışık bir ruh haliyle günlerce kendisiyle boğuşurdu. Hangisi oydu eşine ve çevresine boyun eğen her istenileni yapmayı olağan gören hiçbir dinde yeri olmadığı halde din adına ona boyun eğdiren kurallar kuramlar kavramlar arsında gerçeği de kaybeden soran soruşturan kimliğinden tamamen vazgeçen doğruyu bulma çabalarından tamamen arınan koca bir yalan koca bir hiç … Başkaları rahatsız olmasın diye başkasının dili ağır diye teslimiyet içine giren kadınmıydı Sarya ya da bütün bunlar engelmiydi insan olmaya çünkü o sadece insan olmak kendisi olmak istiyordu ve kendisi olmak için attığı her adımda önüne geçip onu ölmekle cehennemde yanmakla durdurdular, sadece onu değil onun gibi bir çoğunu; öyle anlarda Sarya nın kafası soru işaretleriyle doluyor istemediği halde dine karşı bir soğukluk oluşuyordu içinde cevabını merak ettiği ama kimseye sormaya cesaret edemediğinden kendi kafasında kurup kurup büyüttüğü bir soru sürekli tekrarlanıp duruyordu beyninde Allah sadece erkeklerin tanrısımıydı ki erkeğe karşı çıkan kadının yeri cehennem oluyordu. Oysa o her şeye çok farklı bakıyordu, hayata bembeyaz başlamıştı zamanla her şeyin yavaş yavaş kararması inandığı tüm değerleri yerle bir etmiş inandığı doğruların kurduğu umut ettiği hayallerle süslediği hayattan çok farklı bir hayat vardı ve o bu hayatı yaşamak zorunda kalmıştı susup kabullenmek canını yakıyordu. göğsünde uyurken bile eksilmeyen bir sızıya dönüşmüştü hayat. Her şeyi kabullenip hayata başkalarının istediği gibi devam etmek istese de içinden bir şeyler buna engel oluyor bu keşmekeşliğin içinde kendi kendini yiyip bitiriyordu dışardan bakıldığında her şeyi kabullenmiş sessiz sedasız hatta hayatından memnun gibi bile görünüyordu oysa her insanda olduğu gibi onunda iç dünyasında dışardan asla görünüp belli olmayan olması istenilen ile olmak isteyen iki farklı Saryaın bitmek tükenmek bilmeyen kimin galip kimin mağlup olduğu bilinmeyen, bazen mutlu bir çekişmeye bazen ise dinmez bir ızdıraba dönen cehennemi bir mücadele vardı; bazen sessiz sedasız ve sadece kendisine ait oluyordu bu dünyada kimsenin ulaşamadığı yüce bir dağın zirvesindeki yuva bir tek kendisinin bildiği gizli bir hazine, ışınlanıp gittiği bir gezegen, anahtarı sadece kendisinde bulunan çelik bir kapı… Ardına gizlendiği bu kapı sadece kendisine aitti, orda istediğini yapar istediğini söyler düşüncelerine engel sansür tanımazdı bezen de herkesin hücum ettiği bir festival alanı gibi karmakarışık, kirli sular gibi bulanık sisli bir gün gibi boğucu, yavrusunu kaybetmiş annenin yüreği gibi umutsuz bir hal alırdı bu gizli dünyası, bazen bir çift el boğazını sıkıyor gibi oluyor nefes alamaz hala geliyordu yok olmak kaçıp gitmek sonsuza, bir daha dönmemek bu ızdıraba… Bu duygular içini kemiriyor ama etrafını ören cehalet duvarını başkasına mal olmuş çemberini bu kapıdan çıkarsan ölürsün gerçeğini kırıp atamıyordu eli kulu çaresizlikle bağlanmış, boynuna boyunduruğun tasması takılmıştı. Böyle anlarda hayat, kaynağı anlaşılmayan insana iğrenti veren bir koku gibi geliyordu Saryaya, kaynağını bulup temizleyemediği bu koku her yeri sarıyordu ve o ölmemek için nefes alıp vermek zorunda kalıyor aldığı her nefesle de pis kokunun verdiği iğrentiyle midesi bulanıyor başı dönüp kendini bu girdapta hepten kaybediyordu, bazen tam kendini buldu sanırken bulduğunun hayallerinden doğan bir seraptan kurgudan başkası olmadığını her defasında hayal kırıklıklarıyla ve bu hayal kırıklıklarının yüreğinde açtığı yeri dolmaz boşluklarla anlıyor, gün geçtikçe de yılgınlığına yeni yılgınlıklar eklenirdi.
Üç gün boyunca hiç durup dinlenmeden gelenlere hizmet edildi, ölenler iki kişi ve genç olduklarından başsağlığına gelenlerin sayısı da o nispette çoktu, yoğun kalabalıktan çoğu çay içmeden kalksa da gelenlere çay ikramında zorlanılıyor Sarya dâhil hizmet edenler günlük dört beş saat uykuyla yetiniliyordu. Dördüncü günün akşamı, Sarya günlerce ayakta durmanın yorgunluğu ve farkında olmadan aldığı soğuk algınlığıyla oldukça bitkin olduğunu fark etti. Gelen giden azda olsa azalmış olsa bile odalar, salon hala insan doluydu, çoğunluğu yakın akrabaydı, evdeki telaş devam ediyor akşam yemeği için hazırlık yapılıyordu. Yemeği komşular getirmiş sofraları kurmak için mutfakta son hazırlıklar yapılıp eksiklikler tamamlanmaya çalışılıyordu. Ağlamalar azalmış herkes derin bir sessizliğe bürünmüştü, Siti hanım ve gülbahar gözle görülecek kadar zayıflayıp çökmüş ağlamaktan kızarıp şişmiş gözlerini kırpıştıra kırpıştıra bir köşeye büzülmüş hiç konuşmadan sallanıyorlardı. Heci Helime etrafına topladığı kızlarla okudukları Yasini Şerifleri sayıyorlardı, akşam yemeğinden önce ölülerin ruhuna bağışlamak için kırka tamamlamaya çalışıyorlardı. Salondan gelip gidenler birbirine karışıyor koşuşturarak oynayan çocuklar sık sık uyarılıyordu. Kapılar sürekli açık bırakıldığı için çabuk soğuyan salonda sobalar yeni yakılmıştı, Sarya başı döne döne zorla ilerleyip sobanın yanına çömeldi, ayak bileklerine kadar uzanan gri renkteki elbisesinin üzerine giydiği siyah triko hırkasının ününü ilikledi, uzun bir süre sobanın yanın da oturmasına rağmen üşümesi geçmedi, zamanla daha da artıp başına ağrılar girmeye, üzerine çöken kırgınlıkla tüm vücudu ağrımaya başladı. Gözlerini uzun bir süre salonda, onun bu halini fark eden birileri çıkarda eve gitmesine yardımcı olurlar diye bekledi, ama o kargaşada onun hastalığını fark edecek kadar dikkatli olan birileri yoktu. Daha fazla dayanamayacağını anlayınca yavaşça doğrulup kimseye bir şey demeden sessizce ayağa katlı, ani bir baş dönmesiyle sendeledi düşmemek için duvara tutundu, midesinde başlayan kasılmalarla kusmamak için kendini zor tuttu, salondan ayrılıp dışarı çıktı; Nadir giriş kapısın önünden birkaç adım ötede durmuş sigara içiyordu. Sarya, eşini kapının önünde görünce o kadar sevin diki bu sevinç yüzünde uzun bir süre kaybolmayan bir gülümsemeye dönüştü, sevinci sesine de yansıyarak
—Yürüyecek takatim kalmadı benimle eve kadar gelebilirmisin – dedi ve ardından eşinin koluna yapıştı. Derin düşüncelere daldığı her halinden belli olan Nadir irkilerek gelen sesle eşine döndü, daha bir şey demeden kadın koluna tutunmuştu bile. Koluna yapışan eşinin sıcaklığı soğuk havaya rağmen hemen hissediliyordu, telaşla elini kadının alnında kollarında gezdirdi ateşi çok yüksekti, sesi çok derinlerden süzülen titrek bir ışık kadar zayıf ve cansızdı. Kolunu kadının beline dolayarak sıkıca sardı. İlk defa onu kaybetme korkusu sardı içini, ölüm daha bir korkunç daha bir soğuk geldi o an ona. Ölüm ve kaybetme korkusu yüreğini tırmaladıkça, o koruma içgüdüsüyle Saryayı kendine doğru çekip daha bir sıkıca sarıp ona bir şey olmasın diye Allaha yalvarıyordu. Nadir bir eliyle Saryayı belinden tutup diğer eliyle de kadının boşta kalan elini sıkıca tutarak düşmesini engellemeye çalıştı, kadının göğsünden gelen hırıltı bozuk bir araba motorunun çıkardığı sesi andırıyordu. Nadir, günlerdir eşinin dinlenmeden, ısınmaya fırsat bulamadan bu denli çalışmasına izin verdiği için ilk kez, çok kısa bir süre içinde olsa içten içe bir suçluluk duydu, bu duyguyla daha bir sıkı sarıldı karısına. İnsanin iliklerine işleyen dondurucu soğuktan bir an önce kurtulmak için elinden geldiğince adımlarını hızlandırdı, yollar tamamen buzla kaplanmıştı, dolunay olmasına rağmen yoğun sisten önlerini göremiyorlardı. Sarya çıkarken kendi ayakkabılarını bulamamış aramaya üşenip balkonda duran naylon bir terliği ayağına geçirmişti. Naylon terlikle attığı her adımda kayıyor düşmemek için eşine daha sıkı sarılıyordu. Eşinin hızına yetişebilmek için gereğinden fazla çaba harcıyor buda zaten bitkin olan bedenini daha da yoruyordu. Nadir, Sarya nın nefes nefese kaldığını fark edince duraksa dı, adımlarını yavaşlatarak yola devam etti.
Şehir, yoğun sisin, dondurucu soğuğun acımasız sessizliğine bürünmüştü. Soğuktan kaçarcasına birkaç genç geçti önlerinden, karşı evin kapısında sigara içenlerin arada bir duyulan sesleri ve sigaralarının soluk ışığı, nereden geldiği anlaşılmayan başka sesler, uzaklardan gelen bir köpeğin havlaması…
Sisli havada buzları eze eze eve vardıklarında, soğuk hava da yürümenin etkisiyle azda olsa ateşi düşmüş olan Sarya bu kezde üşümekten titreme nöbetine tutulmuştu. Titremekten tüm vücudu kasılıyor gıcırdayan dişlerine hakim olamıyordu. Ağzını sıkıca kapatmasına rağmen tıkırdayan dişlerinin sesi, buz gibi soğuk hava ve gecenin sessizliğinde daha da ürkünç, sıkıcı geliyordu. Buna, ayaklarının altında ezilen donmuş karın çıkardığı sesler de eklenince insan kendini hayalet filminde sanıyordu. Eve girdiklerinde içerisi, dışarının soğuk havasından sonra oldukça sıcak geldi onlara. Yüzlerini yalayarak geçen ılık hava tüm soğukluklara rağmen yaşamın sıcaklığını yüreklerine kadar taşıyıp orda yaşama dair ufak ama mutlu kıpırtıların oluşmasına yetmişti. Bu kıpırtılar her ikisininde yüzüne garip uzak bir gülümseme olarak yansıdı. İkisi de farkında olmadan birbirine daha çok kenetlendiler.
Salonda sobanın arkasında iki büklüm oturup ağlamaktan şişmiş yüzünü avuçları arasına alarak derin düşüncelere dalmış Berfinle karşılaştılar. Berfin, Heci Hekimin kızıydı, yastan dolayı evdeki kalabalığa daha fazla dayanamayıp amcasının evine biraz yalnız kalabilmek için gelmişti. Gelenleri görünce aceleyle kendini toparlayıp telaşla ayağa kalktı. İlk kez görüyormuş gibi Saryaya uzun uzun baktı, solgun yüzünde ateşten kızarmış yanakları, öne doğru sarkmış kolları, çok ağır geldikleri için taşıyamıyormuş gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda. Kızın gözlerindeki merak sesine de yansıyarak:
—Hayırdır abi yengenin nesi var?- dedi.
—Bilmiyorum ama ateşi çok yüksek-
—Madem öyle doktora götür ne diye eve getiriyorsun, dedi sitem dolu bir sesle. Nadir bunu akıl edemediği için utanarak eşine döndü.
—Berfin haklı hadi hastaneye gidelim.- dedi. Sarya azda olsa kendine gelmiş, sesi biraz daha canlanmıştı. Omuz silkerek:
—Doktora gerek yok biraz dinleneyim geçer.- dedi.
Berfinin de yardımıyla kadını odasına götürüp yatağa uzanmasına yardım ettiler, oda oldukça soğuktu Berfin odanın salona açılan kapısını, salondaki ılık hava içeri girsin diye açık bıraktı, elektrikli sobanın fişini takta, mutfaktan bir çay alıp içmesi için Saryaya getirdi. İçini yakan kardeş acısına rağmen Saryanın bu haline üzülecek zamanı bulmuş içinde Saryaya karşı merhametle karışık bir acıma duygusu kabarmıştı. Kadına yardım etmek istiyor ama hasta birine nasıl yardım edileceğini bilemediğinden telaşla oradan oraya koşuşturmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Onun bu telaşlı halini gören Nadir teşekkür edip uyuması için kardeşi Rojinin odasına gönderdi. Berfin her ne kadar Saryayı yalnız bırakmak istemese de ,Nadir; . –Hava soğuk ayakta kalarak sende hastalanırsın, hem ben ilgilenirim.- deyip onu uyumaya zor ikna etti.
Sarya bütün gece uykuyla uyanıklık arası inleyip durdu, arada bir uyansa da tam kendine gelemeden yeniden uykuya daldı. Yüksek ateşten sayıklıyor sesi derinlerden gelen bir horultuyu andırdığı için ne dediği pek anlaşılmasada acı çektiği her halinden belli oluyordu. Anlaşılmayan tek şey bu acının hastalıktan mı toksa yüreğinde saklı acılardan mı kaynaklandığıydı.
Nadir, Saryanın acı çeken yüreğini hiç fark etmeden hasta bedeniyle kendisinden beklenilmeyen bir şefkatle ilgilendi. Doktora gitmeye ikna edemediğinden ateşini düşürmek için bildiği tüm yöntemleri denedi. Duş aldırdı alnına, vücuduna ıslak bez bıraktı, terden ıslandıkça üstünü değiştirdi, gözlerini biraz açtığında da ona ilaç, ıhlamur içirdi. Tüm yorgunluğuna rağmen Saryanın inlemelerinden sayıklamalarından uyuyamadı. Arada bir sigara içmek için dışarı çıktığı olmasa tüm geceyi uyumadan yatakta oturarak geçirdi. Sabaha karşı yorgunluğa daha fazla dayanamayıp uykuya yenildi. Sarya sabah biraz kendine gelince yavaşça uyumakta olan eşine sokulup sıkıca sarıldı, ne olursa olsun herkesin bir dosta ihtiyacı vardır, kendisine kanat geren, yoldaş olan, yarenlik eden, gerektiğinde dost, gerektiğinde anne, baba, gerektiğinde, kardeş, gerektiğinde eş, her şeyden önce insana insan gibi davranan insanlığını anımsatan bir arkadaş işte. Nadirin gece gösterdiği yakınlık ve ilgi Saryanın içinde gem vurduğu birine güvenip inanmasını, dost duyduğu özlemini kırbaçlamış, yıllardır kuytu karanlıklara sakladığı bu duygularını şaha kaldırmaya yetmişti. İçini saran buruk bir huzurla Nadire sarılıp evlendiğinden bu yana ilk defa gamsız tatlı bir uykuya daldı. Gece boyunca ateşten soğuktan titreyen, kasılan bedeni Nadirin yanında ısınınca gevşemiş, hafiflemiş, vücudunun hafifliğiyle de uykusu daha derinleşip kâbussuz, mutlu bir huzurun rahatlığına yenilip ağzını sımsıkı kapatarak burnundan aldığı düzenli ve rahatlayan bir nefesle kendini uykunun baştan çıkaran kollarına bırakmıştı.
Sarya öğleye doğru ancak uyandı, uyandığında Nadir çoktan gitmiş çıkarken de üzerini iyice örtmüştü, bir tebessüm yayıldı yüzüne, huzurun ılıklığı tüm vücudunda dolaştı, tuhaf bir şekilde onu mutlu olmaya iten bir duyguyla tüm kasları ağrıyana kadar vücudunu gerdi. Kalkmak istedi yapamadı üzerinde öyle bir ağırlık vardıki yan dönmeye, hatta kollarını kaldırıp üzerindeki yorganı bile takati yoktu. Tüm eklemlerinde, başında yavaş yavaş zonklayan bir ağrı hissetmeye başladı, göğsündeki ağrıyı boğazından başlayıp genzine kadar yükselen ağrıyla karışık yanmayı yeni yeni fark etti ve fark etmesiyle beraber başı dönmeye midesi bulanmaya başladı. Zor nefes alıyor, uyandıktan sonra tüm ağrıların bedenine birden hücum etmesini anlamlandıramıyordu. Bedenini bitkin düşüren tüm ağrılara rağmen onu sürekli gülümseten, huzur veren buruk ta olsa o tatlı mutluluğa kendide şaşırdı. Onca saat ağrısız sızısız nasıl uyumuştu peki bunu anlayamıyor anlamadıkça da hayatındaki her şey gibi kendince anlamlar yüklemeye çalışıyordu. Yüreğindeki sızı hafifleyince yorgun beyni bedenindekilere fazla takılmadan dinlenmeye çekilmişti. Zihninde uçuşan sorulara mantıklı cevaplar bulamayınca da kafasını daha fazla yorup ağrılarının artmasına sebebiyet vermemek için, ben uyurken kesin ağrılarımda uyuyor kanısına vardı ve kendini buna o kadar çabuk inandırdı ki bir süre sonra kafasındaki tüm soru işaretleri cevaplarını bulmuş olmanın gururuyla hiçbir iz bırakmadan tek tek silinip gitti. Hissettiği tek şey boğazındaki kuruluk ve bundan kaynaklanan bastıramadığı su içme isteğiydi. Mutfağa gidip bir bardak su içmek için inanılmaz bir istek duydu ani bir hareketle doğrulmaya çalıştı, yapamadı vücudu betona gömülmüş gibi ağır ve hareketsizdi. Yatağın yanında duran komidinin kenarını sıkıca kavrayıp vücudunun ağırlığını ellerine yükleyerek azda olsa hareket edip ayaklarını yataktan indirmeyi başardı. komidini kendine destek yaparak doğrulup oturdu, aynı anda başında daha şiddetli bir ağrı midesinde belli belirsiz bir bulantı hissetti. Boğazı kuruyup susuzluğu daha da artmıştı. Çaresizce başını kaldırıp yalvaran gözlerini kapıya dikti. Biri kapıyı açar ondan bir bardak su ister diye boşa olduğunu bildiği halde umutla bekledi. Oysa kimsenin o kapıyı açıp halini sormayacağını iyi biliyordu. İçinde önüne geçemediği bir kimsesizlik duygusuna kapıldı. Gece içini okşayan ve sabahta onu hep gülümsetecek kadar mutlu eden huzur tamamen kaybolmuş, yerini kimsesizliğe yalnızlığı da ekleyerek can sıkıcı bir boşluğu bırakmıştı. O karanlık boşlukta kendini gördü, sessizce uzanmış korku dolu yalvaran gözlerini öylesine boşluğa dikmiş, ne aradığını ne beklediğini kendiside kestiremiyordu. Ardından midesinde büyük bir kasılmayla başlayıp tüm vücuduna acı veren ve dalgalar halinde yayılan bir özlemle annesini hatırladı ablasıyla ona masal anlatırken, hastalandıklarında saçlarını okşarken, çoğu kez ona yaptığı yemeklerin, ördüğü örgülerin öykülerini anlatırken, ne çok severdi annesini annesi de onu, küstüğünde mızmızlandığında gıdıklar, uyandırmak için yüzüne su serpiştirir, bazen kıyamayıp öpücüklere boğarak uyandırırdı. Sanki onu görmeyeli asırlar geçmişti. Bazen ziyaretine gelirdi annesi ama Sarya onu tanıdığı herhangi bir kadın gibi görürü ne yaparsa yapsın annesiyle aralarındaki o eski sıcaklığı bulamazdı, annesinin sarılışında, saçlarını okşayışında bir yabancılık sezer bunun annesine benzeyen başka bir kadın olduğuna kendini inandırır özlemle annesiyle arasında o eski sıcaklığı arardı. Onu bir daha görmeyeceğine dair öyle bir umutsuzluk sardı ki içini param parça yüreğini gördü yerlerde, vıcık vıcık kana dönüşmüş karartı halinde insanların ayakları altında ezilirken. Öyle bir tiksin diki aynı anda midesinde bir böğürtü duyup engel olamadığı bir şiddetle yatağının kenarına kustu. İki gündür bir şey yemediğinden kusmuğu sarı bir bulamaçtan oluşuyordu ağzında acı bir tat hissetti, midesinin boş olması bulantılarını dahada arttırdı yüksek sesle çıkan böğürmeleri şiddetlendikçe boş midesinde kasılmalara kasılmayla beraber dayanılmaz sancılara yol açtı. Sancıları öyle arttı ki hastalığını tamamen unutup canını yakan bu sancılardan bir an önce kurtulmak için inanılmaz bir enerjiyle doğrulup banyoya gitmek için sendeleyerek salona çıktı. Salondaki kanepede Berfin ve Rojin ayaklarını altlarına alarak oturmuş kısık sesle konuşuyorlardı. Sarya nedenini anlayamadığı bir memnuniyetle gözlerini onlara dikti bir müddet. Ayakta durduğu o kısa sürede başı dönüp titremeye başladı, düşmemek için duvara tutundu. Onun bu halini gören Berfin koşarak gelip kolundan tuttu acımadan uzak ama tedirgin aynı zamanda samimi ve şefkatli bir ses tonuyla.
—Yenge sen doktora gitmedin mi, sabahtan beri orda yalnızmısın! Niye seslenmedin gelirdim yanına-.dedi. Sarya başını kaldırıp kızın kapkara gözlerinin içine baktı. On yıldır geldiği bu şehirde ilk kez kendine bu denli yakın samimi gözlerle karşılaştığını fark etti içine huzur güven veren bir çift gözün sıcaklığı yüreğini okşayarak geçti. Bir dosta bir yakına duyduğu özlem tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıkmış bu kapkara gözlerin sıcaklığına samimiyetine sığınmaya çalışırken yakalamıştı kendini. O özlemle kızın elini sıkıca tuttu, kızın bu hareketini yadırgamayışı onu yardım istemek için cesaretlendirdi. İlk kez isteğinin çevrileceği, alaya alınacağı korkusu olmadan kendinden emin:
—Yardımcı olursan yüzümü yıkamak için banyoya gitmek istiyorum-.dedi. Kız hiç tereddüt etmeden.
—Tamam yenge-. Deyip yürümesi için kolundan tuttu. Sarya, Berfin e tutunduğu halde yavaşça yürüyüp banyoya girdiler, banyo ve tuvalet aynı koridora acılıyordu kapıyı açar açmaz, burun direklerini sızlatan ağır bir koku duydular bu koku Saryanın midesinin yeniden bulanmasına yol açtı. Ufak koridorun penceresini, içeriye soğuk hava girmesin diye kapatmışlardı. Havasız kalan bu küçük alanda lavabo deliklerinden sızan lağım kokusu daha bir rahatsız ediciydi. Berfin, Sarya nın kolunu bırakıp koşarak gidip pencereyi açtı. Açmasıyla içeriye, insanı ferahlatan soğuk bir hava doluverdi. Kız tekrar gelip Saryanın kolundan tutup banyoya girmesine yardımcı oldu, rahatça giyebilmesi için eğilip terlikleri düzeltti giymesine yardımcı oldu. Kendiside bir terlik giyip lavaboya kadar gitmesine elini yüzünü yıkamasına yardım etti. Dönüp tekrar yatağına girene kadar eşlik etti. Sandığın üzerine yığılan yastıklardan iki tane alıp rahat otursun diye sırtına bıraktı, kadının dağılan saçlarını toparlayıp yastığının üzerine düşen saç bandıyla bağladı. Komidinin üst çekmecesinden bir havlu çıkarıp yüzünü ve terini kurutsun diye kadına uzattı şefkatli ve dostça sesinden hiçbir şey eksilmeden.
—Ya yenge kusura bakma gelip sana bakmayı akıl edemedim, dahası burada olduğunu tamamen unutmuşum, şimdi söyle bakalım ne yiyip ne içeceksin-dedi. Kızın bu ilgisi bu dostça samimiliği Saryanın kalbinde kıpır kıpır bir sevince dönüşmüştü, biraz ürkek ama heyecandan titrek bir sesle:
—Bir bardak su- diyebildi. Kız cevap vermeden hızlı adımlarla yürüyüp odadan çıktı, Sarya arkasından bakakaldı, Berfin; paçaları bol soluk mavi kot pantolonu, baldırlarına kadar inen siyah kazağıyla sevimli olduğu kadar özgün duruyordu. Kısa bir süre sonra elinde bir bardak ılık suyla geri döndü. Suyu uzatırken Sarya elinde olmadan duygulandı, gözleri doldu teşekkür etmek istedi sesi titrediği için boğazına kadar gelen kelimeler yarım yamalak çıkabildi ancak. Sarya hemen suya atılıp koca bardağı bir dikişte öyle hızlı içti ki nefesi kesilip soluksuz kaldı. Başını kaldırıp kızın gözlerinin içine baktı, o samimi yapmacıktan uzak gözlere öyle bir minnettarlıkla bağlandı ki aralarında kopmaz bir bağın oluştuğunu o an fark etmese de fark etmese de bir gün böyle olacağından emindi. Kızın ilgisi yüreğinin derinliklerindeki karanlıklarda kaybolmuş, karmakarışık duygularının dibine çökmüş o karmaşada yolunu şaşırmış güven duygusuna öyle bir dokundu ki edindiği tüm algıları yanılgının olumsuzluklarıyla çatışmaya dünden razı olduğu hatta hasretle beklediği güven duygusuna sarılmaya götürdü onu farkında olmadan. Kıza duyduğu bu güven bu minnettarlık kendisini önemli hissetmesine, yakınlık ilgi görme isteğini gün yüzüne çıkarmaya insanlık zaaflarını bilemeye yetmişti. Berfin, Saryanın tüm itirazlarına rağmen ona çorba getirip zorla içirdi, çay getirdi üstünü değiştirmesine yardım etti. Hem bedeni hem ruhu doyup tatmin olan Sarya yeniden derin bir uykuya daldı. Başsağlığından dolayı sürekli kalabalık olan evine pek uğramayan Berfin o gün ve daha sonraki günlerde sürekli Saryayla yakından ilgilendi. Onun la ilgilenmek kendisini iyi hissettiriyor, yüreğini yakan kardeş acısını bir nebze olsun unutturuyor, muhtaç olana yardım etmenin okşadığı gururuyla avunuyordu. Bu arada aralarında sıkı bir dostluk başlamış, Berfin çok farklı, özgün, gizemli bulduğu bu kadına gün geçtikçe daha çok hayran oluyordu. Onun o yılmayı iradesi tüm baskılara rağmen kendini aramak için sarf ettiği çabaya içinde bulunduğu o korkunç yalnızlığa rağmen ayakta duracak kadar güçlü oluşuna mecburiyetten kaynaklansa bile sarsılmaz sabrına, o karanlık dünyasına rağmen ışığını hiç söndürmediği umutlarını ayakta tutma azmine hayran kalmış kendi iradesizliğinin farkına varıp içten içe afallamıştı. Onda eksik bulduğu tek şey özgüvendi. Ona göre Sarya tüm güçlülüğüne rağmen kendine olan özgüvenini yitirmişti. Bu iradenin yanında özgüveni de olsa neler başarırdı bu kadın diye düşündü. Ona yardım etmek için bir şeyler yapmak istedi ama neyi nasıl yapacağını bilemiyordu. Aklına gelen tek şey sıkılmasın diye ona okuması için kitap getirmek oldu. Birgün hasta yatağında yalnızlığına ve sıkıntısına iyi geleceğini düşündüğü bir kitap getirdi. Victor Hugo nun Sefiller adlı romanıydı bu. Sarya kitabı eline ilk aldığında içinden bir şeylerin koptuğunu anladı, yıllar olmuştu kitaba dokunmayalı oysa ne çok severdi kitap -okumayı. Yılar sonra sevgiliyi görmek gibiydi bu, sevdası aşkı aynı ama buruk yaralı, koşup sarılmak gelir içinden ama aradaki zaman buna engel, ona duyduğu aşk aynıyken karşısındaki her haliyle artık yabancı. Bakışları farklı duruşu farklı, bu denli yabancılaşan sevgiliyi görünce ürker ya işte yıllar sonra kitaba dokunduğunda öyle ürkmüştü Sarya. Önceleri kitaba yadırgayarak baktıysa da kısa bir sürede kendine yepyeni bir dünya keşfettiğini anlayıp buna vesile olduğu niçin Berfine daha bir minnettarlık duymaya başladı, bunu yıllar boyunca kendisi neden akıl edememiş kitap okumayı bir kez olsun bile düşünmemişti, uzun bir süre düşünmesine gerek kalmadan doymak bilmeyen aç kurtların leşlere saldırdığı gibi kızın getirdiği her kitaba saldırıyor içindekileri kana kana su içer gibi beynine not ediyordu.
Soba olmayan odası soğuk olduğu için hastalığı daha bir ilerlemiş ciğerleri zarar görmüştü. Özellikle geceleri ateşi oldukça yükseliyor sayıklıyor kendinden geçiyordu. Bazen okuduğu kitaplar dan aklında kalan cümleleri sıralıyordu. Nadir en çokta bu zamanlarda endişeleniyor aklını kaçırdığına kesin gözüyle bakıyordu. Sarya iyice ağırlaşınca, Berfin, Sarya nın hastaneye gitmesi gerektiğini ikide bir Nadire hatırlatıp durdu. Nadir bir yandan gitmek istiyor, biryandan da bu yasta ne hastanesi diyen annesine karşı gelip onu götüremiyordu. Sarya daha çok ağırlaşınca annesinin tüm itirazlarına rağmen alıp hastaneye götürdü.
Hastane, geniş ve yarısı bataklıktan oluşan yüksek bir ovaya yayılan ilçenin girişinde yerleşim alanına epey uzaklıktaydı Nadir, yürüyemeyecek kadar hasta olan Saryayı kucağında taşıyarak arabaya kadar götürdü. Onu gören annesi ve yengeleri hiçbir şey sormadan burun kıvırıp dudak altından fısır fısır bir şeyler söyleyip alaycı bir edayla gülüştüler. Ortadaki adaletsizliği ilk kez fark etmesini sağlayan bu gülüşmeler Nadiri tiksindirdi, duymazlığa vurarak birkaç adım ilerledi arkasındaki kıkırtılar çoğalınca dayanamayıp hışımla arkasına döndü, sinirlendiğinde hep yaptığı gibi yere bir tükürük savurarak.
—Maymunlar gibi arkamda ne kıkırdıyorsunuz girin odalarınıza.-diye bağırdı. Gelinler ürkek tavşanlar gibi kulaklarını dikleştirip koşuşarak odalarına kapandılar, hepsinin de utancı kızaran yüzlerine yansıdı. Oğlunun ilk kez kendisine bağırdığını hazmedemeyen Emine Hanım ise olduğu yere oturarak dizine vurup başladı ağlamaya. Ağlamayla karışık:
—Karısı için bana bağırdı-diye söylenip yaygarayı kopardı. Olayı öyle bir kendi lehine çevirip abarttı ki bire bin ekleyerek Hasan beye anlattığı yalanlara doğruymuş gibi kendinide inandırdı hasan bey köpürerek yeni neslin saygısızlığını utanmazlığını, ana babaya duyulan hürmetin kalmadığını saydı döktü. Hızını alamamış olacakki sağa sola tekmeler savurarak:
—Biz annemizin, babamızın yanında karımızla konuşmaz çocuğumuzu kucağımıza almazdık. Ulan şimdiki arsızlara bak herkesin ortasında almış kadını kucağına, bu arsızlığı yetmezmiş gibi birde bu utanmazlığına şaşırdı diye annesine bağırıyor. Ulan ben gebertmezmiyim o utanmaz iti, söyleyin bir daha sakın gözüme gözükmesin.-diyerek saatlerce söylendi.
Nadir, Saryayı hastanenin kuzey doğu cephesinde bulunan acil servisine götürdü, orada yapılan ilk müdahalenin ardından üst katta bulunan servise gönderdiler. Üç yataklı odada iki hasta daha vardı. Biri genç diğeri orta yaşta olan hastalar yorganı başlarına kadar çekmiş uyuyorlardı. Yatağın kenarına ilişmiş iki genç kız sessizce çekirdek çitliyorlardı. Gelenleri görünce ikiside mahçup bir edayla kalkıp önlerindeki çekirdekleri acemi bir hızla toplamaya çalıştılar. Önden elinde temiz çarşaflar olduğu halde hastanenin temizlik personeli içeri girdi. Boş yataktaki kirli çarşafları büyük bir ustalıkla değiştirdi. Ardından Sarya ve Nadir girdiler içeri. Sarya bir koluyla Nadiri sıkıca tutmuş diğer koluyla da duvara tutunarak anca yürüyebiliyordu. Gözaltları morarmış, solgun yüzünde gölgelerin oynaştığı Sarya hüzünlü bir ölümü andırıyordu durduğu yerde. Saryanın kendilerinde oluşturduğu etkiye bir anlam veremeyen kızlar kadına garipseyerek baktılar. Sarya, çarşafların değişiminden sonra Nadirinde yardımıyla yatağa oturdu. Nadir kadının ayakkabılarını çıkarıp yatağa uzamasına yardımcı oldu. Orada refakatçi olarak bulunan kızlara selam verip hastalarına geçmiş olsun dileklerinde bulunan Nadir, Saryayı onlara emanet edip yatış işlemlerini yapmak için zemin kata vezneye indi. İşlemlerini bitirdikten sonra yukarıya Saryanın yanına geri döndü. O yokken hemşire gelip Saryanın serumunu bağlamış, alınması için bazı ilaçların isimlerinin yazılı olduğu bir reçeteyi Nadire vermeleri için kızlara bırakmıştı. Vakit ikindiyi geçiyordu Nadir birkaç personelin de uyarmasıyla hastanede refakatçi olarak kalamayacağını anlayıp kız kardeşi ya da bir yengesi bu gece gelip Saryanın yanında kalsınlar diye evi aradı. Telefona Hasan Bey çıkmıştı, evde olanlardan bi haber olan Nadir babasından duyduğu hakaretler karşısında şoka uğramış şaşkınlığın ve hayal kırıklığının verdiği acayip duygu, tiksintiyle karışık bir baş dönmesine neden olmuştu. müttiş bir can sıkıntısı dalga dalga yayılıp tüm bedenini kasmış beynini düşünmez hale getirmişti. Eli kolu bağlı çaresizce koridorda volta atmaya başladı, ne yapacağını bilmeden bir o yana bir bu yana hızlı adımlarla yürüyor, öfkeden ağzını sımsıkı kapatmış, burnundan kesik kesik öfkeli soluması uzaktan duyuluyordu. Saryayı düşündü yalnız kalamayacak kadar hastaydı, gerçi odadaki refakatçi kızlara emanet etse bakarlardı ama buna gönlü razı olmuyor bunu Saryaya hakaret gibi görüyordu. Ailesinin Saryaya karşı öfkesini anlamlandıramıyor onu böyle yok saymalarını kendine karşı bir tepki olarak algılıyordu. Ne olursa olsun Sarya böyle bir nefreti hak etmiyor diye düşündü. Ardından utanarak ilk defa Saryayı ve içinde bulunduğu yalnızlığı fark ettiğini anladı ve kısa bir süre sonrada unutup gitti. Birden yüzüne bir gülümseme yayıldı, aklına gelen fikir onu mutlu etmeye yetmişti. Berfini çağıracaktı, Heci Hekim onu kırmayacak kadar çok seviyordu kızının gelmesini izin verirdi, bundan emindi hem Saryada buna çok sevinecekti. Burada yaşadığı onca zaman zarfında hiç kimseyi Berfin kadar sevip yakınlaşmamıştı. Fazla oyalanmadan telefonunu çıkarıp amcası Heci Hekimi aradı, düşüncelerinde yanılmadı, adam kızını gelmesinde bir sakınca olmadığını, söyleyip geçmiş olsun dileklerinde bulundu. Nadir rahat bir nefes alıp, Sarya için elinden gelen her şeyi yapmış olduğu düşüncesiyle vicdanı rahatlamış olmanın hafifliğiyle yüzü eski rahat umursamaz ifadesine kavuşmuştu.
Yarım saat
Sonra üzerinde gri keten pantolon, siyah kaşmir kabanıyla gözleri şiş ve kızarmış halde Berfin içeri girdi. Elinde bir tomar peçeteyle yüzünü gözünü silmeye çalışıyordu, kızın bu halini gören Nadir endişeyle ayağa kalkıp kıza doğru ilerledi, bir iki adım sonra kızın yanındaydı, kızın omuzlarından tutarak endişeli bir sesle:
—Ne oldu sana böyle?-diye sordu. Berfin gülümseyerek ona baktı. Berfinin kızaran gözleriyle gülümsemesi Nadire çok tuhaf geldi. Berfin:
—Önemli değil gaz bombasına maruz kaldık yine, ana caddede olaylar var. İlkin sakindi ortalık bindiğimiz servis biraz ilerleyince her yer ana baba gününe döndü.,e bizde tam ortasında kaldık bir yandan taşlar bir yanda patlayan gaz bombaları , servis oradan uzaklaşıp tün camları açana kadar boğulacağız sandık. – Berfin yaşananları alışılmışlığın sakinliğiyle anlatıyor, dinleyenler de aynı alışkanlıkla buralarda sıradanlaşan bu şiddet olaylarını, hiçbir suçları yokken solumak zorun da kaldıkları onca biber gazını, yaşanılan bütün haksızlıkları garipsemeden dinliyorlardı. Berfin gözyaşlarını silerken:
—Bir an servislerde çalışmaz hastaneye hiç gelemem, Sarya yenge yalnız ne yapar diye çok endişelendim, çoğu yolcu inip kaçtı, ben bir ara boğula cam sandım ama sırf yenge için dişimi sıkıp dayandım.- deyip bir yandan da gözlerinden akan yaşları siliyordu. Nadir onun bu özverili haline, sevgi, sabır, merhamet dolu kalbine hayran kaldı. Küçük bir kız çocuğunun nasıl olurda böyle ulu erdemlere sahip olabildiğini anlayamıyordu. Bu doğuştan gelen bir yetenek ya da Allah vergisimiydi. İyi ile kötü arasındaki o ince çizgiyi görebilen insan olmanın gerekliliğini çözen, karşısındakine kendisine davranılmasını istediği gibi davranmayı bilipte, sır gibi görünen bu olgunun bu denli basit çözümünü anlamanın mütevazılığimiydi bu denli içten bu denli doğal kendisi oluşu.
Kızın, halen yaşaran gözlerini ovduğunu görünce, birden aklına gelmiş yeni bir fikir gibi heyecanlı hafif titreyen bir sesle
—Git elini yüzünü iyice yıka hatta varsa önce limonla ov sonra yıka dedi. Sesindeki heyecanı kendiside garipseyip afalladı, utancını bastırmak için derin derin nefes alıp açık camı kapatmak bahanesiyle pencerenin önüne gidip, Berfin dönene kadar orda bekledi. Birkaç dakika sonra Berfin yüzünü yıkadığı halde geri döndü. Kızın yanına gidip yapılması gerekenleri anlattı, ihtiyaçlarını karşılasınlar diye bir miktar para bırakıp odadan çıkmaya hazırlandı tam çıkacaktı ki geri dönüp Saryayla konuşmak istedi, Sarya aldığı ağrı kesicilerin verdiği rahatlamayla derin bir uykuya dalmıştı. Uyandırmak istemedi, Berfine dönüp:
—Bir şey olursa beni hemen ara.- deyip çıktı. Acil servisin önüne park ettiği arabasına binip hızla çarşıya doğru sürdü, daha çarşıya varmadan havada kesik bir gaz kokusu genzini yaktı, elini uzatıp camları iyice kapattı. Yollarda gençlerin polislere attığı taşlar, polislerin halka attığı gaz bombalarının kapsülleri, yer yer yakılan ateşlerden çıkan dumanlar gençlerin yollara barikat kurmak için topladıkları ve çoğu dağılan kül doldurulmuş kömür torbaları, çöp bidonları, bir hurdacının önünden alındığı belli olan metal parçaları, içi çıkarılmış eski bir çamaşır makinesi, yer yer durmuş bazıları oradan oraya gezinen panzerler, sokak aralarında başlarını yüzlerini peştamalla örtmüş çocuklar. Hepside bilindik alışıla geldik görüntüler sıradanlaşmış. , gerginliğin ulaştığı bu son safhada, kaçınılmaz olan bu olaylar halk tarafından kanıksanıp alışılmışlığın verdiği rahatlıklı duyarsızlaşmışlardı ve çoğunun bağışıklık kazandığı sıradanlaşan biber gazı kokusu. Kürt Türk savaşımının halka yansıyan kısmı, sokak aralarında toplanıp polise taş atan gençler ve onlara tasdikli, biber gazı ile saldıran polisler…
Nadir çarşıya vardığında –yine mi ya- diye inledi. Olaylardan dolayı esnaf yine kepenk kapatmıştı. Nadirin sigarası bitmişti, nikotin illeti tüm acımasızlığıyla saldırıyor, sigara içmek için duyduğu dayanılmaz isteğin önüne geçemiyor kafası bu istekten başka hiçbir şeye yoğunlaşamıyordu. Böyle durumlarda açık olduğunu bildiği mahalle bakkallarına gitmek için bir ara sokağa saptı, birkaç sokak ötede bulduğu açık bakkaldan aldığı birkaç paket sigarayla eve gitmek için arabasına gitti. Eve vardığında annesi, babası sobanın arkasında, diğer ev halkı yukarıdaki kanepe ve duvar diplerine bırakılmış minderlere oturmuş Rojinin doldurup dağıttığı çayları içiyorlardı. Çay içerlerken komik olduğu anlaşılan bir şeyler konuşup gülüşüyorlardı. Nadirin salona girmesiyle herkes susup yüzlerine yayılan asık ifadeyle bir ona birde anne babasına bakıp biraz sonra kopacak yaygarayı tahmin edip bozulacak moralleri, içemeyecekleri çayları ve yarım kalacak tatlı sohbetleri için hayıflanıyorlardı.
Daha Nadir oturmadan annesi cıyaklamayı andıran bir ses tonuyla başladı veryansın etmeye, haklılığını kanıtlamak için arada bir ağlıyor çekiştirdiği burnunu eteğine siliyordu. Bir süre sonra babasıda katıldı annesine, saygısızlığından başlayıp, utanmazlığına, küstahlığına, ana babaya kalmayana hürmete kadar sayıp döktü. Bu kadarını beklemeyen Nadir uzun bir süre olduğu yerde durup ne olduğunu anlamaya çalıştı, tüm bu yaygaranın annesinin kaprislerinden kaynaklandığını anlayınca ortamı yumuşatmak için yüzünde, sırıtmayı andıran zoraki bir gülümseme olduğu halde koşup annesine sarıldı.
—Kusura bakma anacım ben sana nasıl saygısızlık edebilirim, nasıl böyle bir düşünceye kapılırsın, sen benim biricik annemsin sana saygısızlık edeceğime öleyim daha iyi hemde aptal bir kadın için olurmu hiç. Ben, utanmadan arkamda kıs kıs gülen o küstah gelinlerine bağırdım.- deyip annesinin elini öptü. Onun bu sözleri Emine Hanımı öyle bir gururlandırdı ki koltukları kabara kabara önce biraz naza vurdu ardından elini uzatıp oğlunun öpmesine izin verdi. Nadirin gelinlerin yanında annesine böyle sahip çıkması, ondan yana olması Emine Hanımın onlar üzerindeki hâkimiyetinin dahada artması otoritesinin daha baskıcı halde sürüp gitmesi demekti ve öylede oldu Emine Hanımın her sözünün tartışılmaz kabulleneceğini herkesçe bir kez daha anlaşılmış oldu.
Sarya hastanedeki ilk iki günü ateşler içinde kıvranarak, sayıklayarak, sor bela ateşi düşürülünce de uyuyarak geçirdi. Üçüncü gün akşama doğru kendine geldi, uyandığında ilk Nadiri sordu Berfin Nadirin hiç uğramadığını hatta hiç aramadığını bir türlü söyleyemedi, az önce buradaydı, deyip geçiştirdi aklını başka yöne çevirmek içinde konuyu değiştirdi.
Hastanede kaldıkları süre içinde Sarya Berfine dahada bağlandı, Berfinin küçük yaşına rağmen gösterdiği anaçlığı, merhameti, olgunluğu, ileri görüşlülüğü, düşünceli kültürlü duruşuyla Saryayı kendine hayran bırakıyordu. Onunla sohbet etmek Saryayı sıkıştırıldığı o küçücük dünyasından çıkarıyor bilginin denizlerine doğru yelken açmasına yetiyordu. En çokta kitaplar üzerinde konuşmaktan hoşlanıyor okuduğu her kitabı kendi yorumunu da ekleyerek özetlemesini hayranlıkla ağzı açık dinliyordu. Sürekli bir şeyler yapmaya zorlandığı emir vermek yada azarlamak dışında kimsenin kendisiyle konuşmadığı en iyi konuşanların dahi imali laf sokuşturmaktan ibaret sözlerinden sonra böyle bir insanın varlığı samimi içten pazarlıklı olmayan dostluğu yaşama dair yitirdiği umutlarının cılız filizler halinde de olsa yeniden yeşermesine neden oluyordu, onunla sohbet ederken yüzü gülüyor çocukluğundaki gibi gamsız bir huzur ruhunu okşayarak dalga dalga bedenine yayılıyordu.. Berfin ise çocukluğundan beri tanıdığı Saryanın ilk kez böyle gülümsediğini gözlerinin umutla ışıldadığını sesindeki çocuksu heyecanın titreyişini şaşkınlıkla izliyor kadından yıllardır bir öcüymüş gibi bahseden kadınlara içten içe bir öfke duyuyordu. Elinden alınan hayatının peşine böyle düşüşü yitirdiği umutlarını bir cümlede bir tebessümde yeşertmeye çalışması içini burkuyor istemediği halde kadının bu yaralı azmi gözlerinin dolmasına yol açıyordu.
Yine böyle sohbete daldıkları bir öğle sonu, Berfin merakına yenilip gözlerindeki hüzünlü kederin nedenini öğrenmek için istemediği halde Nadirlen niçin evlendirildiği ni sordu. Cevabını kendisininde yıllarca bulamadığı bu soru yüreğinin derinliklerine gömdüğü kurtulmak için hayal âlemine sığındığı tüm acıları birden gün yüzüne çıkıp birleşerek koca bir canavara dönüşüp üzerine saldırdılar. Bu ani hücum karşısında Saryanın beyni zonkladı acıdan kısılan gözlerini kırpıştırıp nefes alabilmek için gayri ihtiyari elini uzatıp bir şey boğazını sıkıyor ve ondan kurtulmaya çalışıyormuş gibi boynunda dolaştırdı. Zoraki nefes alışverişleri hızlandı, kasılan vücudu titremeye başladı, hayalet görmüş gibi bembeyaz oldu yüzü. Bir müddet hiç kıpırdamadan gözlerini dikip karşıki duvara öylece baktı. Kafasının içinde vızıltıyı andıran bir uğultuyu yavaş yavaş tüm görüntüleri silikleştirdi, üzerine çöken ağırlığa yenik düşüp yatağına girip yorganı başına çekti. Her canı yandığında yaptığı gibi ayaklarını karnına çekip bir yumru halinde iniltiyi andıran bir sesle uzun bir süre ağladı, epey sonra uykuya daldı.
Berfin sorduğuna bin bir pişman kaç kez özür dilemeye çalıştıysa da daha fazla kırarım endişesiyle vazgeçti. Kadının yaralarına dokunduğunu anlayarak afallandı kızardı, bir sorunun insanı bu denli üzeceğini daha önce asla tahmin edemezdi. Yüreği bu denlimi yaralanırdı bir insanın, geçmişine bu denlimi ağır yükler yüklenirdi, bu kadarmı darmadağın, bu kadarmı paramparça edilirdi geleceği olmayan bir geçmiş. Neler göğüslemiş, neler saklamıştı geçmişinin karanlığına, bu genç yaşına rağmen nasıl dayanmış, bunca acının üstüne dışlanmaya, horlanmaya. Bundanmıydı tüm olaylar karşısında sessiz duracak kadar taşlaşan kalbi, Bundanmıydı susan dili geçmişinde mi yitirmişti tüm gülücükleri, oradan bir hatıramıyda gözlerinde eksilmeye o kederli hüzün. Berfin de en az Sarya kadar darmadağın, yorgun düşüncelere daldı. Cevabı olmayan sorular kafasında dolanıp durdu, kendince, onu bile tatmin etmeyen cevaplar üretip tekrar sildi en sonunda tüm merakına rağmen geçmişine dair hiçbir soru sormamaya karar verdi.
Hastanede geçirdikleri yedi günün sonunda doktor onları eve gönderdi. Bu süre içinde Nadir dâhil hiç kimse ne arayıp nede uğradı. Sarya bu duruma ne kadar üzülüp içi yansada belli etmemeye, uyuyarak geçirdiği zamanlarda gelip gelmediklerini sormadan böyle bir beklenti içinde olduğunu yansıtmamaya çalıştı. Amacı kızdan duygularını gizlemek değildi, burada geçirdiği yıllar bir beklentisinin olmamasının onu merak edecek kadar kimsenin yanında bir değeri olmadığını anlamış bu konudaki arzularına çoktan gem vurmuş hastalık gibi onu duygusallaştıran anlarda ise Nadirin yanında olmasını arayıp sormasını her ne kadar istesede buna hakkı yokmuş gibi bu duyguyu kendine bile itiraf etmeyi suç saymış, bu tür duygular içine girdiğinde, kendini çok şey isteyen bencil biri gibi hissetmesine neden olduğundan bu tür düşünceleri hemen aklından kovmuştu.
Eve gitme haberi Saryanın canını sıkmış gülümseyen gözlerine yine o kederli hüzün gelip yerleşmişti, eve gitmek demek kasvetli hapishaneye yeniden dönmek demekti. Sarya orada hiçbir zaman bir evin sıcaklığını bulamamış, orda yaşayanlar ona bir yuvanın sıcaklığını hissettirip insanca yaşamasına izin vermemişlerdi.
Berfin çıkış işlemlerini bitirip hastanede kaldıkları süre içinde kendisini her gün arayıp her defasında Saryayı nezaketende sormayı ihmal eden babasını arayıp bir taksi yollamasını istedi, yarım saat içindede tüm işlemleri bitirip yukarı çıktı, Sarya dolapların yanında durmuş hastaneye gelirken üzerin de olan eteği dolaptan çıkarmış giyiyordu, kapıdan içeri giren kızı görünce gülümseyerek. . –O geldin mi? Dedi, kız yüzünde hiç eksilmeyen içten gülümseyişiyle evet anlamında başını salladı, beraberce toparlanıp dışarı çıktılar, günlerdir içerideki sıcak havaya alışan Sarya kalın giyinmesine rağmen dışarı adım atar atmaz vücuduna çarpan soğuk havayla birden ürperdi, gözlerini karşıya dikti, kaportasındaki boyanın büyük bir kısmı dökülmüş sarı taksi kapıda onları bekliyor olduğunu görünce elinde olmadan gereğinden fazla sevinerek arabaya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Binip eve doğru yola çıktıklarında içindeki coşkulu sevinç yerini, onu gereğinden çok kasan bir burukluğa bırakmıştı.
On dakika sonra eve varıyorlar, karanlık bir hüzün çöküyor Saryanın üstüne eve doğru attıkları her adımda Saryanın yüreği üşüyor, onu üşüten havanın soğukluğu değil birazdan girip kalmak zorunda olduğu evin kasvetiydi. Berfin Saryanın kolundan tuttuğu halde içeri giriyorlar salonda karşılaştıkları Emine Hanım onları görünce burun kıvırıp mutfağa giriyor eltileri üsten üste ona bakıp gülüşüyorlar. Sarya eskisinden de daha zor günlerin kendisini beklediğini anlayarak odasına giriyor, buz gibi soğuk bir oda, dağınık yatağı etrafa saçılmış giysiler…
Berfin Saryanın yatağa girmesine yardımcı oldu. Sarya daha bir üşüyor yatakta gözleri buz tutan cama takılıyor, camdan yayılan soğukluk bedenine değilde ruhuna işliyor ürperiyor ürpertiyle beraber derin bir inilti çıkarıyor, Berfinin iniltiyi duyduğunu fark edince utanıp yorganın altına sığınıyor, dizlerini karnına çekip yine iki büklüm sığınıyor hayallere; küçük bir kız olarak görüyor kendisini, yine hasta ama buz gibi odada yapayalnız değil, harıl harıl yanan bir sobanın arkasında, başı annesinin dizinde annesinin sevgi saçan elleri sırma gibi saçlarında, eğilip bir öpücük konduruyor yumuşacık yanağına, o ise gülümseyerek gösteriyor memnuniyetini, ardından geçiyor tüm ağrıları, ayağa kalkıp odanın içinde şarkı söylüyor içinden geldiği gibi özgürce, koşuşturuyor bir o yana bir bu yana, ne önünü kesen duvarlar ne karşısına dikilen her yasağı bir kılıfa uydurmaya çalışan asık suratlar ne ayıp sayan bakışlar ne buz gibi içine işleyen sebepsiz kırıcı azarlar. Sadece kendisi var birde onu anne gibi saran sıcacık özgürlüğü. Anne şefkati gibi sıcak masum ulaşılmazdı kendi olma özgürlüğü.
Sarya günlerce hasta yattıktan sonra, iyileşip ayağa kalkabildi, hasta yattığı süre boyunca kimse yanına uğramamış her hangi bir ihtiyacını karşılamasına yardımcı olmamıştı. Sarya birkaç kez annesini aramayı düşünmüş buradaki halini görüp kahrolmasın diye vazgeçmişti. Berfin her gün sabah akşam uğruyor bazen evinden kendiyle bazende onların mutfağından hazırladığı yemeği ona getirip, açık demlediği bir demlik çayı içmesi için başucuna bırakıyor, odayı havalandırıp lavaboya gitmesine yardımcı oluyor, bazen saçlarını tarıyor üstünü değiştirmesine yardımcı oluyordu. İyileştiği günde geldi Saryayı ayakta görünce çok sevinip ona sarıldı.
—Hele şükür yenge ayaklanmışsın, ama bu kadarda tembellik yeter bak sana yeni bir kitap getirdim sanırım artık okuyabilirsin.-dedi elindeki kitabı gülümseyerek ona uzattı, bu “Sofinin dünyası” adlı kitaptı, kitabın ismi, kalınlığı Sarya ya içini okşayan bir hoşnutluk verdi, gözlerinin içi güldü. Bu gülüş solgun yüzünde emanet gibi duruyordu. Yatağın üzeride yan yana oturup bir müddet kitaplar üzerine sohbet ettikten sonra Berfin sınavlarından dolayı bir iki gün uğrayamayacağını yokluğunda da getirdiği kitabın ona iyi bir dost olacağını söyleyerek ayrıldı. Buna çok üzülen Sarya elinde kitap olduğu halde olduğu yerde durup uzunca bir süre öylece bekledi ardından sessizce çıkıp mutfağa girdi. Hastalığı boyunca Emine Hanım ve gelinleri söylenmeyi eksik etmeyip ona karşı kötü davranışlarını, şikâyetlerini kat be kat artırarak devam edip, yalan söylediğini naz yaptığını daha önceleri yaptıkları gibi arkasından değil artık yüzüne karşı söyleyip hasta yatağında bile rahat vermemişlerdi. Bu duruma Sarya çok öfkelenmesine rağmen karşılık veremiyor yorganı başına çekip ağlamakla yetiniyordu. İnsanlara olan sevgisini, kendine olan güvenini yitiriyor daha bir içine kapanıyor du. Bazen günlerce Berfinin tüm ısrarlarını rağmen tek bir kelime bile konuşmadığı oluyordu. Böyle durumlarda tek sığınağı olan hayallerine koşuyor, ama bir türlü hayal kapısından içeriye giremiyor, her defasında bu kapıdan çaresizliklerle dönmek, hasta bedenini yorgun beynini dahada yoruyordu. Hayal dünyasından kopan Sarya o günlerde yeniden bir boşluğa düşüp karanlık bir kuyuda çırpınan kedi yavrusu gibi kendini çaresiz savunmasız hissediyordu. Yalan ve boş her şey gibi hayallerde çok kısa sürdü. Saryayı hayata bağlayan bir neden olamadılar bir süreliğine büyülü görünüp onu oyalamaktan öteye gidemediler. Hayallerini kaybeden Sarya Berfine dahada bağlanıp getireceği her kitabı dört gözle bekler olmuştu. En çok sonu mutlu biten kitapları seviyor bazılarını tekrar tekrar okuyor bir gün kendisi içinde yeni bir güneşin umutla doğacağını umuyor, umuduna inanmayı canı gönülden istiyordu. Çoğu kez kendi kendini buna zorlarken yakalıyor işlediği bu suçtan tuhaf bir şekilde gururu okşanıyordu. Evlendiğinden bu yana ilçede açılan birçok kurs olmuş Sarya hepsine de gitmek için eşine adeta yalvarmıştı, oysa tüm yalvarışlarına döktüğü gözyaşlarına rağmen eşi tarafından istekleri red edilmiş, çoğu kez eşi red etmekle kalmayıp onun bu isteklerini çocukça bulup alay etmişti. Bunlardan en çok kendini çok yetenekli bulduğu resim kursuna gitmeyi istemiş bu konuda gereğinden fazla ısrar etmiş, bu ısrarından eşinden yediği dayak sonucu günlerce kalkamayarak yatakta kalmak zorunda olduğu günlerde vazgeçmişti. Bir daha da her hangi bir kursa gitmeyi istememiş hatta bu evli olduğu halde böyle isteklerde bulunduğu için içten içe yüreğini kemiren bir suçluluk duymuş, bunu yalnızken düşündüğünde bile kendi gözünde kötü kadın olma damgası yemişti. İçinde böyle şeyler düşündüğünde herkes utanmaz bir insan olduğunu düşündüğünü sanıp ev halkının yüzüne bakarken kendi kendine kızarıyor içindeki suçluluk duygusuyla daha bir boyun eğiyor bu boyun eğişiyle halkın arasına layık olmaya hak kazandığını düşünüyordu.
Sarya ayağa kalkıp yavaş yavaş işe koyuldu, tam iyileşmediği için ağır işleri yapamıyor ayakta fazla durunca bedeni bitkin düşüyor başı dönüyor tüm azarlamalara, itirazlara rağmen, odasına çekilip biraz uzanıyor uzandığı kısa sürede kapısı defalarca çalınıyor kalan işler ısrarla hatırlatılıp doğru düzgün dinlenmesine izin verilmiyordu. Evdeki kilerin onu sürekli kötülemekten etkilenen, aile yakınları ve komşuları da oraya geldiklerinde kadına alaycı küçümseyen gözlerle bakıp laf sokuşturup iğnelemek için fırsat kolluyorlardı. Kadının arkasından fısır fısır konuşur çoğu kez nedensiz arsız arsız gülerlerdi. Kadın onları tüm tavırlarına kayıtsız kalmaya çalışır kendisine uzaydan gelmiş gibi davranan bu insanların tavrına bir anlam veremez canını acıtmaktan aldıkları zevki vahşice bulur onlara kızıp anlayışları kıt bu insanlara karşı kendini savunmayı onlara ödül kendine hakaret sayardı egolarını tatmin etmek, zayıflıklarını onunla örtmeye çalışmak için gösterdikleri aşırı çaba seslerindeki bayağı tını midesini bulandırıyor en çokta onlarla aynı çatı altında kalıp aynı havayı solumak canını yakıyordu. Gerçi Emine Hanım ve evdeki diğer kadınların onu kıskandıkları için sürekli kötüleyip herkesin gözünde bir öcü haline getirdiklerini hepsinin birlik olup onu sürekli dışlayıp ezdiklerini biliyor ama bunu asla kimse kanıtlayamıyordu. Ne eşi nede ailesi diğer kadınların sinsiliğini anlayıp ondan yana olmuyorlardı. Onun için yapacakları en iyi şeyin nasihat olacağını düşünüp sürekli nasihatta bulunuyorlardı. Hepsinin ona verdikleri tek bir öğüt vardı:
—Kızım bazı şeyleride görüp duymayı ver, sen evli bir kadınsın cevap vermek sana yakışmaz, kimseyle laf dalaşına girme ağır başlı ol, efendi ol, bazı lafları da yutup sineye çek –belkide hepside her şeyin farkındaydı ama Saryada herkes gibi kendisine sunulanla yetinip gerçeği görüp yerinde oturmalı, kendisi olma peşinde koşmaktansa kurulu düzeni benimseyip boyun eğmeli diye öğütle işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı. Susmak susturmak en kolayıydı, kurulu düzene karşı çıkmak, karşı çıkandan yana olmak kimsenin kolay kolay kaldıramayacağı ağır bir yüktü. Bu yükün altına girebilme cesaretini göstermek, dışlanmayı, yalnızlığı, göze almak demekti. Hiç kimse buna ne kendisi nede Sarya için öylesine cesaret edemezdi. Yanlışlarla hatalarla, köhnemiş zihniyetlerin eseri olan, çürümüş tökezleyen kurallarla da dolu olsa kurulu düzene uymak, birçok şeye göz yumup haksızlıkları görmezden gelmek güçsüzü geçip güçlünün yanında bir yer edinmek ayakta kalmanın en klasik en kolay yoluydu. Böyle bir rahatlığa sırtını dönmek, sonu bilinmeyen yollara girmek birçoğu için sadece boş bir hayal gerçek bir aptallıktı. Oysa hiç kimse Saryanın kendisiyle verdiği savaşın, yaşadığı sarsıntıların farkında olmadığı gibi bu pekte kimsenin umurunda değildi. Bir kıyısında oturup ta hayatı seyretmek payına düşene razı, kadere boyun eğmek varken böyle savaşın içine girmek delilikten başka bir şey değildi, bundandır ki kimse Saryanın yaşadıklarıyla ilgilenmiyor onu acılarını çocukça bir şımarıklık sayıyorlardı. Sarya içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtulmak için daha önce yaptığı gibi yalnız kalıp hayallere dalmaktansa elinden geldiğince yalnız kalmamaya, sırf düşünmemek için karşılaştığı herkesle konuşmaya, saçma sapan konulardan söz açıp arada bir prensiplerinin aksine onu bunu çekiştirerek zihnini aslında hiçte ilgisini çekmeyen konularla yormaya çalışıyor, böylece kısa bir zaman diliminde dahi olsa kendisiyle verdiği, arada bir dinlenme ihtiyacı duyacak kadar yorgun düştüğü savaştan uzaklaşmaya çalışıp, beyni ruhu dinlensin diye tek taraflı ateşkesler yapıyordu. Olur, olmaz herkesle arkadaşlık kurmaya çalışırken en çokta kızlar kendisiyle arkadaşlık kurup samimi içten davranıyor kadınlar kıskançlıklarının, önyargılarının esaretinden kurtulup ona karşı dostça davranamıyorlardı. Sürekli mesafeli durup tepeden bakma hor görme kompleksinden kendilerini arındırıp seslerindeki küçümseyiciliği daha bir öne çıkararak onu kırarken aslında onu küçük düşürdükleri yanılgısına kapılarak kendi güçsüzlüklerini onun özünde saklı inanılmaz direnci kırdıkları yanılgısıyla ört pas etmek, onlara daima pasifliklerini, çirkinliklerini, güçsüzlüklerini, hatırlatan bir varlığa duydukları kinin nefretin sonu ancak onun yanılgı ve yenilgisiyle pes edip oturmasıyla mümkün olabilirdi, fikriyle hepsi de hem fikir olmuşlardı. Sarya ise onların kendisiyle verdiği mücadelenin bilincinde olmadıklarının farkında olduğundan hiçbirini aldırmıyor sırf kendisiyle baş başa kalmamak için dost olsun olmasın herkesle dost olmaya çalışıp paylaşacak bir şeyler buluyordu. Onun derdi başkaydı, kendisiyle verdiği savaşta pekte dostu düşmanı ayırıp ona göre davranacak durumda değildi. En büyük dostu da düşmanı da sürekli çatışmak zorunda olduğu her anını yorgun düşünceye dek mücadeleyle geçirdiği, ne yaparsa yapsın kaçıp kurtulamadığı kendi içindeki sürekli onu yakan sebebini bilmediği sızının daima kalbinde hissettiği bir eksiklik bir özlemdi
Akşam yemeğinden sonra tüm ev halkı salonda sobanın etrafında oturup çay içiyorlardı. Emine Hanım başköşeyi Hasan Beyle paylaşıyordu. Nadir, Azat, Kasım karşı duvardaki minderlere gömülmüş bu yıl alıp sattıkları, arada bir yakalattıkları kaçak mazotun, kaçak sigaraların hesabını yapıyorlardı. Daha aşağıda salonun ortasında oraya buraya uzanarak okul ödevlerini yapan çocuklar onların yanında hem ödevlerini yaptırıp, hem de arada bir uyarmak için bağıran Rojin uzanmıştı. Evin diğer kadınları ise sobanın aşağısında biten çayları tazeliyor seslerini yükseltmeden ellerinde harıl harıl işledikleri el işleriyle birilerini çekiştiriyorlardı. Sarya mutfakta akşam yemeğinin bulaşıklarını yıkıyor su sesine tabak kaşık çatal sesleri karışıyor musluktan akan buz gibi suda üşüyen ellerine aldırmadan bulaşıkları hızla duruluyor, elinden düşerek kırılan tabağın sesi salona kadar ulaşıyor, sesi duyan Emine Hanımın azarlayan sesi, gece yarısı tavan arasından gelip insanı uyutmayan bir farenin cız cız gelen sesi kadar rahatsız edici olarak geliyor, Sarya korkudan tabağın parçalarını hızla toparlıyor, dikkat etmediğinden sol elinin başparmağını kesiyor, parmağından akan kanlar bulaşık suyuna karışıp gidiyor, soğuk suda uyuşan parmağının acısını hissetmiyor, kesilen parmağına, suyun soğukluğuna, içerden gelen Emine hanımın azarlarına rağmen durmadan bulaşıkları durulamaya devam ediyor. Emine Hanımın sesi arada bir kesilip yeniden yükseliyor. Eski hüzünlü bir parçanın müziğiyle bir telefonun zili çalıyor. İçi burkulan Sarya şarkının sözlerini hatırlamaya çalışıyor, ama her ne kadar zorlasa da hafızasını, bulup çıkaramıyor. Müziğin tınısı onu alıp eskilere götürüyor.
İçerden Azadın annesine –bi sus – diyen sesi duyuldu. Ardın dan :
—Nasıl olmuş?-diye hayretle çıkan bir ses. Kısa süreli bir sessizlik ardından telaşlı ayak sesleri fısırtı halinde gelen konuşmalar, gelip gidenler, ard arda açılıp kapanan kapı sesleri, yine bir sessizlik ve son kez açılıp kapanan dış kapının sesi, kapanan kapının tıkırtısından sonra bağrış çağrış koşuşturan birbirlerine vuran, yalnız kalmanın başıboşluğuyla tartışan çocukların sesleri. Sarya mutfaktaki işleri bitirip salona döndüğünde bağrışıp çağrışan çocuklardan başka kimseyi salonda bulamayınca endişelendi. Çocuklar arkasından önünden koşturarak oynuyor birbirlerini kovalıyorlardı. Birkaç kez yüksek sesle çocuklara seslendi, hiçbiri cevap vermedi, ev halkının nereye gittiğini defalarca sordu çocuklara, çocuklar sadece dillerini çıkararak alay edip gülüştüler, büyükleri örnek alan çocuklarda Saryaya saygı duymuyor hiçbir sözünü ciddiye almıyorlardı. Bazen üzerine su döküp oyuncak fırlatarak alay ediyorlardı, tüm bu saygısızlıkların onların değilde onları buna sevk eden annelerinin suçu olduğunu bilen kadın onlara kızmıyor başını sallayarak geçip gidiyordu. Çocuklarının Saryayı üzüp kıramadıkları kanısına varan anneleri leş kargaları gibi kadına çatmak için fırsat kolluyor, Sarya tatlı dille dahi çocuklarını uyarmaya kalkışsa;
—Senin çocukların yok diye hırsından ölüp acısını bizim çocuklardan çıkarıyorsun, e Allah yılanı görüpte ayaklarını karnına sokmuş diye boşuna dememişler, senden de bir tane daha insanlığın sinirlerine azap olurdu vallaha.-diyerek her fırsatta bir kusurmuş gibi kadının çocuklarının olmayışını yüzüne vurup kendilerince onu üzdüklerini sanırlardı. Oysa sarya bir çocuğunun olmayışına üzüleceğinin aksine seviniyor kendisine gözyaşından başka lütufta bulunmayan şu dünyaya bir çocuğun gelmesine vesile olmak hayatta isteyebileceği en son şeydi. Çocuğa verebileceği hiçbir şeyi olmadığını düşünüyor şu kasvetli hayatında doğruluğu öğretemeyeceği içinde çocuğun hep eksiklerle büyüyeceğine inanıyordu. Sarya çocuklardan ev halkının nereye gittiğini öğrenmeye çalışırken üzerinde eski bir kot pantolon, kalın kaşmir pardösüsü olduğu halde Nadir, telaşla içeri girdi, salondakileri hiç görmemiş gibi hızla yürüyüp odaya girdi. Nadirin içeri girmesiyle tüm çocukların koşuşturarak duvar dibine sessizce oturmaları bir oldu, hiçbirinden çıt çıkmıyordu artık. Arada bir birbirlerini çimdikleyip birbirlerinin canlarını yaksalar da, korkularından bağıramıyor, sessiz çığlıkları, çocukluğun saflığıyla gülücükler arasında dökülen gözyaşlarına dönüşüyordu. Nadirin telaşlı koşuşu, aniden çöken sessizlikle Sarya anlayamadığı bir korkuyla ürperdi.,gelecekte olacakları anlamışçasına ruhu daraldı, sessizlik beyninde tüm düşünceleri silen bir uğultuya dönüştü, bir müddet kafasındaki uğultuyla öylece bekledikten sonra Nadirin peşi sıra odaya koştu. İçeri girdiğinde Nadir eğilmiş yatağın altına sakladığı silahı çıkarmaya çalışıyordu. Yatağı biraz itip eski püskü bezlerle sarmaladığı silahı çıkardı üzerine sardığı paçavraları açıp insana ölümün soğukluğunu anımsatan metali eline aldı, emniyetini kontrol etti şarjörünü çıkarıp tekrar taktı kolunun yeniyle silahın kenarlarını sildikten sonra, giydiği kaşmir pardösüsünü ve bordo kazağını kaldırıp silahı belindeki kemere sıkıştırıp elbiselerini düzelterek çıkmak için kapıya yöneldi, kapıda sessizce durup meraklı gözlerle onu gözetleyen Saryayla göz göze geldi, Saryanın gözlerindeki meraklı endişeyi, garip korkuyu görünce duraksadı bir şeyler söylemek istedi ne söyleyeceğini kestiremedi. Daha önce ona hiçbir şeyin açıklamasını yapmadığından şimdi yapmayı tuhafsayıp onu engelleyen egosuna yenik düşüp sustu. Nedenini kendisininde anlayamadığı bir şefkatle elini uzatıp kadının yanağını okşadı, yaptığı hareketi kendiside garipseyerek elini çekti.
—Neler oluyor – diye sordu Sarya, sesine yansıyan korkusuyla. Nadir bir an cevap vermeden bekledi, kadınlar hakkındaki düşüncelerini saklamak, ona yaptığı haksızlığın verdiği vicdan azabını bastırmak, kendisine olağan sıradan gelen olayı sesine gereğinden fazla bir telaşlı, endişeli bir tını vererek;
—Bizim salak amcaoğlu… Sefer… Bir kız kaçırmış, işin kötüsü kız daha on dört yaşında. Birde aşiretin önde gelenlerden birinin kızı. Babasının yanında çalışan bir sürü it var, onların hepsi, yakınları silaha sarılıp baskın yapmaya hazırlanıyorlar. Bizlerde ne olur ne olmaz diye yanımıza silah alıyoruz.
-Hiçbirşey çözülmemiş silahla bu güne kadar, aksine olaylar dahada içinden çıkılmaz hale dönüşür, ani öfke kabarmalarının yerini keşkeler çok büyük pişmanlıklar alır, sen bildiğim kadarıyla sakin soğuk kanlı bir insansın nasıl oluyorda herkesten önce silaha koşuyorsun? Sefer ede pes yani, çocuk yaştaki kızı nasıl olurda kaçırır, hemde bu çağda ya…üstelik anne babasının acısı daha bu kadar yeniyken nasıl oluyorda onlara böyle bir heyecan yaşatıyor, zavallı kadın kimbilir şimdi nekadar yıkılmıştır iki çocuğunun acısına saygı duymayan başka çocuğu, ne yapsın üzülsünmü, kızsınmı ona bu acıyı yaşatana, yada korksun mu - Sarya sırtını kapının eşiğine dayayıp içten gelen samimi bir endişe ve korkuyla konuşuyordu. Nadir sözlerinden çok yüzündeki ifadelerle ilgileniyordu. Onun içten telaşını gören adamın yüz ifadesi değişiverdi, yüzündeki sesindeki o yapmacıklı telaşlı ifade ortadan kayboldu, yerini Seferin yaptığı aptallığa kızan yayvan yorgun bir öfkeye bıraktı. Hiç gereği yokken saçlarını kaşıdı, kazağını düzeltti, kadının yanından geçerek salona geçti, salonu baştanbaşa dolaşıp odaya geri döndü.
—Çay varmı?-dedi. Sarya cevap vermeden mutfağa gitti. Bir dakika sonra elinde bir bardak çayla geri döndü. Bu arada Nadir salona geçip televizyonu açmıştı, bu durumu gören Sarya şaşkınlıktan çığlığı andıran tuhaf bir şekilde bağırdı. Soran bakışlarını nadire dikerek;
—Matem bitmediki nasıl televizyonu açarsın baban bu saygısızlığına çok kızacak önce amcangillerin açması gerekmezmiydi?- adamın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.
—Ne matemi kız, amcamgiller düğün dernek kuruyor kim takar televizyonu, sağ olsun Seferin sayesinde milletin maskarası olduk.- biraz bekledikten sonra açıklama yapmaya mecburmuş gibi birden devam etti;
— hem kimsenin kızın arkasından geleceğide yok, amcam utancından insanların ilgisini başka yöne çekmek istiyor, eh bizde onu incitmemek için ondan yana görünüp ses çıkarmadık, silahı da bu yüzden alıyorum, iki oğlundan sonra kendini yalnız hissetmesin bizim hep yanında olduğumuzu bilsin istedim.-karısının gözlerine baktı, karşısına oturmuş sessizce onu dinliyordu, kadının karnına doğru çektiği çekiştirdiği kazağıyla kapatmasına gülümseyerek baktı “bir insan bu yaşta bile nasıl oluyor da böyle saf böyle böyle çocuksu kalabiliyor” diye düşündü ardından devam etti;
—Hem eminimki kızda on dört değil en az yirmisindedir, kaç yıldır Seferle konuşuyorlar ulan bu kundakta sevgili olmadıya Seferle- dedi umursamaz bir tavırla çayından bir yudum alıp kanepeye iyice yayıldı, bir bu eksikti dercesine hayıflandı. Tüm bu olanlar karşısında şaşıran Sarya, olayları kafasında toparlamaya çalışıyor kocasının ikide bir değişen yüz ifadesini anlamak için konuştuğunda gözlerinin içine bakıyordu. Gözleri açık televizyona her kayışında suçluluk duygusuyla gözlerini kaçırıp Hasan Beyin gelipte açık televizyonu görmemesi için içinden dua ediyordu.
Buralarda ölüye tutulan matemin süresi ne kadar uzarsa ölüye ve kendilerine duyduklara saygıda onisbette artardı, çoğu zamanda matemin süresi acıların büyüklüğünü kaybedilenin aile içindeki değerini gösterirdi. Ölünün yakınları uzun süre televizyon, müzik çalarlar açmaz, düğünlere davetlere katılmaz, kadınlar başlarına siyah rengin dışında örtü takmaz, evdeki ölüden sonraki ilk bayrama kara bayram deyip bayram ziyaretlerine gitmez lerdi. Matem süresince hiçbir düğün nişan törenleri yapılmaz, yapılması zorunlu düğünlerde ise sessizce nikâh kıyılıp, üç beş kişi çalgısız gidip gelini eve getirirlerdi. Matemler bazen birkaç ay, bazen de bir yıla kadar uzardı, nadirde olsa yıllarca matemini sürdüren kadınlarda vardı. Uzun süreli matemler daha çok genç yaşta ölenlelere ve öldürülenlere tutulurdu.
Sarya tüm anlatılanlara rağmen şaşkınlığını, yersiz korkusunu üzerinden atamıyor, insanların iki yüzlü kurnazlığı, başkaları hakkındaki sinsi planlarından bi haber iki oğlunu yeni kaybeden annenin acısına yapılan saygısızlığa üzülüyor saflığının verdiği yanılgıyla on dört yaşındaki bir kızın nasıl oluyorda okulu bırakıp kocaya kaçtığını anlamaya çalışıyor, kızların duygularına bir anlık yenilgileriyle hayatlarını mahf etmeleri, yaptıkları en ufak bir hatanın dahi affedilmeyip, ceza olarak hayatlarından, umutlarından yada hayallerinden hepsinden kötüsü geleceklerinden olmaları canını acıtıyor, kendini onların yerinde düşündüğünde, içine gömdüğü tüm yaşadıkları acımasızca gün yüzüne çıkıyor engel olamadığı bu duygu karmaşası karşısında işin içinden çıkamıyordu. Küçük yaşta evlendirilen her kızda kendini görüyor, günlerce etkisinden kurtulamıyordu. Ona göre erkeklerin insan değilde başka bir tür olarak gördüğü kadınlardan biri daha esir düşmüş oluyor ve bu esaretin bir ömür sürdüğünü en iyi kendisi biliyordu. Bu kızında on dört yaşında olduğunu duyduğundan beri can sıkıcı bir huzursuzluk içini kemiriyor yeni bir hayatın kayboluşuna içten içe üzülüyordu. Acaba kız buna mecbur bırakılmış yada zorlamı kaçırılmış düşüncesiyle kendi kendine eyvah dedi bunu istemeden öyle yüksek bir sesle söylemiştiki, çay içmekte olan adam şaşkınlıkla ona bakıp;
- La havle vela…..bugünde herkesin deliliği üstünde. Ne oldu uyanıkkendemi artık rüya görüyorsun- diye sordu, sorusuna pek cevap beklemeden. Kadın farkında olmadan yüksek sesle bağırdığından tepeden tırnağa titreyip yanakları kızardı, ürkek utangaç bir çocuk gibi ezilip büzüldü.
—Affedersin istemeden yüksek sesle düşündüm… Kaçan kız aklıma takıldı da, acaba dedim yani Sefer kızı zorla kaçırmış olmasın. – Nadir başını hafif kaldırıp Sarya nın yüzüne baktı, yüzünde öyle ciddi öyle telaşlı bir ifade vardı ki, elinde olmadan şaşırdı. Onun bu saflığına, kızlar konusunda hep bu denli iyimser oluşuna anlam veremedi. Başka kadın olsa kaçan kız için utanmaz ahlaksız, bu yaşta bu azgınlıkla herkesin başını yakacak, ifadelerini kullanırdı, oysa Sarya mağduriyeti sürekli kızlarla bağdaştırır kızlar için kaygılanırdı. Bu farklı bakış açısı yapmacıkımıydı, tekrar yüzüne baktı, yüzünde bilerek aptal görünmeye çalıştığına dair bir ifade aradı, kadının ciddi olduğu anlayınca elinde olmadan öfkelendi, aptal insanlardan da en az ikiyüzlü insanlar kadar nefret ederdi. Oysa karısının aptal değil kurnazlıktan uzak, dürüst, merhametli biri olduğunu biliyordu, her zaman doğruyu söyler elinden geldiğince doğrudan yana olurdu. Bundandır ki, pek sevilmez küstah saygısız yarım akıllı olarak bilinirdi. Onun doğruluk karşısındaki bu şaşmaz tavrı Nadir i hep huzursuz eder, ona hiç rahatsız olmadan yaptığı dalavereleri hatırlattığı için öfkesinin doruklara çıkmasına neden olurdu. Yüzüne yansıyan kızgınlığı gizlemek için, gözlerini kadından kaçırdı öfkesini bastırmaya çalışsada sesinde soğuk bir ilgisizlik olduğu halde kadına bağırdı;
—Sen aptalmısın! sana ne o kızdan, ya biz burada içine düştüğümüz utancın derdine düşmüşüz sen kalkmış kızın yaşıyla kafa bozuyorsun. Ya o kız en az yirmi vardır, belki yirmiyide geçmiş, ne diye kafanda kurup duruyorsun, kız kendi isteğiyle kocaya kaçmış tasası ne diye sana düşmüş anlamıyorum ,ulan tüm kızları sen mi kurtaracaksın hem hangi kız ister senin gibi deli olmayı ya ….boş ver bu kadar kafana takma her şeyi, ye iç süslen keyfine bak bu güzel kafanıda böyle boş şeylere değil diğer kadınlar gibi işten kaytarmaya gününü gün etmeye yor, ya sadece normal biri ol.-dedi. Sesi gereğinden fazla çıkmış, hiç gereği olmadığı halde kadını kırması onu utandırmıştı.
Sarya kırıldığını belli etmeden başını eğdi, gözlerinden süzülen yaşları kolunun yeniyle sildi, eğilip yerdeki bir iki ekmek kırıntısını topladı, hiç gereği yokken başındaki örtüyü çıkarıp düzelterek tekrar başına taktı, Nadir in kendisine aptal deyip kızmasına bir anlam veremedi, içinde ben rahat yaşamayı değil kendim olarak yaşamayı istiyorum demek istediysede bir türlü buna cesaret edemedi, erkeklerin çaresiz kaldıkları anlarda üstünlük egolarını tatmin etmek için, elleri önünde bulunan en güçsüze kadına bağırıp çağırmalarını şiddete başvurmalarını hayatı boyunca hiç anlayıp kabullenemedi. Anlayamadığı bu orantısız güç kavgasında her zaman ezilen taraf olmak boyun eğmek zorunda kalmak, söyleyecek çok sözü varken susturulmak, yaşamak için her haksızlığı kabullenmeye mecbur bırakılmak, her karşı çıkışında önüne dikilen ölüme boyun eğmek ruhunda hiçbir zaman kabuk bağlayamayıp durmadan kanayan bir yaraya dönüşmüştü. Bundandır ki zihni sürekli düşünmekle meşkuldu, bazen bu meşkuliyet öyle bir seviyeye ulaşırdıki dış dünyayla tüm ilişkileri kesilir, kendi iç dünyasında yuvarlanır, düşer, yanar, parçalanır, yıkılır, ait olduğu yeri bulmak için bitkin düşene kadar kendiyle savaşır yinede bir neticeye varamazdı. Mutlulukla, mutsuzluk, umutla umutsuzluk, felaketle huzur arasında gidip gelen ruhu her ikisinede yabancılaşır zihnindeki her şey donuklaşır, bu iki olguyuda kavrayamaz hale gelirdi. Bu gelgitler ruhunda derin izler bıraktığı gibi, başkalarına öcü gibi görünen bu davranışları gün geçtikçe onu dahada yalnızlaştırıyordu. Kapalı kapılar ardına sıkıştırılmış bir hayat, çevresinde onu dışlayan bir avuç dar görüşlü insan, işte Saryaya verilen sadece buydu. Kapalı bir kutuya sıkıştırılmış hissediyordu kendini, ne başını kaldırabiliyor ne ayağını uzatabiliyor, nede biraz olsun kıpırdayıp dönebiliyordu. Büzülerek sıkıştırıldığı bu kutuda nefes alamıyor, yaşamak için ne kadar direnip çırpınsada içinden çıkamıyordu. Bildiği tek bir şey vardı; yaşayabilmek için ya o kutudan çıkmalı, ya da o daracık kutuda yaşayabilmek için boyutlarını küçültmeliydi. Oysa bunu nasıl yapacağını bilmiyordu, kendiyle çevresiyle hayatla verdiği tüm mücadele nin tek nedeni bu soruya aradığı cevaptı, ya o kutudan çıkıp tamamen uzaklaşmalı, o kutuyu param parça edip çöpe dönüşen parçalarını oradan uzaklaştırmalıydı. Yada dünyasını o kutuya sığacak kadar küçültmeliydi.
Yaşadığı hayat Sarya da yeni bir huy oluşturmuştu, tüm kırgınlıklarını acılarını, içinde yaşar ne olursa olsun dışa yansıtmamaya çalışır, çöküntülerini, hüzünlerini, yalnız yaşamaya başlamıştı. Yüzünde yenik insanlarda olduğu gibi sürekli bir hüzün, eksilmeyen bir keder olduğundan kırıldığını, incindiğini yüzüne bakarak anlamak çok zordu. Kırgınlığını içinde yaşar, fırtınalar kopan ruhunun canını yakan azabını kimseler görmesin anlamasın diye ağlayacağını anlayınca da her zaman olduğu gibi fazla eşyaların konulduğu odaya koşar, pencerenin önünde ya bir sigara içer yada içi acıyıncaya kadar hıçkıra hıçkıra ağlardı. Bazen odada saatlerce kalır, soğuk hava iliklerine işlediği halde üşüdüğünü fark etmezdi. Pencerenin kenarına kolunu dayayarak gözlerini karşıki dağlara diker karla kaplı bembeyaz dağlarda siyah görünen karartılara yoğunlaşır karın ulaşıpta kaplayamadığı bu kaya oyuklarından birinde bir sincap, bir tavşan, bir kertenkele olarak yaşamayı diler; oradan oraya özgürce dolaştığının, güneşli günlerde güneşin önüne saatlerce uzanıp kemiklerini ısıtan güneş ışınlarını içine çekişini, hiçbir baskı, emir zorlama olmadan hayatı doyasıya yaşadığını hayal eder gözyaşının umutsuzluğun olmadığı bir düşün bile ruhuna ne denli iyi geldiğini şaşkınlıkla fark eder ruhunun ne denli yaralandığını yüreğinin kırgınlığını ancak o zaman idrak ederdi.
Önceleri acı böyle boğazını sıktığında dertlerini paylaşacak, sırtını dayayacak, başını çekinmeden göğsüne yaslayıp içinden geldiği gibi ağlayıp her şeyi paylaşacağı birine çok ihtiyaç duyar böyle birinin yokluğunu içine hapsedildiği yalnızlık mahzeninde çok çekerdi. Yalnızlık mahzeninin yalnızlığı buzdan kütlelere dönüşür, sıkışır üzerine yığılırlardı. Molozlar şeklinde üzerine yığılan yalnızlığın altında ezilir debelenir birilerine sesini duyurabilmek için avazı çıktığı kadar bağırırdı. Bu sessiz çığlıklar büyür, büyüdükçe soğur zamanla buz gibi katılaşıp kaynaşarak içini katılaştırırdı. Çığlıkları hüzünlerle harmanlanır, pörçük pörçük ahlara, niyelere, nedenlere dönüşerek zihninde resimlenirdi. Soğuyan, katılaşan yüreğiyle zamanla kendi kendine yetinmeyi acılarını, kırgınlıklarını içine gömmeyi, hiçbir duygusunu dışa vurmamayı kendisiyle yaşamayı, kenarından durup hayatı seyretmeyi, soğuğu, açlığı, acıyı zihninde yok sayarak onlardan kurtulmayı öğrendi. Bütün bunlarla yalnızlığı öğrendi; yalnız ağlamayı, yalnız gülmeyi, hüznünü kederini, olmayan sevincini yalnız yaşamayı, yalnızlığıyla konuşup yalnızlığına yalnızlığıyla katlanmayı öğrendi.
O akşam Heci Hekimin evine gitmeyi çok isteyen Sarya ne kadar ısrar ettiyse de Nadir gitmesine izin vermedi, kendiside gitmedi. Birkaç yere telefon edip bir sorun olmadığını anlayınca da erkenden çekilip uyudu. Sarya bir müddet salonda açık olan televizyona baktı, biri gelir kendisinin televizyonu açtığını sanıp ta azarlarlar korkusuyla kapattı. Mutfağa geçti çocukların dağıttığı yerleri toparladı ocağa kendisi için çay bıraktı. Kirlenen birkaç parça bulaşığı yıkadı. Doldurduğu çayını alıp salona geri döndü, kanepeye oturup ağır ağır çayını yudumladı, aklında kaçırılan kız vardı. Kızın yaşı kafasına takılıyor kendi isteğiyle kaçmış olsa dahi o yaşta birinin sağlıklı karar veremeyeceğinden kızın kendi isteğiyle hayatını maf etmiş olasılığı canını yakıyordu. Yüzyıllardır canavarlaşarak büyüyen ve her defasında kendine yeni bir kurban bulmayı başaran bu adaletsiz hayata kızıyor ve buna engel olamaması, güçsüzlüğünün bu denli açıkça önüne çıkması, kendinden nefret etmesine yol açıyordu. Oflayarak ayağa kalktı, salonun o başından öbür başına hızlı hızlı yürüyerek volta attı, içindeki can sıkıcı huzursuzluğu yenmek için banyoya girip yüzünü yıkadı, musluktan buz gibi suya ellerini kollarını tuttu, suyun soğukluğu içine işleyene kadar öylece bekledi. Soğuğun etkisiyle üzerine kâbus gibi çörekleyen hüzünden azda olsa kurtuldu. Banyodan çıkıp yalnızlığıyla özdeşleşen, yalnızlığa terk edilmiş eşyalarla dolu odaya gitti. Odanın soğukluğu ıslak yüzünde iğneleyici bir acı hissi uyandırdı. Üzerindeki hırkanın kenarıyla yüzünü kollarını iyice kuruladı, köşedeki sandığın üzerinde katlı bulunan yatakların altına sakladığı sigara paketini çıkarıp itinayla içinden bir sigara aldı, aynı yerden çıkardığı çakmağıyla sigarasını yaktı derin bir nefes aldı, duman odaya doluşmasın diye pencereyi açıp önünde durdu, yüzüne odadakinden dahada soğuk bir hava çarptı soğuk hava, yoldan geçen kadınlı erkekli bir gurubun hararetli konuşmaları, çöpü eşeleyen iki köpeğin arada bir dalaşması, düşüncelerini bambaşka bir yöne kaydırdı. Sigarası bitince yenisini yaktı, soğuktan dişleri takırdayıp elleri titreyene kadar olduğu yerde bekleyip sokağı şehri gözetledi, şehrin üzerini kaplayan yoğun bir duman keskin bir kömür kokusu, yanan ışıklar, kapanan dükkânların kepenk sesleri, köpeklerin havlamaları tuhaf bir şekilde kendini daha da yalnız buralara yabancı hissetmesine neden oldu.
Ertesi gün öğleye doğru büyük, bir dedikodu dalgası hızla etrafa yayıldı, köşelere çekilip fısıltıyla konuşmaların, ortaya yüksek sesle konuşmaların ardı arkası kesilmedi, olayları olduğu gibi anlatanlar, bire bin ekleyip çarptırarak anlatanlar; hepsinin de ana konusu aynıydı. Söylentiye göre Sefere kız kaçırmasını annesi söylemiş, eyer hemen kız kaçırmasa onu yengesi Gülbahar la evlendireceklermiş. Sarya bu söylentiler karşısında donup kaldı, öncekinden daha boğucu bir hüzün üzerine çöreklendi. Hiçbir yerde on dakikadan fazla duramıyor, duruncada nefes alamıyordu, durduğunda bir şeyler içini kemiriyor hissine kapılıyor, elinde olmadan oradan oraya dolanıyordu. Tüm bu anlatılanların doğru olup olmadığını merak ediyor, içinden doğru olmaması için Allaha yalvarıyordu. Bir an Nadirin söyledikleri geldi aklına “her şeyi boş ver kendini mutlu etmeye bak” demişti, yapabilirmiydi bir tek kendini düşünecek kadar bencil olabilrmiydi, yoksa bencil olduğu içinmi düşüncelerine ters gelen her şeye budenli hastalık derecesinde, kendini yok sayacak kadar karşı çıkışı, bir an duraksayıp bekledi her şeye gereğinden fazlamı kafa takıyor, haddi olmayan konulara karışarak büyüklere karşı saygısızlıkmı ediyordu. Yo bu saygısızlık olamazdı, insanların hayatına yapılan saldırılar karşısında hiçbir şey yapamasa bile bir şey yokmuş gibi rahat gamsız duramazdı duramıyordu da. Hayatı hakkında bu denli iğrenç bir karar verilen Gülbaharın durumu içini acıtıyordu. Bu kararı verenlerin yüzlerinin, ses tonlarının, o an ne kadar çirkinleşmiş olduğunu düşünüp, bu denli çirkinlikler karşısında Gülbaharın nasıl dayanabildiğini, hırsından ölmediğini anlayamıyordu. Bu kendi yaşadıklarından bile daha zor bir durumdu. Mutfağa girdi, oradan çıkıp balkona gitti, bir an önce sorup gerçeği öğrenmeliydi, evin her tarafını dolandı yine kimseyi bulamadı, o mutfakta yemek yapmaya dalarken tüm ev halkı yine Heci Hekimin evine gitmiştiler. Bir müddet çıktığı kapı önünde durup etrafı gözetledi, açık alan Heci Hekimin evine girenler çıkanlar kapıda karşılaşıp hararetli hararetli konuşanlar vardı içerden sinirle bir erkeğin bağrışları duyuldu, nefes dahi almadan durup kulak kabartı, daha sonra bunun Heci Hekimin sesi olduğunu anladı. Ayakkabılarına giyip merdivenlerden hızla aşağı indi, birkaç basamak inmiştiki aniden durup aynı hızla geri döndü, ayakkabılarını çıkarmadan mutfağa koştu, ocakta unuttuğu yemeği yanmak üzereydi, ocağı kapattı dibi tüten yemeği yanık kokmasın diye başka bir tencereye boşalttı, yemeği yaktığı anlaşılmasın diye dibi tüten tencereyi yıkayıp kaldırdı. Ya hatırlayıp geri dönmeseydim Allah korusun tüm ev yanardı diye düşünmekten kendini alamadı, ürperdi başparmağıyla üst dişlerini geriye doğru iteledi, içini korkuyla karışık bir vicdan azabı sardı başını kaldırıp mutfak penceresinin camından yansıyan görüntüsüne uzunca bir süre baktı her zaman ki solgun ve kederli yüzünde korkuyla karışık endişeli bir ifade vardı. Mutfaktan çıkıp sakince evin her yerini kontrol etti, açık pencereleri kapattı, elektrik sobalarının takılı fişlerini çıkardı, tehlike arz edecek hiçbir şeyin kalmadığından emin olduktan sonra dışarı çıkıp diş kapıyı kilitleyerek giymek için ayakkabılarını aradı, neden sonra ayakkabılarının ayağında olduğunu fark edip kendi haline gülerek aşağı indi. Donmuş karları ezerek Heci Hekimin evine doğru yürüdü, içerden artarak devam eden tartışma sesleri yükseliyordu, seslerden sinirlerin oldukça gergin olduğu, oradakilerin darmadağın oldukları anlaşılıyordu. Bir müddet kapıda durup içeriyi dinledi, içerden en çok Heci Hekimin gergin sesi geliyordu. Ev halkından kimse sağlıklı düşünemiyor olanlardan birbirlerini suçlayıp karşındakini kırmaktan çekinmeden bağrışıp duruyorlardı. Sarya açık kapıdan sessizce içeri girdi, ev halkı, yakın akrabalarla beraber salonda toplanmışlardı. Sarya başını kaldırıp içeriye ilk baktığında Emine Hanımın öfkeli bakışlarıyla karşılaştı, hemen başını eğip bu öfkeli bakışlara daha fazla maruz kalmamak için hızlı adımlarla yürüyüp mutfağa geçti. Yürürken Emine Hanımla göz göze gelmemek için başını iyice eğdiğinden, karşıki duvarın dibinde ufak bir iskemleye oturan Nadirin öfkeli bakışlarını fark etmedi. Oldukça geniş olan mutfağa bütün akraba kadın ve kızları doluşmuştu. Erkeklerin çoğunlukta olduğu salonun aksine, ağlayan Siti Hanımın burnunu çekerken çıkardığı ses dışında hiç ses çıkmıyordu mutfaktan. Sarya korkudan, utançtan ezile büzüle kapı ile buzdolabı arasında kalan boşluğa otururup sırtını buzdolabına dayadı. Bir müddet sonra Emine Hanım yanından sinirle geçip karşısına denk gelen duvarın dibine bırakılan mindere oturdu. Bunu fark eden Sarya içinden kadına lanetler yağdırarak kalkıp sırtını duvara dayayarak oturdu, böylece başını her kaldırışında Emine Hanımla göz göze gelmekten kurtuldu. Emine Hanım sessizliği bozan, hiddetli, küçümseyen bir ses tonuyla;
—Senin ne işin var burada? Evdeki işi bitirdinmi, yemeği yaptın mı, ya biri eve yemeğe gelse, gelmesen olmazdı değimli?-diye bağırdı. sarya herkesin içinde çocuk gibi azarlanmanın etkisiyle yanaklarına kadar kızardı. Bu kızarmanın nedeni başkaları tarafından ayıplanacağından dolayı kaynaklanan utanmadan değildi, burada utanması ezilmesi gerekenin kendisi olmadığını iyi biliyordu, her ne kadar birileri köşelerde fısıldayıp gülüşsede o bu durumdan etkilenipte afallanmadı. Kızarmasının nedeni Emine Hanıma hak ettiği cevabı verememesiydi. Birden kendini üvey annesinden habersiz baloya giden külkedisi gibi hissetti, bu duygu birden gülümsemesine neden oldu, ardından hemen yüzü öfkeden yeniden kızardı. Konuşmamak için dişini sıktı, diline kadar gelen kelimeleri yutkunarak yutup, dalga dalga yayılıp tüm vücudunu saran onu titreme nöbetlerine sürükleyen öfkesine yenik düşmemek için olağan üstü bir çaba sarf etmek zorunda kaldı. Yumruk yaptığı ellerini sıkıca sıkıp, derin bir nefes aldı, ondan tarafa hiç bakmadan öylesine anlamında omuz silkti. Kadının tüm bağrış çağırışlarına rağmen öfkesini belli etmeden, ondan yana bakmadan, sessizce oturup, içinde çakan öfke şimşeklerini kimseler fark etmesin diye yumruklarını dahada sıkıp, başka şeyler düşünmeye çalıştı. İçindeki öfkeye, nedenini anlamlandıramadığı bir suçluluk duygusu eklendi. Karnına ağrılar saplayacak kadar büyüyen bu suçluluk duygusu karşı gelmekten mi kaynaklanıyordu, yoksa susarak kendine karşı yapılan hakaretleri kabullenmesinden mi? “Ama ben buraya karşı gelip birilerini kızdırmak için değil, burada bulunan herkes gibi Gülbaharı merek ettiğimden geldim, bu bir suç değil ki, peki bu suçluluk nedendir, neden her şeyde böyle suçluluk duyuyorum Allahım” diye düşündü. Nedenini anlamadan canı yanıyordu, sürekli suçlandığı bu hayatta, suçluluk duygusu içine yerleşmişti, bu duygu içini kemiriyor nedensiz canını sıkmaya, onu saatlerce ağlatmaya yetiyordu.
Sarya farkında olmadan Emine Hanımdan intikamını almıştı, onun evcil bir kedi gibi uysal itaatkâr haline alışan kadın, ondaki bu ani boş veren tavrı karşısında öfke nöbetine tutulup sara hastası gibi titremeye başladı. Devrik krallar gibi sığınacak yer aradı, hâkimiyetiyle beraber saltanatını kaybetmek öfkesini ikiye katladı, bu durum kaydıramayacağı kadar ağır geldi o an ona, ne yapıp edip bu küstahlığının bedeli orda herkesin içinde ona ödetmenin bir yolunu bulmalıydı, gözlerini açık kapıdan salona dikti Nadiri bulur umuduyla; bir göz işaretiyle Saryayı alıp eve götürmesini isteyecekti, ama Nadiri bulamadı kalkıp sırf bu yüzden salona gitmeyi kendine yakıştıramadı. Yanındaki kadına dönüp kendisi mağdurmuş gibi sesine zoraki olduğu anlaşılan üzgün, buruk bir tını yüklemeye çalışarak dert yandı.
— gördün mü şu haddini bilmez küstahın terbiyesizliklerini bacım, dönüp bana bakmaya, cevap vermeye bile tenezzül etmedi-dedi, ruhu hemen gerçek kimliğine bürünerek Saryadan yana nefret dolu bir bakış fırlatarak –seni aşağılık domuz diyede ekledi-.
Tüm söylenenleri duymamazlıktan gelen Sarya, salondakileri dinliyormuş yargısını uyandırmak için kapıya doğru çevirdiği bakışlarını kapıdan hiç ayırmadan öylece bekledi. Öfke nöbetleri geçiren Emine Hanımın tavırlarına bir anlam veremiyor sesinden yayılan nefretin yüzünü ne denli çirkinleştirdiğini düşünüp ondan yana bakmak istemiyordu. Nefretten çirkinleşen yüzünü görse bu çirkinliğin ruhunu da esir alacağı düşüncesine nereden geldiğini bilmeden kendini inandırıyordu. Bir başkasının hayatının üzerinde bu denli etkili olması, bakışlarıyla dahi onu etkileyip ruhunda huzursuzluk yaratabilmesi, her yaptığına karışıp kendi hoşuna gitmeyen hareketlerini hiç çekinip sıkılmadan ulu orta eleştirmesi ve bu hakkı kendinde bulmasına kızıyor bu haksızlığa boyun eğmeye saygı adını takanların deli olduğuna inanıyordu. Hayat bu olmamalıydı, evet toplumun ayakta durması için saygı çok önemli ve gerekliydi, ama saygısızlığın karşısında susmak saygı değil, insanın kendine karşı saygısızlığıdır diye düşündü. Bu düşünceyle beraber keskin bir bıçağın boğazından girip tüm iç organlarını parçalıyormuş gibi şiddetli bir acı hissetti, acıdan sarsılan omuzlarını kimse fark etmesin diye dayadığı duvara iyice yapıştırdı. Acı tüm vücudunu dolaştıktan sonra gözyaşlarına dönüşerek yavaşça gözlerinden süzülüp yanaklarını ıslatarak çenesinden boynuna oradandan göğsüne doğru aktı. Acı tekrar göğsündeydi ve bu kez acı dışarıda soğuk bir su damlasıydı. Gözlerini kapadı, böyle yaparsa acılarını kimse görmezdi kimsenin görmediği acıda yaşanmış sayılmazdı. Sarya insanı insan yapan değerlerden yoksun bırakıldığı, bu değerlerin yokluğunu ta içinde yaşadığı, bu değerlere ulaşmak için verdiği mücadeleden dolayı acı çekiyordu. Aynı zamanda onu hayata bağlayan, her şeye rağmen nefes alabilmesini sağlayan, ona direnme azmini veren bu acıydı. Eğer acı çekiyorsa bu dayatılanları kabullenmediğinin kanıtıydı. Birileri onun başkaldırışının farkındaydı ve bu onları korkuttuğu için ona karşı, ona karşı bir savaşımın içine girmişlerdi. Onu durdurmak için yalnızlıkla korkutup, yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Hepsinin canı cehenneme dedi kendi kendine. Su damlacıklarına dönüşen acı durmaksızın gözlerinden göğsüne doğru hızlanarak süzülmeye devam etti, Sarya buna engel olamayacağını anlayınca ani bir hareketle yerinden kalkıp kimse gözlerindeki yaşları fark etmesin diye hızla lavaboya yürüyüp buz gibi soğuk suyla yüzünü yıkadı, soğuk suyun etkisiyle ürperen acıları kendiliğinden duruverdi. Cebinden bir sigara çıkarıp dumanını ciğerlerine çekerek içmeye başladı. Ağzına doldurduğu dumanı aynadaki görüntüsüne üfleyip dumanlar arasında kaybolup, dumanların dağılmasıyla tekrar beliren yüzüne öylece baktı. Bu yüz kendisininmiydi, ne kadarda özene bezene yaratmıştı yaradan, hiçbir ayrıntı göz ardı edilmemiş hiçbir kusur bırakılmamıştı. Güzellikte son noktaydı. Ya bu bedenle yüzle şekillenen ruhu işte o param parçaydı darmadağındı. İnsanı yüzüyle ruhu bu denli birbirine zıt yabancı olabilirlermiydi. Bir kadının sahip olabileceği tek şey güzel bir simamıydı, oysa Sarya farklı şeylere ihtiyaç duyuyordu onu olmaya zorladıkları kişi değil sadece kendisi olmak istiyordu, peki kendisi kimdi? Ürpererek kendisine nedenli yabancılaştırıldığını uzaklaştırıldığını fark etti, yüzünü avuçlarının içine alıp kendinden geçene kadar birisinin sesini duyacağını umursamadan hıçkıra hıçkıra ağladı ağlaması durunca tekrar yüzünü yıkadı, ferahlamış hafiflemişti sanki. Cebinden bir sigara daha çıkarıp yaktı, bu defa sigarasını hızlıca içti. Biten sigarasının izmaritini pencereden dışarı fırlattı, ilk kez başkasının evinde sigara içiyordu. Başka yerde hiç sigara içmeye cesaret edemediğini bildiği halde sigara paketini neden almıştı yanına, ufakta olsa bazı kuralları çiğneyip kabuğunu yırtıyormuydu, yoksa büyümüşmüydü artık. Belkide hiçbiri değildi o an orda bir sigara içmezse hiçbir şey gözyaşlarını tam olarak durduramazdı susar tekrar ağlardı. Belkide ağlatılacağını bildiği için sigara paketini almıştı yanına. İmrenerek bir sigara daha yaktı, birkaç nefes aldı dumanı fazla içine çektiğinden başı dönmeye başladı, tam bitmeden sigarasını açık pencereden karın üstüne fırlattı, karla buluşan ateşten çız diye bir ses geldi. Bir süre daha orada bekledikten sonra aynanın karşısına geçti üstünü başındaki örtüyü düzeltip mutfağa geri döndü, yerini boş bulmanın kendisinde oluşturduğu sevinçle hemen kıvrılıp yerine oturdu. Kendisine çevrilen nefret dolu bakışlar yokmuş gibi davransada, içinde diken üstünde oturuyormuş hissi uyandıran bir huzursuzluk uyandıran duygunun önüne geçemedi. Emine Hanımın kendisinden bu denli nefret ettiğini bildiği halde onunla aynı çatı altında yaşamak, ona itaat etmek zorunda bırakıldığı için kendinden acizliğinden nefret ediyordu. Çoğu kez kaçıp gitmeyi hayal etsede bunu hiçbir zaman gerçek anlamda düşünmüyor, bunu düşünmenin bile kendisini cehenneme sürüklemeye yeter fikrini kafasından atamıyor, kendisine bu fikri empoze eden insanlara karşı nefretten çok bir kırgınlık duyuyordu. Dindarlık kayıtsız şartsız itaatkarlıkmıydı, haksızlık karşısında susmak, evde huzursuzluğa yol açmamak için her şeyi kabullenmekmiydi, kadının acizliği, ezikliği, boyun eğişi dindarlıkmıydı, sabırmıydı. Sarya bunların dindarlık olmadığını biliyordu, başka bir gerçeğin, başka bir doğrunun varlığından emindi. Dindarlık kula değil Allaha boyun eğmekti. Sarya tam dindar olmasa bile Allahtan korkardı. Onu burada tutan iki şey vardı, biri Allah korkusu biri de annesine duyduğu sevgiydi. Eyer giderse sonsuza dek cehennemde kalacağına kalben inanmasa da ne yaparsa yapsın, tüm düşüncelerini örümcek ağı gibi sarmış bu fikri kafasından atıp etkisinden çıkamıyor ve onun yokluğunda annesini ölünceye dek ağlayacağına inanıyordu. Gerçi nereye giderse gitsin onu bulup öldüreceklerini biliyordu ama bu asla onu tutan bir engel değildi. Zaten gidecek bir yeri de yoktu, izini kaybettireceği büyük şehirlerde ne yapabileceği bir iş nede sığınabileceği bir yeri vardı. Ölüm ona asla engel olamamıştı. Ömrü boyunca ölümden” kaybedecek bir şeyleri olanlar korksun” fikrini savundu. O zaten her şeyini kaybettiğini düşünüyordu, ölüm ondan neyini alabilirdi ki, canınımı; bu onun için sadece mükâfat sayılırdı, çünkü öldürülen masumların sorgusuz sualsiz cennete gireceklerine inanırdı. Birbirinden farklı düşünceler beynine hücum ettikçe gerginliği arttı, tırnaklarını ısırdı gereksiz yere parmaklarını çıtlattı, başındaki yazmayı biraz geriye itip kâkülünden bir tutam saç alıp parmaklarının arasında döndürerek oynamaya başladı, çocukluğundan beri canı yanınca hep bu hareketi yapardı. Salon kapısının hızla açılıp kapanmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. İçeriye birinin girmesiyle salonda bir gürültü koptu, gelen Heci Hekimin amcaoğlu Farıs tı. İçeri girmesiyle bağırması bir oldu.
—Kızı planlı programlı kaçırdık desene, karın oğlunun kafasını doldurmuş kızı kaçırmaya zorlamış, belki seninde haberin vardı bir biziz her şeyden habersiz, madem düğün yapmaya bu denli hevesliydiniz bize de deseydiniz gider insan gibi kızı isterdik bu belayıda başımıza sarmazdık- diye Heci Hekime bağırdı. Daha Farıs sözünü bitirmeden Heci Hekim hışımla mutfağa daldı, kudurmuş gibiydi bağırırken ağzından sular akıyor öfkeden alt dudağı titriyordu. Yumruk yaptığı elleri vurmaya hazır, kolları gereğinden fazla kasılmış, çatık kaşları daha bir çatılmış. şaçları dikleşmişti sanki. Kapıdan girerken koca bir devi andırıyordu, vahşi ve aç. Sarya bu görüntü karşısında elinde olmadan korkup duvara doğru dahada sıkıştırdı kendini korunma içgüdüsüyle.
Aç kalmış kurtlar avına nasıl saldırıp birkaç saniye içinde parçalarlarsa Heci Hekimde karısının üzerine öyle yürüyüp daha kimse ne olduğunu anlamadan kadını ayaklarının altına alıp tekmelemeye inadına ağzına vurmaya başladı. Vururken aynı anda bağırıyordu.
—Daha evimden çıkan iki cenazenin kan kokusu geçmedi… Sen ne utanmaz ne arlanmaz adi bir kadınsın, aklından ne şeytanlıklar geçiyor senin. – diye hem bağırıyor hem durmadan kadını tekmeliyordu. Sarya dâhil herkes korku ve dehşetle olanları seyrediyordu. Kimse neler olduğunu kafasında hemen kuramıyor, şoka giren beyinler seyretmek yerini kalkıp kadına yardım komutu veremiyordu. Saatler kadar uzun sanılan bir iki dakika böyle geçti, üzerindeki ilk şoku atmayı başaranlar koşarak kadını kurtarmaya çalıştılar, kadının ağzı yüzü kanlar içinde kalmıştı. Heci Hekim bir iki kez kendini tutan kollardan kurtulup kadına birkaç tekme daha vurmayı başardı, onu tutan kollara başka kollarda eklenince Heci Hekim geri adım atıp salona döndü kapı aralığında durup arkasına döndü tüm öfkesiyle karısına tükürdü, hızla yürüyüp salona gitti. Mutfakta kadının başına toplanan kadınlar onu alıp köşeye oturttular yüzündeki kanları silip, teselli etmeye çalıştılar öte yanda fısırtıyla başlayan bir dedikodu dalgası mutfakta ağızdan ağza hızla dolaştı sessiz başlayan fısıltılar birleşerek insanın içine huzursuzluk veren bir uğultuya dönüştü. Kimi olanlara hayret ediyor, kimi Gülbaharı kimi Siti Hanımı suçluyordu. Siti Hanım ağlamamak için dişlerini sıkıp kendisine yardımcı olmaya çalışan kadınlara engel oldu, yüzündeki kanları kendi silip üzerine atılıp ağlayan kızını elinin tersiyle geriye doğru itti. Dayaktan mı yoksa öfkeden mi kızardığı belli olmayan gözlerle oradakileri süzdü bir müddet, ne düşündüğü anlaşılmayan garip bir sessizlikle öylece bekledi, birden kendinden beklenmeyen bir çeviklikle Gülbahar a doğru yürüdü, Gülbahar üzerindeki siyah matem elbiseleriyle karşıki duvarın dibinde başına geleceklerde habersiz sessizce oturuyordu, hışımla kadının saçlarını eline dolayıp onu saçlarından sürükleyerek mutfağın ortasına fırlattı.
—Her şey senin yüzünden aşağılık… sana kaç kez defol evine git dedim, ama sen ne yaptın kazılıp kaldın… Amacın belli… aklınca kalıp Seferimle mutlu bir evlilik yaşayacağını sanıyordun utanmaz kadın.. Sen Seferin anası yaşındasın on dört yaşındaki körpe kız dururken senin gibi bir dulla mı evlendireceğimi mi sanıyordun.-diye avazı çıktığınca bağırıyordu. Siti Hanım insanlığından çıkmış zavallı Gülbaharı hem dövüyor hem hakaret ediyordu. Kocasından yediği dayağın, dayak yerken içinde bulunduğu acizliğinin, çaresizliğinin acısını sanki kadından çıkarmaya çalışıyordu. Kendini haklı göstermek ve haklılığını kanıtlamak için durup durup kadına saldırıyordu. Avına pençesini geçirmiş dişi aslan gibi arada bir sağa sola hırlayıp çevresindeki çakalları kaçırtmak için dişlerini gösterip yeniden avını parçalamaya çalışıyordu.
Gülbahar öleceğini anlayıp kaderine boyun eğmiş yavru ceylan gibi hiç kıpırdamadan duruyor, sımsıkı kapattığı ağzından insanda tüm dişlerinin kırıldığı izlenimi uyandıran bir ses çıkarıyordu. Dünya ayaklarının altında kayıyor mutfaktaki tüm eşyalar başına yıkılıyor, darmadağın her yer yerle bir oluyor, oradaki tüm insanlar ağzı açık aç kurtlar gibi onu yemek için üzerine saldırıyorlarmış gibi geliyordu. Onu sorgulayan bu bakışlarda kendini savunmasına izin verilmeden o çoktan yargılanıp, suçlu bulunup en ağır cezaya çarptırılmıştı bile. O artık bir suçluydu tüm bakışlarda. Ona yöneltilen haksız suçlamalara, yargılamayı bitirip ölümüne hüküm veren bakışlarda eklenince, ruhu derinden etkileniyor ani bir şokla hissizliğe sürükleniyordu. Çevresindekilerin yanında onu değerli kılan insan yapan tek şey eşimiydi, daha düne kadar herkesin gözbebeği saygı değer bir hanımefendi değimliydi, ne değiştide böyle çamurlar gibi ezilir hale geldi. Yargılamadan suçlayan bu bakışların bir açıklaması varmıydı, insanlık değerlerinin dışına çıkmadan kadının değeri neyle ölçülüyordu, insan olmak için illaki birinin sıfatınamı ihtiyaç vardı, tek başına kimsenin sıfatını taşımadan, kimseye bağlı olmadan başkasının gözünde insan olunamıyormuydu. Ne denli aşağılayıcı bir durum bu ya rabbim diye düşündü Gülbahar. Bütün bu acılara katlanmanın sebebi neydi, verilen ekmekmi, su mu, evimi hiçbiri değildi Gülbahar için sadece çocuklarıydı. Yaşatmak içindi. İnsanların acımasızca harcandığı bu unutulmuş coğrafyada, Gülbahar yaşatabilmek için insanca yaşamaktan vazgeçiyordu. Kimsenin farkında olmadığı bu fedakârlık, ona tüm bu yapılan bu haksızlıklara dayanabilme gücü veriyordu.
Gülbahar her şeyini kaybetmiş gibiydi, ölüm bile onun değilde başkalarına aitmiş gibi geliyordu. Sımsıkı kapatmış gözlerinin önündeki gölgelerden ürküyor, içine düştüğü karanlık kuyudan gölgeler, sözler canavarlaşıp üstüne üstüne geliyorlardı. Yılanlaşan diller boğazına dolanıyor onu boğmaktan beter ediyor ona sırıtan dişler akrep gibi tüm vücudunu ısırıyor bu kâbustan bir an önce uyanmak için hiç kıpırdamadan bekliyordu. Bu bekleyiş oradakiler için kısa sürsede, Gülbahar için dayanılmaz, hiçbir dervişin sabrının yetmeyeceği uzunluktaydı. Ölü gibi kıpırtısız durduğu yerde, hayata duyduğu öfke, çektiği acı, avuçlarının içi kanayana kadar sıktığı yumruklarından belli oluyordu. İçindeki tüm kini, nefreti, kalbinden bir kurşun hızıyla çıkıp beynine oradan da tüm damarlarından dolaşıp içine sığmayacak kadar büyüdüğünden kanla beraber oluk oluk aşağıya akıyor yerde pıhtılaşan katımsı madde acımasız bir gölcük oluşturuyordu. Daha önce Siti Hanımı, Heci Hekimin elinden kurtaranlar bu kezde Gülbaharı Siti Hanımı, Gülbaharın başından uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Daha önce av olan Siti Hanım, hayattan gördüğü tüm acımasızlıkları kendine rehber edinmiş, kendisi acımasızlığı da geride bırakıp duygularını kaybetmiş bir acımasızlıkla avcılaşıp gözüne kestirdiği en güçsüz ava saldırıyordu. Emine Hanım, Siti Hanımın kolundan tutup sakin olup oturması için zorladı.
—Bu yaptığın ayıptır bacım kendine gel, ne dediğinin farkındamısın ona nasıl git dersin kadın başıyla nereye gidecek… Aaa vallaha çıldırmışsın sen Ahmet’in emaneti, torunlarının annesi –
—Seferim onunla evlenmeyecek gidecek o bu evden – daha lafını tamamlayamadan ağzına inen şiddetli bir yumrukla sendeleyip yere düştü. Kadın gözlerini açıp bakmaya fırsat bulamadan yumruklar tekmeler ard arda inmeye devam etti. Bağrışmalara gelen Heci Hekimi durdurmasalardı, orda kadını döverek öldürebilirdi. Kendisini tutanların ellerinden kurtulamamanın verdiği öfkeyle kızaran yüzünü göğe kaldırıp
—Allahım bana sabır ver –deyip ne olduğu anlaşılmayan korkunç sesler çıkartıyordu. Nasıl atarsan at dört ayağı üzerine düşen kediler gibi yediği onca dayağa rağmen Siti Hanımda vazgeçmiyor Gülbahara saldırıp hakaretlerine devam ediyor Gülbaharın çaresiz boyun eğişi bile onu vazgeçiremiyor aksine dahada hırçınlaştırıyordu. Emine Hanım onu sakinleştirmek için durmadan konuşuyor eline aldığı kolonya şişesini ikide bir ellerine döküp bileklerini ovuyordu. Gülbaharın kızlarını işaret ederek
—Şu sabilere acı.-diyordu, içine merhamet gelir umuduyla.
Birbirine sokulmuş korkudan gözleri kocaman açılmış bu iki kız çocuğu Gülbahar ile Ahmet’in çocuklarıydı. Bir zamanlar dillere destan bir düğünle evlenmiş kısa süren evliliklerinden her ikiside çok mutluydular çocukların doğumuyla dahada mutlu olmuş, kendi tabirleriyle bu rüya gibi hayatlarının kanıtı olarak kızlarına rüya anlamına gelen Ğevné ve yüreklerindeki mutluluklarını dile getiren Dılşa isimlerini bırakmışlardı. Onlarda, kızlarda yarınlarından emin hayat doluydular. Bilemedikleri tek şey vardı birinin ölümü hepsinin ölümüydü. Gülbahar defalarca Ahmet’in yerine kendisinin ölmüş olmasını dilemişti. Çünkü bu düzenin artık onu insan gibi yaşatmayacağını iyi biliyordu, eğer kızlarından biri erkek olsaydı durum çok farklı olur kimseyle evlenmek zorunda kalmaz Ahmet ten kalanlarla çocuklarını büyütür kimseye de boyun eğmezdi. Çocukların kız oluşu onun tüm haklarını elinden alıyor yaşamak ve yaşatmak için çocuklarını, istemediği birçok şeye evet demek zorunda kalıyor bu durum onu başkasına mecbur bırakıyordu. Onu tüm söz haklarından men eden eşinin ölümü den çok oğlunun olmayışıydı. Bunun farkında olmak Gülbaharın canını dahada acıtıyordu. .
İki küçük kız; kesilmek üzere olan tavşanlar nasıl ön ayaklarını boğazlarına götürerek siper yapıp ön ayaklarıyla boğazlarını kapatarak kendilerince boğazlarını bıçaktan korumaya çalışıyorlarsa, bu iki minik yürekte elleriyle başlarını örtmüş kutrun pençeleri arasında kanlar içinde kıpırtısız yatan ve yaşadığı sadece aldığı nefesten inip kalkan göğsünden belli olan kesilmiş koyun gibi yerde kıpırtısız yatan annelerine dehşetle bakıyor korku ve dehşetle bakan bu gözlerden aşağıya durmaksızın yaşlar süzülüyordu. Annelerine inen her darbe kendi ruhlarında derin yaralar açıyor, onlar bu yaraların verdiği acıdan kurtulmak için başlarını elleriyle örtmeye çalışıyorlardı. Kimsenin fark etmediği bu iki minik yürek her darbede hayata insanlara karşı doluyor bir daha asla silinmeyecek çaresizliğin dehşetin resimlerini beyinlerine iyice kaydediyorlardı. Onlara bu cehennem sahnelerini yaşatan zebani daha düne kadar onları şefkatle seslenen, yemeklerini dizinde yediren, üzülmemeleri için her isteklerini yapmaları için Ahmet e baskı yapan, annelerine tatlı dile :
—Canım kızım-diyen babaannelerinin ta kendisiydi. Bu kızları dahada yabanlaştırıyor korunma içgüdüsüyle sığınılan akrabalık değerlerini daha o yaşta içlerinde bitiriyordu. Özlerinde güvensizlik duygusuyla kalan bu çocuklar hayatları boyunca, babalarını ölümüyle korumasız kalmanın, içlerinde oluşturduğu boşlukla bir yanları hep eksik bırakılıyordu.
Unutulmuş insanlığın tamiri olurmu, öteleşmenin, gaddarlaşmanın, yürekleri kırıp geçmenin, insanı insan olmaktan çıkarmanın tamiri olurmuydu. Geç kalmışlığın, pişmanlığın, keşkelerle, niyelerle dolu bugünün telafisi varmıydı, geçmişi düzeltmenin, bu günümüzü çalan dünden intikam almanın, hesap sorabilirmiydik çocukluğumuzu, gençliğimizi, yetişkinliğimizi mahf eden hatalardan. Biz kimdik, bizden bizi alan kimdi, kime karşıydı bu savaşımız, zaaflarımıza mı, kuşkularımıza mı, hepsinden öte nefsimize mi, neyi değiştirebilirdik, biz bu savaşımla geri gelirmiydik, her şeyden sonra biz yine biz olurmuyduk?
Buzdolabı ile duvar arasındaki boşluğa daha çok saklanarak oturan Sarya, tüm bu yaşananlara şahit olduğu için kendini de yaşananlardan suçlu sayıyor, bu insanlık dışı sahneleri her ne kader kafasında anlamlandırmaya çalışsada bir sonuca varmıyor, bu yaşanılanların görünen gerçekliğini içindeki bene inandıramıyor, bunu bir kabus, seyrettiği bir film, komşu kadınların abartarak anlattığı bir dedikodu, eskilerden dinlediği bir hikaye olma ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor, gözlerini açıp kaparsa, yada kendini çimdiklerse her şeyin eski halini alacağına kendini inandırıyordu. Ama her ne kadar aksini düşünsede bir parçası olduğu bu gerçeği değiştiremiyor hatta sadece seyirci kaldığı bu manzara karşısında kendini suçlu hissediyor, paramparça olan vicdanı üzerine varıyor kaçıp sığınacak bir delik arıyordu. Kalkıp isyan etmek yaşanan bu haksızlığı oradaki herkesin yüzüne vurmak bütün bunlara boyun eğen Gülbaharı silkeleyip ona insan olduğunu hatırlatmak orada duran o iki minik yüreğe çaresizliğin boyun eğişin kader olmadığını anlatmak mutsuzluğun, talihin bir cilvesi olmadığını söylemek, Ahmet in ölümü Gülbaharın sonu olmamalı erkeğin yokluğu kadını küçültmemeli, oradakilere Gülbahar ı yargılama hakkı vermemeli, ne yaparsa yapsın nasıl isterse öyle yaşasın hayat onun hayatı başkasının onu yönetip parçalama hakkına sahip olmadığını haykırmak, hayatımızdan aldığınız bir anla belkide hiç düşünmeden öylesine yerimize verdiğinizle kararla tüm hayatımızı çalmanız doğru değil diyebilmek, insanın, insana ettiğini, ne olursa olsun Allah etmez demek, yaptıkları tüm kötülükleri kadere yükleyecek kadar adi korkak yalancılar olduklarını yüzlerine haykırabilmek, sizin aptallıklarınızın, gaddarlıklarınızın, yanlışlarınızın, kör inançlarınızın, bedelini heba olan ömürlerimizle biz ödüyoruz, bize kalan tek şey kırgın bir yürek dinmeyen gözyaşıdır diyebilmek.
Zifiri karanlıktaki ruhunda şimşekler çakıyor, fırtınalar kopuyor, zelzeleler her yeri yakıp geçiyor, hayata dair öğrendiği, iyilik adına inandığı ne varsa parçalanıyor, zoraki dayatılan başkasının doğrularıyla yaşamak zorunda olmak onu kendi gözünde vicdanında küçültüyor, bununla beraber küçülen yaşama iradesinin yanında bir karınca bile devleşiyordu. O kendi gözünde küçüldükçe korkaklaşıyor, boğazına kadar gelen kelimeleri yutuyor, haksızlıklar karşısında kör, sağır, dilsizi oynuyor donuklaşıp seyirci kalmaktan, acımaktan, öteye gidemiyordu. Ona en acı gelen de içindeki acıma duygusunun kendisine karşı olduğunu, korkaklığının acınacak bir durum olduğunu biliyor olmasıydı. Karanlıktaydı artık, canını en çok yakan sorgulamadan dayatılan bu karanlığı kabul edişinin onu tercih yapamayacağı, umut edemeyeceği, başkaları tarafından onun için belirlenen ve onun için tek yol olan bir olguyla belirlenen sınırların dışına çıkamayacağı, körlük derecesinde inanılan çözümü mümkün olmayan bir kısır döngüye hapsediliyor olmasıydı. Aşılmaz dağların ardındaymış gibi zihnine yerleştirilen ışığa ulaşmanın imkânsızlığı fikri çocuk bir yaştan itibaren onunla büyüyordu. Bu fikir büyüdükçe o farkına varmasa bile umudu küçülüyordu ve kabulleniyordu birçok şey ve her ne kadar kabulleniş çürümüşlüğün başlangıcıdır dese bile. Çoğu kez bu fikri yıkmak küçülen umudunu içinde yeniden yeşertip büyütmek, ona zordan çok imkânsız gelse de direnmekten vazgeçmiyordu. Umut ve umutsuzluğun, çare ve çaresizliğin, çözümün ve çözümsüzlüğün insanın içinde ve aynı orantıda büyüdüklerini, insandan insana bunların değişkenliğinin insanın bakış açısında saklı olduğuna inanıyor nasıl bakarsan öyle görürsün sözünün bu durum için söylendiğini düşünüyordu. Bakış açısını değiştirip klişeleşmiş alışkanlıklardan vazgeçmek sadece cesaret değil, insanın kendine olan güvenine bağlı olduğuna inanıyordu.
Sarya şu gerçeği iyi biliyordu, hiç kimse süper güçlerle donatılarak yaratılmamıştı, en zirveye çıkabiliyorsa birileri en diptekilerde çıkabilirdi oraya, önemli olan oraya çıkaran yolu bulmaktı. Uçurumun dibine yuvarlanmak kader, geride kalmışlık yalnızlık olamazdı. Sarya bütün bunları bilmesine rağmen gizli bir güç onu tutmuşta kıpırdamasına izin vermiyormuş gibi yerinden kıpırdayamıyor, onca haksızlığa oda oradaki herkes gibi seyirci kalmak zorunda olduğu için kendine olan öfkesi kat kat be artıyordu. Duvarın dibinde öylece oturmuş, boynunu bükmüş olanları büyülenmiş gibi izliyor, hiçbir duygu belirtisi göstermediğinden, dışardan seyredenler kafasında dolaşan bunca düşünceden bi haber deli, hummalı, yada deli zannederdi.
Gülbaharı salona çıkardılar, iki kızı arkasından koşup ağlayarak annelerinin eteğine tutundular, onları gören Heci Hekim torunlarının bu çaresizliği karşısında engel olamadığı gözlerinden yanaklarına süzülen yaşları kimse görmesin diye alelacele silip kızlarının saçlarını okşadı. Bir şeyler demek için ağzını açtı hiçbir şey diyemeden öylece kalakaldı. Boğazına düğümlenen bir hıçkırık konuşmasına engel oldu, dişlerini sıkıp yutkundu başını arkaya çevirip ağlamasına engel olabilmek için bir müddet öylece bekledi. Biri ona bir şey sorsa, yada bir tek kelime konuşmaya kalksa kendisine engel olamayıp ağlayacaktı. Sağ ayağı üzerinde dönüp durdu, derin derin nefes alıp verdi, öfkeden titreyen ellerine hâkim olamayınca daha fazla titremesinler diye cebine koyup salonda bir iki tur attı, artık saklayamadığı gözyaşları çenesinden damlayıp göğsüne dökülüyordu. Ahmet in ölümünden bu yana bu denli canını yakan bir acıyı ilk kez duyuyordu, kalbinde yaşattığı Ahmet ini bugün tamamen kaybettiğine inanıyordu. Onu bu düşünceye iten Ahmet in çocuklarının içinde bulunduğu bu acınası durumdu. Çocukların gözlerinden dökülen her yaş kalbine, zaman geçtikçe canını daha çok yakan zehirli bir diken gibi saplanıyordu. Birden aklına gelmiş gibi mutfağın açık kalan kapısına doğru bakıp:
—Sarya -diye seslendi. Ağlamasını bastırmak için var gücüyle bağırmıştı. Bu baskın gür sesten korkarak irkilen Sarya düşüncelerinden sıyrılıp salona koştu.
—Efendim amca-dedi meraklı titrek sesiyle. Heci Hekim aynı ses tonuyla Gülbaharı işaret ederek:
—Al bunları size götür, çocuklar hem aç hem üşümüşler, çokta korktular yavrucaklar. Anneleri pekiyi değil sen onlara göz kulak ol.-dedi. Heci Hekimin sözleriyle içten içe bir sevinç duydu Sarya. Böylece hem azda olsa onlarla ilgilenme fırsatı bularak kendince içindeki suçluluk duygusundan kurtulacak hem de bütün bu olanlara neden sesiz kaldığını yapılan tüm hakaretleri, suçluymuş gibi utanıp boynunu eğerek kabullenişinin nedenini Gülbahar la konuşabilecekti. Sevinci artarak yüzüne bir gülümseme olarak yansıdı, sesindeki hüzünlü tını kaybolmuş yerini buruk bir huzura bırakmıştı. Canı gönülden coşkuyla davet etti misafirlerini.
—Hadi çocuklar bize giriyoruz bu gece misafirim olmayı kabul edermisiniz?- dedi. Kadının şefkatli sesiyle biraz rahatlayan çocuklar evet anlamında başlarını salladılar. Sarya küçük olanı kucağına aldı yanağını küçük kızın yanağına dayadı, kızın buz gibi soğuk yanağı içini ürperti. Kızın yüreğide hayata, insanlara karşı bu kadar soğukmu acaba? diye düşündü. Bunu düşündükçe de kızı sıkıca sardı, kızın canı acıyıncaya kadar sıkmaya devam etti. Yanağıyla kızın yanağını okşayıp ağlamasına engel olabilmek için öpücük yağmuruna boğdu. Heci Hekim bu sevgi gösterisinden sıkılmış bir edayla.
—Hadi gidin artık-dedi. Sarya boşta kalan eliyle Gülbaharın kolundan tuttuğu halde dışarı çıktılar. Karların donmasıyla kayganlaşan yolda düşmemek için birbirlerine tutunarak yavaşça yürüdüler. Saryanın kucağındaki küçük kız soğuktan korunmak için kadına daha bir sıkı sarıldı, ama buda üşümesine engel olamadı soğuktan titreyip dişleri gıcırdamaya başladı. Sarya çıkarken kıza kalın bir şeyler giydirmediği için yol boyunca kendine kızıp durdu. Gülbahara tutunarak yürümeyi bırakıp üzerindeki hırkayı kıza sarıp üşümesine engel olabilmek için onu her iki eliyle göğsüne iyice bastırdı. Yol boyunca hiç konuşmadılar, ikiside düşmemek için tüm dikkatlerini yürüdükleri yola, attıkları adımlarına vermişlerdi. Dikkat dağınıklığı, soğuk hava ikisinide kâbustan uyandırmış azda olsa kendilerini toparlamalarına yardımcı olmuştu. İnsanın içine işleyen ayaz ve sessizlik ikisinede iyi gelmişti. Eve vardıklarında yatsı ezanı okunuyordu. Sarya kucağındaki küçük kızı salonun yukarısında bulanan kanepeye bırakıp üzerine bir battaniye örttü, diğer kızda çekingen bir kedi gibi gelip kardeşinin yanına sokuldu. Sarya ilk o zaman bu iki kardeşin birbirinden hiç ayrılmamalarını anladı. Onlara bakarken kendi kardeşlerini düşündü, ne kadarda uzak yabancıydılar artık ona, ne zaman onlara ihtiyaç duysa yokluklarının soğukluğuyla avunmak zorunda kalıyordu. Düşünmemek için tekrar dönüp kızlara baktı iki kardeş ısınmak için birbirlerine iyice sokulmuşlardı.
Mutfaktan aldığı kibritle sobayı yaktı kaynamaları için üzerine birkaç su dolu çaydan bıraktı, bozulan bir iki yastığı düzeltti, perdeleri örtü, Gülbaharın halen ayakta durduğunu görünce:
—Kusura bakma işe daldım sende ayakta kaldın, hoş geldin yabancımısın canım teklife ne gerek otursana, boşver her şeyi kafana takma işleri oluruna bırak ._dedi. Onca yaşananlardan sonra söylediği son sözler ona o kadar saçma geldi ki, keşke o aptalca sözleri söylemeseydim diye düşündü.
—Sağol-dedi Gülbahar. Sesi soğuk anlamsız, bir mezardan çıkmış gibi cansızdı. Sobanın arkasına oturup başını ellerinin arasına alıp derin düşüncelere daldı. Kadının konuşacak durumda olmadığını anlayan Sarya, aç olduklarını hatırlayıp sofrayı kurmak için mutfağa gitti. Kimse öğle yemeğine gelmediğinden sabahtan pişirdiği lahana sarmaları olduğu gibi duruyorlardı. Sarmaları ısıtıp yaptığı ayranla misafirlere ikram etti. Tandır ekmeği sıcak yemek, sobadan yayılan ısıyla birleşince çocukların pek hoşuna gitti. Buna birde sessizliğin verdiği huzur eklenince çocukların neşesi iyiden iyiye yerine geldi. Günün ilk saatlerinden bu saate kadar açlıktan, soğuktan, titremiş korkudan seslerini çıkaramamışlardı. Herkesin kendi derdine ve laf yarışına düştüğü o kargaşada onların minik yüreklerindeki kıyameti kimse fark edememişti.
Sıcak oda, yemeğin lezzeti, Saryanın şefkatli yumuşak sesi, gün boyunca süren kargaşadan sonra rüya gibi geldi çocuklara. Vücutları ısınıp karınları doyan çocuklar sofranın üzerinde derin bir uykuya daldılar. İki kadın, çocukları alıp sobanın arkasında duran mindere bıraktılar, oda çok sıcak olduğundan üzerlerine ince bir çarşaf örtüler.
Saryada Gülbaharda pek bir şey yemeden sofradan kalktılar. Saryanın tüm ısrarlarına rağmen Gülbahar tekrar sofraya oturup bir şey yemedi. Israrların boşa olduğunu anlayan Sarya daha fazla üstelemeden sofrayı toparlamaya koyuldu, Gülbahar her ne kadar yardım etmek istesede buna izin vermedi. Sofrayı toparlayıp bulaşıkları yıkadı, yere dökülen ekmek kırıntılarını el gırgırıyla toparladı, sobaya bıraktığı çaydanlar dan birini alıp çay demledi, bütün bunları kafasını kurcalayan soruları bir an önce sorabilmek için çarçabuk yaptı. Elinde çay tepsisiyle salona girdiğinde Gülbahar kızlarının ayakucuna oturmuş ağlıyordu, sessizce yanına oturup ellerini tuttu, yaralı bir yüreğin gözyaşlarını hemen tanımıştı derinden ve sessizce süzülürlerdi. Yanına oturup kadının ellerini tuttu.
—Yapma kardeşim, yeter artık kendini bu denli kahretme-.dedi. Karşıdan cevap alamayınca devam etti:
-Gülbahar, sana bütün bunları yapmalarına üstelik kovmalarına rağmen niye gitmedin kalmaya devam ettin?. Dedi, bu soruyu sormakta acele ettiğini anlayıp bir kez daha dudaklarında dökülen kelimeleri geri alamamanın verdiği can sıkıntıyla oflayıp pufladı. Durmadan ağlayan Gülbahar cevap vermedi.
—Eyer konuşmak anlatmak istersen seni her zaman dinlemeye hazırım-dedi. Sarya bu son sözlerini biraz yalvaran bir ses tonuyla söylemişti, o evde olanları merak ediyor kendince bilirse Gülbahar a yardımcı olabileceğini sanıyordu. Birden yalnız kalmamak, kendi sorunlarından uzaklaşmak için onun sorunlarıyla ilgilendiğini fark etti, kadının bu çaresizliğinden faydalanacak kadar bencil olduğu için öyle bir utandıki yanakları kızardı, suçluluk duygusuyla gergin bir halde mutfağa gitmek için ayağa kalktı kapıya doğru yürüdü, arkasından ürkek utangaç, çaresiz bir ses duyuldu.
—Evet, kaynanam beni kovdu- diyebildi. Aynı anda hemen gelip Gülbahar ın yanına çömelen Sarya:
—Aman Allahım nasıl yapar bunu, bunun Ahmet e hiçmi saygısı yok? Peki, sen niye gitmedin? Merakına yenilip son soruyu sorduğuna çok pişman olduysa da soru ağzından çıkmıştı artık.
—Çocuklarım için-. Dedi karşısındaki cansız soğuk ses.
—Anlamadım-
—Gitsem onları bana vermeyeceklerini söylediler hem verseler bile ailem onları istemiyordu.
-Nasıl yani, ya sen şunu baştan anlatsana , kafam almıyor bu nasıl olur.? Kadın Saryanın kendisine inanmadığını sanıp kederlendi.
—İnanmak zor seni anlıyorum-. Sarya duygularını yanlış anlayan kadının ellerine sarıldı.
—Canım kardeşim ben sana inanıyorum, sadece insanların çocukları annelerinden ayırabilecek kadar duygusuzlaşmış olmalarına inanmıyorum, yani doğru olduğunu biliyorum ama inanmak istemiyorum.- Saryanın candan samimiyeti Gülbaharı çabuk etkisi altına aldı, artık hiç çekinmeden içindeki her şeyi, canını yaraladığı içini yaktığı şekilde anlatabilirdi. Suçlanmadan yargılanmadan dinleneceğini bilmesi daha şimdiden ona iyi gelmişti. Bundan cesaretlenip anlatmaya başladı.
—Aile büyükleri bir araya gelip, benim Seferle evlenmem gerektiğini bana söylediler, bu kararı bizden habersiz günler öncesinden almışlardı.- Bu sözler karşısında Sarya iliklerine kadar ürperdi, bir müddet hiç düşünmeden hislerini yitirmişçesine öylece bekledi. Bir anda beynine cevabını merak ettiği binlerce soru saldırdı oysa o hangisine öncelik verip soracağına karar veremedi. O böyle derin düşüncelere dalmışken Gülbahar devam etti :
—Bize söylediklerinde ikimizde sinir krizleri geçirdik, bize böyle bir şeyi yakıştırmalarını ikimizde kendimize hakaret olarak görüyorduk. Bu teklifi ikimizde şiddetle reddettik, o gün kaç kez bizi ikna etmeleri için birileri geldi bilemiyorum ama biz her defasında öfke nöbetleri geçirip konuşmalarının sonunu getirmelerine izin vermedik. O akşam ikimizde hiç uyumadık, sabah Heci Hekim ikimizi de karşısına dikti bu işin olacağını çocuk gibi bağırıp zırlamanın buna engel olamayacağını kesin bir dille anlattı, cevap vermemizi beklemeden çekip gitti. Ben sadece ağladım, Seferde çekip gitti o gece ve öbür gece eve hiç gelmedi, o çekip gitti, birazda olsa oradan uzaklaşıp rahatlayabilmişti oysa ben bana zindan gibi gelen o evde kalmak zorunda kaldım. Siti Hanım, Heci Hekimin yokluğunu fırsat bilip ağzına gelen her küfrü edip hemen evine git dedi. Tamam dedim, kendime ve çocuklarıma birkaç parça elbise alıp ufak bir valize yerleştirdim tam çıkacaktım Heci Hekim bizi durdurdu çocukları bırak sen nereye istiyorsan git dedi. Red edip yoluma devam ettim diş kapıda Mıraz la beraber çocukları çekip aldılar, çocukları onlardan almaya çalıştım beni iterek engel oldular, ağladım çocuklarımı vermeleri için yalvardım ne yaptıysam katılaşan yüreklerini bir damla bile yumuşatamadım “biz iki yetimimize bakamayacak kadar acizmiyizki onları götüreceksin” diyordu ısrarla. Ağlayarak eve geri döndüm babamı aradım. Bu arada onlarda salonda birbirine girmiş, bağrış çağrış tartışıyorlardı. Biri gidecek, diğeri kalacak diyordu. Kavgaları gürültüleri sokaktan duyuluyordu. Ben odada kaldığım bir saat boyunca sürekli ağladım. Onların bu bağrışmalarının ortasına annem babam ve iki ağabeyim geldiler. Heci Hekim onları buyur ettikten sonra olanları onlarada anlattı. Babam beni çağırıp “gidelim” dedi birden o kadar çok sevindim ki farkında olmadan bir çığlık attım, hemen çocuklarıda alıp salona çıktım……
Gülbahar burada duraksadı sesi bir yerlere takılmış gibi cümleyi zor tamamladı sustu boş bakışlarını karşı duvara dikip uzun bir süre öylece kaldı. Uğradığı hayal kırıklığı çaresizlik bakışlarındaki tüm manayı alıp götürmüştü, bakışları kadar boş ve manasız bir sesle devem etti.
—Kızım sen yalnız geleceksin dedi babam. İçimden bir şeyler koptu, dizlerimin bağı çözüldü de dermansız kalmışım gibi ayakta duramayıp duvarın dibine çöktüm. Canımı en çok yakan şey ne oldu biliyormusun ağabeylerimle beraber annemin, babamı desteklemesi oldu, düşünebiliyormusun annem bana çocuklarını bırak diyordu. Bağırıp çağırmak her şeye lanet etmek istedim, ama bir şeyler şurama yüreğime oturdu, boğazımda bir düğüm oluşturan bir acı yumağı büyüdükçe büyüdü nefesimi kesip konuşmama engel oldu. –
Gülbahar konuşurken gözlerinden durmadan süzülen yaşlara engel olamıyordu. Sesi dahada anlamsızlaşmış hayata karşı duyduğu nefretin boşvermişliği yılgınlığı konuşmasına da yansımıştı. Çaresizliğini anlatmaya başlayınca da yüzünde tiksinti gibi bir ifade belirdi
Bu tiksinti hayatamıydı yoksa kendi acizliğinemiydi Sarya bunu bir türlü anlayamadı.
—Ağlamam, yalvarmam bir işe yaramadı, ailem beni geri istiyor ama ne olursa olsun çocuklarımı istemiyordu. Bende onlara gelmeyeceğimi söyledim ben nasıl sizin çocuğunuzsam onlarda benim çocuğum bana ihtiyaçları var, kendi rahatım için onları bu yaşta yalnız boynu bükük bırakamam, varsın hayatım onların uğruna heba olsun yinede onlara sırtımı dönemem dedim. Ne kadar ısrar ettilerse de onlarla gitmedim çünkü çocuklarımı yalnız bırakamazdım. Onlar kalkıp gittiler giderlerken babam dönüp bana “bugün beni kırıp bizimle gelmiyorsun ya bundan sonra benim kızım değilsin bundan sonra başına ne gelirse gelsin sakın gelip benden aman dileme çünkü misafir olarak bile kapımdan içeri girmene izin vermeyecem” deyip çekip gitti. Ben ağlayarak odama döndüm o gecede sabaha kadar uyumayıp ağladım. Çaresizlikten kimsesizlikten canım acıyor canım acıdıkça da ben daha çok ağlıyordum. Sana çaresizlik nasıl can yakar diye anlatmayacam çok iyi biliyorumki sende defalarca gücün tükenene kadar çaresizlikten ağlamışsındır. – Sarya duygularını tercüme eden bu kadına ne diyeceğini bilemedi, evet çaresizliği iyi biliyordu, belkide yanılıyorlardı hiçbiride çaresiz değildi sadece neyi nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı. Belkide bilgisizlikti onların tek çaresizliği. Gülbahar devam etti:
—Sabah olunca da aklıma gelen tek çareye başvurdum, çocuklarımı da alıp Heci Hekimin yanına gittim “arka taraftaki eski evi bize ver çocuklarımla orada yaşarız gündüzleri yine buraya gelirim evinizin bütün işini yaparım Ahmet in çarşıda aldığı dairenin kirasıyla da geçiniriz size asla zorluk çıkarmayız bir yuvamız sığınacak bize ait bir damımız olsun yeter çocuklarımın rahat hareket edeceği kendimizi ait hissedeceğimiz bir yer başka hiçbir şey istemeyiz” dedim. Kabul etmedi “gençsin yalnız yaşarsan laf olur, üstelik her iki çocuğunda kız yarın onlar evlenir o zaman yapa yalnız kalırsın, bu sana iyilik değil kötülüktür senin aklın almıyor, ya burada kalıp Seferle evlenirsin yada çocukları bırakıp gidersin bu son sözümdür iyi düşün kararını ver”deyip kalkıp gitti.-
Gülbahar burnunu çekti, Saryanın eline sıkıştırdığı peçeteyle gözyaşlarını sildi, boğuluyormuş gibi zor nefes alıp verdi bir süre öylece bekledi.
—Ailem çocuklarımı istemiyordu, bunlar evlenmem şartıyla burada kalabileceğimi söylüyorlardı. Mecburen kabul ettim çocuklarım için onları insanca yaşatabilmek için kabul ettim inan kendim için değil, yaşamak için değil yaşatmak için kabul ettim. Heci Hekim gidip imam getirdi, birkaç aile büyüğü topladılar Sefer i çağırdılar babamın da rızasını alarak nikâhımızı kıydılar.- Sarya çıldırmış gibi bir sesle
—Ne- diye bağırdı. Gülbahar halen bir şeyler anlatmaya devam ediyor du ama Sarya girdiği şoktan onun ne dediğini anlamıyordu, en son şu sözleri anlayabilmişti. Sefer nikâhtan sonra hiç konuşmadan çekip gitmiş hemen o gece kızı kaçırmıştı. Kızı daha çok annesinin nasihati ve desteğiyle kaçırmıştı. Annesi önce gidip şu kızı kaçır bir yere bırak ardından hemen dönüp Gülbahar ı saçlarından sürüyüp babasının evine at gel demişti. Uzun bir sessizlik oldu, Sarya bütün olanları kafasında değerlendirip kafasında anlamlandırmaya çalışıyordu. Bu nasıl bir anlayış nasıl bir kaderdi, neyle izah edilebilirdi, kanunmuydu, dini bir farz mıydı hayır hiçbir din böyle bir vicdansızlığı dayatamazdı, hiçbir düzen bu denli ilkel olamazdı. Karanlığa atılmak gibiydi bu, kapkaranlık ışıksız bir keşmekeşlikte kaybolmak gibiydi. Bu karanlıkta ister açık gözle ister kapalı gözle yürü demişlerdi ona, o gözleri kapalı yürümeyi seçmişti. İkisinde de önünü görmek imkânsızdı karanlıkta kalmaktan başka seçeneğim olmaması gaddarlıktı. Gülbahar belki önünü göremiyordu ama karanlıktan da korkmuyor du çünkü sevdiklerini yanında biliyordu. Gülbaharla Sarya kalkıp sigara içmek için mutfağa gittiler, ikiside susmuş konuşmuyorlardı, ellerinde yaktıkları sigaralar olduğu halde pencerenin önünde durmuş dumanı açık camdan dışarıya üflüyor, en derine daldıkları düşüncelerinde bu karmaşayı anlamaya çalışıyorlardı. Gülbahar beynine hücum eden sayısız cevapsız sorudan, yaşadığı tüm ağır olayların içinden çıkamayacağını anlayınca oradan kaçıp çocukluğuna sığındı.
Gülbahar bu ilçede doğup büyümüştü. Sekiz çocuklu ailenin son çocuğu olan Gülbaharın beş abisi ikide ablası vardı. Sarı saçları, külrengine çalan mavimsi gözleri, gamzeli tombul yanaklarıyla ailesinin gözbebeğiydi. Hiperaktif, yaramaz birazda şımarık bir çocuktu. Bir dediğini iki etmeyen ailesi gereğinden fazla şımartırdı onu, annesi hep dünya güzelim diye sever evin diğer fertleri küçük prenses diye seslenirlerdi. Maddi durumları normal olan ailesi, hiçbir şeyden yoksun olmadan büyütmüştüler. İlkokulu bitirdikten sonra babası okumasına izin vermemiş, oda okumaya pek hevesli olmadığından bunu yadırgayıp okumak için hiç ısrar etmemiş bugüne kadarda okumadığı için hiçbir pişmanlık duymamıştı. Çevresinde tüm kızlar gibi oda daha çocuk yaşta genç kızlar gibi giyinmeye ve onlar gibi davranmaya zorlanmış, güzelliğinden dolayı gördüğü yoğun ilgiden hoşlanıp bu duruma çabuk alışmış. Durumundan pekte şikâyetçi olmayan Gülbahar süslenerek katıldığı düğünlerde, misafirliklerde gençlerin ilgisini üzerine toplamış, buda pek hoşuna gitmiş, kendini dünyanın merkezi gibi görüp kendini gençliğin verdiği çılgınlığa, renkliliğe, hayatın tozpembe görünen yüzüne iyice kaptırıp hayatından gayet memnun mutluluk içinde yaşıyordu. Daha on beş yaşındayken, kendisin den beş yaş büyük Ahmet le karşılaşmış, Ahmet in bakımlı özenli giyinişi başına buyruk özgüven dolu hareketleri ve kendisine gösterdiği yoğun ilgiye âşık olup bir iki ay içindede evlenmeye karar vermişlerdi. Ailesi başlarda karşı çıksa da Ahmet i tanıdıktan sonra kabullenip çok sevmişlerdi. İki ailenin de anlaşmasıyla evlenmiş ve evli kaldıkları sekiz yıl boyunca da birbirlerine olan sevgileri hiç azalmadan çok mutlu yaşamışlardı. Güzel giyinmeyi, aşırı makyaj yapmayı, süslenmeyi, gezip eğlenmeyi, şakalaşıp gülmeyi seven hayat dolu biriydi. Canlı şen şakrak, bazen çılgın bazen çocuksu kendine özgü deli dolu, hayatın her anından zevk almaya çalışması, Ahmet in ona daha da bağlanmasına yol açmıştı. Kazanın olduğu o lanet geceye kadar kendilerince dünyanın en mutlu insanlarıydılar. Kazadan sonra yirmi üç yaşındaki Gülbahar gitmiş, yerine elli yaşlarında, kederli içine kapanık, suskun, gözünde yaş eksilmeyen, yaşayıp yaşamadığı sadece alıp verdiği nefesinden belli olan biri gelmişti. Kabuğuna çekilen Gülbahar hiçbir konuda konuşmayı fazla sürdüremiyor, kendisi için yapılan avuntuları art niyet taşımayan onu neşelendirme çabalarını kendi acısına karşı kasıtlı bir hareket sanıp huysuzlanıyor, bu huysuzluğu ya oradan kaçıp gitme eylemlerine yada ağlama krizlerine dönüşüyordu. Uğradığı kayıp sadece Ahmet in kaybı değil kendisinin de kaybıydı, param parça olmuş birçok parçasını Ahmet le beraber soğuk toprağa gömmüş, soğuyan yüreğiyle biçare kalmıştı. Yıkılmışlığını gizlemiyor tek yaşama kaynağı olan çocukları dışında kimseyle pek konuşmuyor, içini yakan acının kederini gözlerinden anlamasınlar diye gözlerini kızlarından kaçırıyor ne kadar kendine hâkim olmaya çalışsa da, onlara her baktığında yanaklarına süzülen gözyaşlarına engel olamıyordu. Hayatın ağırlığı karşısında eziliyor bilinmeyen yarınlar hayatında ilk defa onu korkutuyordu. Bugüne kadar hayatı hep cicili bicili yanıyla yaşamış, birileri tarafından hep el üstünde tutulmuş olduğundan, hayatı tek başına göğüslemek ona kendinden kat be kat ağır bir yük altında yürümek kadar ağır geliyordu.
Saryanın çocukluğu ise Gülbaharınkinden farklıydı, dağlık ağaçlarla kaplı bir köyde doğup büyümüş bu dik yamaçlı dağlık köyde oldukça zorlu bir çocukluk dönemi yaşamıştı. Oda ailesinin en küçük kızıydı, muhafazakâr olan babasıyla hiçbir zaman iyi olmamıştı. Sarya daha çok oğlan çocuğu davranıp onların özgürlüğünü kıskanıp onlar gibi olmaya çalışırdı. Tüm çocukluğu, babaannesinin anlattığı masallardan etkilenip gökkuşağının üzerinden atlarsam erkek olurum hayalleriyle geçmişti. Ne zaman bu konuyla ilgili içine bir şüphe düşse yada umutları zayıflasa babaannesine koşar gökkuşağının üzerinden atlayıp erkek olan kızın hikayesini tekrar tekrar dinler bununla avunur yeniden yeşeren umutlarıyla hayallerine kapılırdı.
Sarya başına buyruk ben yanı ağır basan, sadece kendi doğruları doğrultusunda yaşamak, dolayısıyla hayatıyla ilgili kararları kendisi vermek isteyen biriydi. Bunun için tüm çocukluğu boyunca ailesiyle hep bir tartışma içerisinde olmuş, hiçbir zaman anlaşamamıştı onlarla. Daha doğrusu onlar asla Saryayı anlayamamış onu kendi istedikleri doğrultusunda yaşamaya zorlamış bunda muvaffak olamayınca da ona karşı her türlü psikolojik baskıyı kullanmışlardı. En sonunda da babası başına buyruk dediği kızıyla birazda kocası ilgilenip uğraşsın kafasıyla daha on dört yaşındayken zorla evlendirmişti. Sarya, Gülbaharın aksine süslenmeyi makyajı, abartılı giyinmeyi pek sevmeyen biriydi. Arkadan topladığı saçlarını koyu renk örtülerle örter daha çok spora kaçan rahat giysiler giymeyi tercih ederdi. Gelin olduğu gün dışında hiç makyaj yapmamış o gün bile yaptığı makyajı erkenden silmişti. Buna rağmen çevresindeki tüm kadınlardan daha güzel daha çekiciydi.
Sarya her zaman yaptığı gibi pencerenin önünde durmuş sigara içiyor bir yandan da şehrin üzerini bulut gibi saran yoğun kömür dumanından çok az seçile bilen yıldızlara bakıyor, arada bir buğulanan camı siliyordu. Genelde yalnız, ışığı yakmadan, dondurucu soğuğa aldırmadan pencereyi açıp öyle içerdi sigarasını. Oysa bugün hem pencereyi açmamış hem sigarasını Gülbaharla beraber içmişti. Daha önce yanında biri varken asla sigara içmemişti. Bugün kendince belirleyip sadık kaldığı tek kural sigara içtiği süre boyunca hiç konuşmayıp hayallere dalmak olmuştu. Acılardan kaçmak için kullandığı bu yöntem bu kez işe yaramamıştı. Onu hayal yerine çocukluk anılarına doğru sürüklemiş, bu sürükleyiş onu sadece canını yakan anılara götürmüştü. Hatırladıkça canı yanıp onu buraya sürükleyen olaylar zincirinden, babasının ve beraberinde tüm ailesinin yüz çevirişinin onu ittiği yalnızlığı düşünmekten kendini alıkoyamamıştı. Günler geceler boyu ağlayan ağladıkça insanlara, yaşama karşı soğuyan, zavallılığı çaresizliği kader diye tanıtanlara karşı içi nefretle dolan, bilinmezliğe doğru itilen yolda sürekli kaybolan o küçük kızı düşündükçe yüzündeki keder, umutsuzluk dahada artmış sigarasını söndürmeden başka bir sigara daha yakmıştı. Gözleri yan tarafında duran Gülbahara takıldı, daha bu yaşında omuzlarına yüklenen taşıyamayacağı kadar ağır yükün altında ezilip büzülmüştü. Onun varlığından habersiz öyle bir dalmıştıki dışardan bakıldığında yaşamıyor sanılırdı. Kızları uğruna harcayacağı ömrünün matemi yüzüne yansımıştı. Başörtüsünün altından çıkan darmadağın sarı saç bukleleri onun hayattan çoktan koptuğunun kanıtıydı. Sarya yüzüne zoraki bir gülümseme vererek gelip Gülbaharın yanına oturup, içine kapanık utangaç kişiliğinden hiç beklenmeyen bir samimiyetle ellerini tuttu. Onun bu samimi içten art niyet taşımayan iyi kalpliliği karşısında ezilen Gülbahar, utancından sıkılıp başını önüne eğerek daha önce Sarya hakkında kadınların yaptığı dedikodulara katılıp onu kötülediği giyimini hareketlerini içine kapanıklığını eleştirip onu yabani bir hayvan diye adlandırdıkları için büyük bir utanç duydu, ön yargılı olmak ne korkunç bir şey diye düşündü. Oysa onu tanımaya çalışsaydık onun hiç kimsede bulunmayan o insanlığının karşısında yaptıklarımız için tıpkı şu bende olduğu gibi kendimizden utanırdık. Daha fazla utanıp sıkılmasın diye gözlerine hiç bakma dan oda Saryanın ellerini sıkıca tuttu. İçten içe özür diledi, kendisini af etmesi için yalvarırcasına ellerini sıktı. İnandığının aksine Sarya bugüne kadar tanıdığı en iyi, içten, anlayışlı, çıkar gözetmeyen mükemmel bir insandı. Yaşadığı ve yaşamakta olduğu onca sorunlara rağmen bu insanın dostluğu, kendisine duyduğu yakınlığı onu heyecanlandırır yüreğinin yeniden güvenle çarpmasına neden oluyordu. Bir dostluğun insana bu denli iyi gelebileceğine inanamıyordu. Onun yanındayken canavara dönüşmüş olsa dahi artık mücadele edilmesi gereken bir canavardı. Yalnızken canavardan korkup içine kapanan insan, onun yanındayken bu canavara karşı direnme mücadele etme isteği duyuyordu. Birden gözleri doldu, elleri ayakları titremeye başladı. “aman Allahım ben bu kıza ne kadarda haksızlık etmişim”diye düşündü, bu düşünce karabasan gibi üzerine çöküp boğazını sıkmaya başladı. Suçluluk duygusu artıkça nefes alması zorlaşıyordu.insan seçme hakkına sahip değilse yaptıklarından dolayı nasılda sorgulanıp suçlanırdı, hem ne yapmıştı ki bu kız, kendisine zorla dayatılanlara sessizce karşı çıkmak dışında, onu gözümüzde öcü yapan neydi; kendi bencilliğimiz, önyargılarımız dan başka. Başkası hakkında ki bu kötü düşünceler, aklımızdan gecenler, geçirilenler bizim zayıflığımız, yeniye bilinmeyene karşı korkularımızdan başka ne olabilirdiki, biz korktukça yeniden yana olanın üzerine varıyor, doğruluğunu bildiğimiz halde onu yanılgıya yöneltmek için elimizden geleni yapıyor onun yenilgisini, acı çekişini gördükçe doğru yolda olduğumuzu vicdanımıza kanıtlamaya çalışmıyormuyduk. Karşımızdakinin döktüğü hiçbir gözyaşının da vicdanımızdaki ateşi söndürmeye yetmediğini tüm öfkemizin bu ateşin verdiği acıdan geldiğini bildiğimiz halde bunu bırak karşımızdakine kendimize bile itiraf etmeye cesaretimiz yok diye düşündü Gülbahar
Her iki kadın mutfakta öyle derin düşüncelere dalmışlardı ki kapı zili çalınınca ikiside irkilerek hızla ayağa kalktı. Sarya kapıyı açmak için salona yönelirken gözleri saate takıldı, saat bire geliyordu, “amma” geç olmuş diye düşündü. Salondan geçip kapıyı açtı gelenler Emine Hanım ve gelinleriydi, gelenler burun kıvırarak yanından hızla geçtiler, böyle durumlara alışkan olan Sarya bu durum üzerinde pek durmadı, onların arkasından kapıyı kapatmak üzereyken uzaktan gelenleri görüp kapıyı kapatmadan mutfağa döndü. Hemen ardından Emine Hanımda girdi içeri, küçümseyen bakışlarla etrafı süzdü, yine küçümseyen ses tonuyla,
—Şuraya bak, tandır yakılmış sanki aç şu pencereyi de havalandır burayı diye bağırdı.- Gülbaharı görmezlikten gelerek kapıyı hızla çarpıp çıktı, çatık kaşları ince ve dudaklarında küstahlıkla karışık aptalca bir gurur seziliyordu. Bu kadın kendinden ve çocuklarından başka kimseyi insandan saymıyor, herkesi aptal zavallı görüyor insanları ezerken ne Allah korkusu nede insana duyulacak saygı onu durdurmaya yetmiyordu. Söz dindarlığa, merhamete gelince de kimseyi kendinden daha dindar görmüyor, hatta “hâşâ” Allah bir tek kendi rabbiymiş gibi hissedip kendisine yapılan haksızlıkların hesabını sorarmış gibi bir yanılgıya kapılıp zayıfı ezmekte hiçbir kural ve korkuya kapılmadan insafsızlığına gem vurmadan insanlığından çıktığının farkına varmıyordu.
Kadının bu küçümseyişini kabullenmek zorunda olup bu evdeki değersizliğinin bilincinde olduğu halde buradan ayrılamayışına öfkelenen Sarya camı açmayıp bir sigara daha yaktı, canı acıyordu, hayattaki bu dengesizliği bu haksızlığı anlayamıyordu. neydiki yaşam, güçlüyle güçsüzün savaşımıydı, birilerinin yenilip birilerinin yendiği, gücü yetenin gücü yetmeyeni ezdiği, inadına birilerinin birilerinden bir şeyler çaldığı, çocukluğunu, hayallerini, umutlarını, inançlarını, gülüşlerini kısacası uğruna nefes almaya değer bulduğu her şeyi. Yenilgi neydi peki; seçimi, tesadüfümü, değişmez bir kadermi….
Gülbahar için kızların odasına yatak kurup onları yerleştirdikten sonra mutfağa giden Sarya toplanan birkaç parça bulaşığı yıkadı, ortalığı toparladı, salon sobasının yanmış kovasını dışarı bıraktı sabahtan doldurup hazırladığı başka bir kovayı getirip sobaya bıraktı, sabah yakabileceği şekilde sobayı hazırladıktan sonra kirlenen ellerini yıkayıp odasına girince iliklerine kadar işleyen soğukluğu hissetti. Elektrikli sobaya sokuldu, elektrikler düşük olduğundan sıcaklığı hissetmedi bile kalkıp aynada uzun süre kendine baktı hala çok güzeldi, ama yüzündeki solgunluk ona yorgun ve bitkin bir ifade veriyor, soğuktan morarmış yüzündeki durgun kederli bakışları içini acıtıyordu. Soğuktan dayanamayacak hale gelince hemen yatağına girip ayaklarını karnına doğru toparlayıp ısınabilmek için yorganı başına çekti. Hayatı olur kırabilmek için daha ne yapmalıyım diye derin bir ahla geçirdi içinden. Olmayınca olmuyor zorla olduramıyorsun, bedenini bu zorlamaya uydurabilsen bile ne yaparsan yap ruhuna söz geçiremiyorsun sen ısrar etmekten yoruluyorsun ama ruhun direnmekten ne yoruluyor ne de vazgeçiyordu. İnsanı dıştan gelen baskılar değil, ruhun bu direnişi yorup bitiriyor diye düşündü. Ardından kafasındaki tüm düşünceleri silip uyumaya çalıştı.
Rüzgârın önüne takılıp sürüklenen, sürüklendikçe de oradan oraya takılıp yavaşça parçalanan kuru yaprak gibi Saryanın ruhuda anıdan anıya koşuyor vardığı her duraktan bir darbe alıp başka bir anıya doğru yol alıyordu, oradada aynı akıbete uğrayınca param parça perişan bir halde başka anıya sürükleniyordu. Bu hengâme içerisinde ne kadar boğuştuğunu kendiside bilmiyor yorgun bedeni uykuya teslim olduğu halde, yorgun ruhu kan revan içinde kalmış paramparça ruhu rüyasında bile boğuşmalarına devam ediyordu.
Yol ayrımları varmıydı hayatta, bir bitiş bir başlangıç. Her günün akşamı bir bitiş, sabahı bir başlangıçmıydı. Bitişlermiydi can yakan, başlangıçlarmıydı acı gelen. Can yakan gidenlermiydi, alışkanlıklardan vazgeçmek zorunda kalmak mı, biz aynı bizken can yakan neydi.
Sabaha yorgun uyanan Sarya, Nadir in gelmediğini fark etmeden hızla odadan çıktı sobayı yakıp kaynaması için üzerine su bıraktı elini yüzünü yıkayıp odasına dönünce Nadirin gelmediğini anladı tuhaf ama bu durum oldukça canını sıkmıştı. Daha önceleri de eşi kendisine haber vermeden gidip günlerce gelmediği olmuştu. Ama ilk defa kendisine haber verme gereği duymayan eşine içten içe öfkelenip kızdı. Bir müddet öfkesini içinde büyütüp ardından kendi kendine aman deyip omuz silkti. Pencereye doğru yürüyüp camı açtı, dışardan gelen buz gibi hava yüzüne çarptı, yoğun sisten hiçbir şey görünmüyordu, sis pencereden odaya kalirofer kazanlarının bacalarından çıkan yoğun duman gibi içeri süzülüp odanın içinde sıcak havayla buluşup ortadan kayboluyordu. Sarya kenara çekilip bir süre sıcak havayla sisin mücadelesini seyretti, bu durum can sıkıntısını gidermiş gelmeyen eşine duyduğu öfkeyi unutturmuştu. Üşüyünce pencereyi kapatıp ısınmak için yatağına girip yorganı başına çekti. Isındığına emin olduktan sonra kalkıp aynanın önüne geçti, saçlarını tarayıp arkadan sıkıca bağladı, dolaptan uzun yeşil bir elbise çıkarıp ve siyah bir hırka çıkarıp giydi, komidinin çekmecesinden elbisesiyle aynı renkte bir başörtüsü alıp başına taktı, tekrar aynanın karşısına geçti, oldukça güzel ve alımlı olmuştu, görüntüsüne bakıp gülümsedi salona çıkmak için kapıya yöneldi, bir iki adım atıp hemen dolabın yanına geri döndü, giydiğinden çok daha kısa bir sürede üstündekileri çıkardı, dün üzerinde olan gri eteği ve baldırlarına kadar inen siyah salaş kazağını giydi, “bu ne, acılı kadına misbet yapar gibi giyinin süsleniyorum” diye düşündü. Şimdi kendini daha rahat hissediyordu, kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçti.
Biri sobanın yukarısında biri aşağısında olmak üzere çay, peynir, tandır ekmeği, haşlanmış yumurta ile un helvasından oluşan iki kahvaltı sofrası kuran Sarya, Gülbahar ve iki küçük kızını da kahvaltı sofrasına davet edip, rahat etmeleri için kendiside yanlarına oturdu, rahat etmeleri için elinden geleni yapıyordu. Sarya bir an önce fırsat bulup Gülbaharla konuşmak istiyor, ikiside erken uyanmalarına rağmen bir türlü yalnız kalıp onunla konuşamadığı için çok üzülüyordu. Bu yoğun istek başkasının acılarına kafa yorarak kendi acılarından kaçma isteğinden kaynaklanıyordu. Sarya başkasının acılarıyla avunup mutlu olan biri değildi, sadece kendinden kaçmak bir süre kendinden uzak kalmak istiyordu. Gülbahar ise bilerek ondan uzak duruyor acılarının arkasına sığınarak sessizli tercih edip daha önce Sarya hakkında yaptığı dedikodulardan ona karşı takındığı, dışlayıp ayıplama tavırlarından dolayı vicdan azabı duyuyor Saryanın candan yakınlığı onda diken ütünde oturuyormuş gibi bir his uyandırarak onu gereğinden fazla tedirgin ediyordu. Biran önce evine gitmek için müthiş bir istek duydu, bu eve gitmekten çok Saryadan uzak kalma isteğiydi.
O gün kahvaltı sofrasında ne kaçırılan kızdan nede Gülbaharın Seferle evlenmiş olmasından söz açıldı, herkes ağzına kilit vurulmuş gibi susuyor, arada bir soran bakışlarla birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Bu durum Gülbaharı daha da tedirgin ediyor kendini her şeyin sebebi olarak görmesine neden oluyor bir an önce yalnız kalıp çiğerleri parçalanana, gözlerinden yaş bitene kadar ağlamak istiyor tüm bu yaşanan olumsuzlukları gözyaşlarıyla silmek, omuzlarına yüklenen ağır yükün altında hepten ezilmeden kötülüklerle beraber yükünü de gözyaşlarıyla oluşturacağı selin önüne katıp kurtulmak istiyordu. Sofradaki sessizliği oflaya puflaya içeri giren Nadir bozdu, onun bu oflayıp puflayan hali tüm meraklı bakışları üzerine çekti. Herkes soran bakışlarla ona bakıyor sormaya cesaret edemediklerini kendisi anlatır diye bekliyorlardı. Yorgun ve uykusuz olan adam kimseye aldırmadan sobanın arkasındaki mindere uzanıp uykuya dalmış gibi yapıp gözlerini kapattıysa da babasının sorularına cevap vermekten kurtulamadı. Babası:
—Ne yaptınız? Diye sordu. Beriki tüm yorgunluğuna rağmen uzanarak cevap vermek saygısızlık olur diye kalkıp oturdu uykusuzluktan kızaran gözlerini zorla açarak;
—Hiçbir şey yapamadık, Seferin evli olduğunu duymuşlar onlarda kendi kızlarına karşılık Berfini istiyorlar. Hemde… Lafını tamamlayamadan sustu, canı sıkılıyordu, uzunca bir süre öylece bekledi ardından derinlerden gelen yenik bir sesle devam etti.
—Adamın geçen yıl doğumda bir gelini ölmüş işte Berfini karısı ölmüş oğluna istiyor. Ya düşünebiliyormusunuz adamın dört tane çocuğu var-son sözleri söylerken öfkeden sıktığı yumruklarını herkes fark etti.
—Para falan?
—Parayı kabul etmediler, Berfini ve utançlarının bedeli olarak birde silah istediler.- Hasan bey uzun bir süre sessiz kaldı, alnını kaşıdı, yerde bir şeyler arıyormuş gibi önüne öylesine bakında cebinden çıkardığı tabakasını önüne bırakıp içindeki tütünden ağır aksak bir sigara sardı, çok ince gelen sigarayı avuçlarının arasında ezerek soba tahtasının üzerine fırlattı yeni bir sigara sardı oda ince geldi ama bu kez atmayıp yaktı, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı uzun bir süre içinde tuttuktan sonra burnundan salıverdi. Sigarası bitene kadar hiç konuşmadı, uzun bir süre sonra kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle birden ayağa kalkıp; salonun içinde hızla aşağı yukarı dolandı, hiç gereği yokken bir iki torununa bağırdı, burnunu çekiştirip sildi, geçip salonun yukarısında bulunan kanepeye oturdu.
—Git kabul ettiğimizi söyle-dedi. Bu sözlerin ardından Nadir, yorgunluğuna rağmen hızla ayağa kalkarak,
—Olurmu baba! Berfin daha çocuk, babası yaşındaki adama nasıl veririz, olmaz, böyle bir deliliği yapamayız, olmaz baba, bunun olur yanı yok.
—Bunu biz değil Sefer kızı kaçırmadan önce düşünecekti, böyle olacağını zaten biliyordu, kardeşini gözden çıkarmış ki gidip kızı kaçırmış.-
—Olmaz baba, ölürüzde vermeyiz kızı, Sefer in düşüncesizliğine küçücük kızı kurban edemeyiz.-
—Sana ne diyorsam onu yap, sen kimsin ki kararlarımı sorguluyorsun –Hasan Bey öfkesinden elindeki tesbihi dörder beşer atıyor salonun ortasında hızlı adımlarla o baştan o başa yürüyordu. Salonda dinlenemeyeceğini anlayan Nadir ayağa kalkıp odasına doğru yürürken dönüp babasına:
—Geceden beri hiç uyumamışım biraz uyuyayım sonra giderim- deyip babasının bir şey demesini beklemeden odasına girip ardından hızla kapıyı kapattı.
Söylenen ler oradaki herkesin yüreğini kızgın bir ok değmişçesine yakıp geçti, herkes ağzındaki lokmayı çiğnemeden yutup, felce uğrayan beyinlerin de bu içler acısı olayın müzakeresini yapıp anlamaya çalışıyorlardı. Onlarca çift göz, on dört yaşındaki çocuğu kırk yaşlarındaki adama vermeyi hiç karşı çıkmadan, başka yol aramadan vermeyi kabul eden adamın üzerine dikilmiş bu zalimce kararı nasıl oluyordu da bu kadar sakin verebildiğini, bunu hangi ruh halile yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Herkesin canı acıyordu, ama kimse kendini Berfinin yerine koyamıyor onun yaşayacağı acıyı onun kadar derinden hissedemeyeceklerini biliyor, böyle bir durum da tüm kelimeler anlamlarını yitirdiğinden herkes susuyordu. Emine hanımın verdiği işaretle Sarya sessizce sofrayı topladı, duyduğu haberle tüm duyguları hareketsiz kalan kadın, hissiz ezbere bildiği bu işi hiçbir şey düşünmeden yapmaya çalışıyordu. O esnada Heci Hekim ve eşi Siti Hanım sessiz sedasız içeri girdiler. Dalgınlıklarından kapı sesini duymayan ev halkı hortlak görmüş gibi şaşkınlıkla gelenlere baktılar. Her ikiside bir gecede en az on yaş yaşlanmış, ağlamaktan uykusuzluktan kızarıp şişmiş gözleriyle bitkin bir haldeydiler. Onların bu bitkin hallerinden olanlardan haberdar olduklarını tüm ev halkı anlamıştı. İkiside üstlerine ölü toprağı serpilmişçesine suskun, solgun yüzleri ve şişmiş gözlerinden kederden başka hiçbir yaşam belirtisi bulunmadan aşağı tarafta kapının solundaki duvarın dibinde bulunan mindere, yaşananlardan dolayı çökmüş omuzlarını daha çökerek oturdular. Hasan Bey ve Emine Hanım ardı ardına gelip ev sahipliğinin verdiği sorumluluk gereği perişan olduklarını bildikleri halde adet yerini bulsun diye öylesine hal hatırlarını sordular. Dünyadan kopmuşçasına oturan iki ihtiyar hiç duymamış gibi cevap vermediler. Onların çökmüş omuzlarından daha çok çöken ruhlarını anlayabilen ev sahipleri daha fazla üstelemeden yanlarına oturdular. Hasan Bey salondakilerin üzerinden göz gezdirip bakışlarını Rojinin üzerinde durdurdu, ne düşündüğü anlaşılmadan uzunca bir süre öylece bekledi, kendisine öyle manasızca kitlenen bakışları fark eden Rojinin içini bir huzursuzluk kapladı, kendi kendine ya Berfinin yerine beni verirlerse ben ne yaparım diye düşündü, babasının gür sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
—Rojin, koş Berfini çağır hemen gelsin, sakın yolda bir şey anlatma hadi oyalanmadan git.-dedi. Rojin her ne kadar bu isteğe karşı gelmek istesede bunu babasına söylemeye cesaret edemedi, ayaklarını sürüyerek çıkıp kapıyı ardından yavaşça kapattı. Kardeşi gibi sevdiği arkadaşını böyle bir haber verilsin diye çağırmak içini yakıyor, kendini, ona bunu dayatanlar kadar suçlu sayıp içini kemiren vicdan azabının önüne geçemiyordu.
Çok geçmeden Berfin, Rojin arka arkaya içeri girdiler, en büyük hayali gazeteci olmak olan Berfin okulda oldukça başarılı biriydi. Sürekli gazetecilik üzerine konuşur araştırma yapar bu konuyla ilgili kitaplar okurdu. Ne zaman bir yerde savaş yada çatışma olsa, haberi sunan muhabire gıptayla bakar “orada ben olmalıydım, şu muhabirin korkaklığına bak, savaş haberi böylemi sunulur ben olsan, haberi sunmakla kalmaz oranın kan ve barut kokusunu da size hissettirirdim”derdi. İçeri girer girmez içini bir korku kaplayan Berfin olanları anlamak için orada bulunan herkesin yüzüne baktı, bakışları kime kaydıysa, bakışlarını ondan kaçırıp başka şeyle ilgileniyormuş gibi ruhları azap içinde onu görmezden gelmeleri kızı daha da korkutmuş olan bitenleri az çok kavramış olsa bile bu düşünceyi daha kafasına uğramadan kovmuş, bunun aniden gelip giden düşüncesi bile ona korkunç gelip ruhunda ezikliğin, çaresizliğin oluşturduğu o asla iyileşmez yarayı açmaya, yüzündeki gülüşü sonsuza dek silmeye onu hayattan koparmaya yermişti.
Hasan Bey ayağa kalkıp kıza doğru yürüdü, kızın ellerini tutup gözlerini kızın sorgulayan kederli bakışlarından kaçırarak:
-Kızım sefer in kaçırdığı kızın ailesi seni…..diyecekti ki Berfin amcasının konuşmasını tamamlamasına izin vermeden var gücüyle adamı itip ellerini ondan kurtarmaya çalıştı, amcasının elleri boğazına doğru ilerleyen tiksindirici iki yılan gibi geldi, adamı iterken aynı anda, onu öldürecekmiş gibi korkunç bir sesle çığlık atıyordu, onun çığlıkları oradaki herkesi korkuttu. Ellerini adamdan kurtarınca tiksinerek geriye doğru hızla atılıp bir an önce salondan çıkıp oradakilerden olabildiğince uzaklaşmak istedi, tam çıkacaktı vazgeçip geri döndü salonun ortasına kadar geldi, ne yapacağını nasıl davranacağını bilmeden bir o yana bir bu yana gidip geldi. Bir süre hiçbir şey düşünemedi, kafasında kapkaranlık bir boşluktan başka bir şey yoktu. Kendini toparlamak için derin derin nefes alıp verdi. Onları vazgeçirmeye kalkışmadı, çünkü bunun imkânsız olduğunu biliyordu. Kaçıp gitsemiydi, ama nasıl nereye, öylesine olduğu yerde durdu, orada bulunan herkes meraklı gözlerle ona bakıp hayatı elinden alınan bu çaresiz çocuğun vereceği tepkiyi izliyorlardı. Berfin derinden gelen kısık ama kararlı bir sesle;
—Anlaşılan bu konuda karar vermiş işi bitirmiş düğün derneğinizi kurmuşsunuz, bravo sorun çözmede üstünüze yok, ne olmuş canım oğlunuzun kıymetli canına karşı beş para etmez kızınızın canı, gayet normal sizin için zaten kız dediğin neki; baş belası ne kadar erken başından atıp kurtulsan o kadar iyi. Hem kız sizin kızınız değimli, ona ne isterseniz yapabilirsiniz karşı çıkmak kız çocuğunun ne haddine, ama unuttuğunuz bir şey var ben bu kez kurulu düzene taş koyacam bu kez istediğiniz olmayacak ne olursa olsun size boyun eğmeyecem. Siz yinede düğün derneğinizi kurup eğlenmenize bakın, sakın keyfinizi bozmayın, bugüne kadar zaten hep sizin dediğiniz olmamışmı bunu olmuş bilin kendinize.-sesi daha da yavaşlayıp kısıldı, kimse nasıl olduğunu anlayamadan salonun ortasına yığılıp kaldı. Salonda bir kargaşadır başladı kimi bağırıyor, kimi ağlıyor, kimi kolonyaya suya koşuyordu, hepside olağandışı içten gelen bir dürtüyle bütün yapılanlar Berfine azda olsa yardım edebilmek için yapılıyordu. Bir tarafta fenalık geçiren annesi yere yığılıyor, diğer yanda sinirleri iyice bozulan Emine Hanım dizini dövüp inlemeyi andıran bir sesle isyan ediyor salonun bir köşesine çömelen Gülbahar kendini bütün bu yaşananların sebebi olarak görüp içini parçalayan bir vicdan azabıyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Bir süre sonra Berfin kendine geldi, başı çatlayacak gibi ağrıyor kafasının içinde cıyaklamayı andıran bir ses, sıkılan canını daha da sıkıyor kafasının içindeki seslerin dinmesi için Allaha yalvarıyordu. Kolundan tutup kanepeye oturması için ısrar eden ev halkı az sonra başını kesecek cellâtlar kadar korkunç ve acımasız geldi ona, o korkuyla inanılmaz bir çığlık atıp önündekileri hızla itip koşarak salondan çıktı, annesi de ardından kapıya doğru koştu, çıkmak üzereyken arkadan gelen sesle durdu.
—Siti dur, arkasından gitme bırak biraz yalnız kalsın, biraz ağlar oda herkes gibi kabullenir, sende ağlayıp zırlayacağına otur beni dinle- dedi arkasından Hasan Bey. Kadın perişan bir halde koşup Hasan Beyin ayaklarına kapandı.
—Ağabey yalvarırım kıymayın kızıma başka bir yolu oluru yokmu, para versek, araya büyükleri koysak, kızım olmaz o daha çok küçük. -. Hasan Bey nefretle kadına baktı, aynı nefretle:
—Bunu oğlunun kafasını doldururken düşünecektin, senin oğlunda evli kaçırdığı kızda küçük.-dedi bir müddet bekledi, bu kararı vermek onu da yıkmıştı, ama verilen bu kararın dışına çıkamayacağını, herkes için geçerli, yüzyıllardır süre gelen geleneklerden biliyordu. Bunu bozacak gücü karşı çıkacak cesareti kendinde bulamıyordu. Zorlada olsa konuşmasına devam etmeye çalıştı.
—Berfini vermezsek bunun sonu adam öldürmeye kadar gider, öyle yada böyle ortada bir hata var ve bunun bedelini birileri istemesekte ödeyecek. Kan davasına dönüşeceğine varsın Berfin evlensin iki taraf içinde en iyisi bu, tamam zor bir durum ama başka çare yok, hem ucunda ölüm yokya bakarsınız çok mutlu olur. Sende zırlamayı bırak kızını hazırlamaya bak, on güne kalmaz gelip alırlar gelinlerini. Karar verilmiş konu kapatılmıştır, herkes bunu kabul etse iyi olur.- dedi tüm ev halkı susmuş Hasan Beyi dinliyorlardı, bugüne kadar kendilerinin yerine hep başkasının düşünüp karar vermesinden gelen alışkanlıkla anlatılanları çar çabuk kabullenip olağan bir şeymiş gibi düşüncelerini olacak düğüne kaydırdılar. Bütün bu yaşananlara daha fazla dayanamayan Sarya her şeyi göze almış kararlı bir sesle:
—Bu yaptığınız insanlık dışı bir hareket kız istemiyor anlamıyormusunuz, ya daha çocuk o yetmedimi bu güne kadar bitirdiğiniz hayatlar, onun hayalleri var, okuyacak belki de o çok istediği muhabir olacak, kendi elinizle nasıl diri diri yakarsınız bunun yakmaktan ne farkı var? –dedi.
Kimse cevap vermedi uzun bir sessizlikten sonra Hasan Bey:
— Sende evlendiğinde on dört yaşındaydın, şimdi zırvalıyorsun ama bak pabuç kadar dilinle karşımdasın hala yanmamışsın. Dedi oğluna dönüp; “Nadir sustur şu kadını elimden bir kaza çıkacak” Sarya kendisinden beklenmeyen bir cesaretle devam etti,
—Bu yüzden karşı çıkıyorum ya yaşayan bir ölüden ne farkım var, ben yaşıyormuyum sanıyorsunuz, …Sarya bu sözleri ni içindeki öfkeyi Hasan Beyin yüzüne kusan bir nidayla söylemişti. Nadir karşıdan;
—Kapat çeneni aptal aptal konuşma defol oradan, karşındaki babam.-diye bağırdı. Nadiri duymamazlıktan gelen Sarya aynı öfkeyle kime neyi kanıtlamak için olduğunu bilmeden devam etti:
—Kim yanan canımın acısını gördü bu güne kadar, yada şuncacık olsun kendi canında hissetti, ben hep kimse üzülmesin, ailem benden dolayı utanmasın diye hep başkasının isteği doğrultusunda yaşadım sürekli sustum kan kustum ama sustum ben daha ne yapayım, sizin için kendim olmaktan vazgeçtim ama bir başka canın daha uğrunuza harcanmasına izin vermeyecem anlıyormusunuz izin vermeyecem-. Saryanın bu sözleriyle çılgına dönen Nadir hışımla kadının üzerine saldırdı, saçlarından tutup odanın ortasına kadar sürükledi, hiç konuşmadan karısını öldüresiye dövüp çekip gitti. Nadir çıktıktan sonra odaya girmeye cesaret eden Gülbahar, yüzü gözü kan içinde kalmış Saryaya dehşetle baktı, ne yapacağını bilmeden öylece kala kaldı neden sonra komidinin üzerinde bulunan peçetelerden bir tomar alıp Sarya nın yüzündeki kanları canını acıtmamak için elinden geldiğince dikkatli bir şekilde silmeye çalıştı, patlayan dudağında burnundan durmadan kan akıyordu, Sarya kadının elindeki peçeteleri alıp dudağına bastırdı. Erkeklerin her sözünü ilahi bir buyruk bilen Gülbahar, Sarya nın ellerini tutup,
—Buna nasıl cesaret edersin, bunu niye yaptın bu konuşmanın sonunun buraya varacağını biliyordun zaten, hem ne işe yaradıki kim dinler seni, neyse boşver çok acıyormu, ağrı kesici bir şeyler getireyimmi yada su.- Gülbahar durmadan soru soruyor onun için bir şeyler yapmak istiyor, Saryanın hiç ağlamayışı donmuş gibi gözlerini bir noktaya dikerek duruşu onu korkutuyordu. Sarya zor duyulabilen bir sesle:
—Kusura bakmazsan yalnız kalmak istiyorum-deyip Gülbaharın çıkmasını beklemeden yatağına girip yorganı başına çekti, herkesten her şeyden saklanmak için sığındığı tek dostuydu bu yorgan, ne zaman yorganına sığınsa içinden şu sözleri fısıldardı.
“Ne zaman hüzünlü bir türkü çalınsa kulağıma
Kor bir demir saplanır yüreğimin en gizli köşelerinde kalmış yaralarıma
Yangınlar buharlaşır buğulanıp birikir göz kapaklarımda
Yaşlara dönüşen acılar, damla damla dökülür yanaklarımdan
Başım dayanacak bir dost omuzu ister,
Samimi sıcak gerçek ve içten,
En önemlisi riyadan, yalandan iki yüzlülükten uzak,
Bir tek yorganımdır, beni dostça sarıp sarmalayan…
Gülbahar bir müddet odanın ortasına da dikili kaldı, gözleri Sarya nın yatağında derin düşüncelere daldı; son iki gün içinde yaşananları aklı almıyor tüm bu olanların tek suçlusu olarak kendini görüyor yüreğinin derinliklerinden ince bir sızı gibi başlayan vicdan azabı çığ gibi hızla büyüyerek tüm vücudunu sarıp bir yumruk gibi boğazına düğümlenen ir azaba dönüşüyor, bu azap nefes almasına zorlaştırıyordu. Suçluluk duygusu onu nefessiz bıraktığı an kendini haklı bulmak, kendisinin de tıpkı diğerleri gibi sadece bir kurban olduğunu kendine kanıtlamak için çocuklarını düşünüyor, bunu çocukları için yapması tek tesellisi oluyordu. O an ruhu nefes alıyor içini bir huzur kaplıyordu, ama bu huzur o kadar kısa sürüyorduki “eğer gitseydim bütün bunlar yaşanmazdı” deyip bu düşünceyle yeniden boğazına hücum eden azap baskın çıkıyor kendini suçlamaktan alıkoyamıyordu. Gücü tükenince odanın ortasına oturup bir sigara yaktı, sigara dumanını yavaşça içine çekerken gözlerinden süzülen yaşlar ellerine dökülüyordu.
Çaresizlik bazen öyle şekillerde kılık değiştirerek insanın karşısına çıkar ki öyle kurnaz öyle sinsice insanın etrafını sarar ki, sen çaresizlik olduğunu bilirsin ama karşındaki buna acizlik der, sen kaçıp kurtulmak istersin ama gizli bir güç seni tutar, öyle sıkı tutarki kıpırdayacak gücü kendinde bulamazsın, kemiklerin kırılacak sanırsın canın acır, acı bazen öyle dayanılmaz hal alırki nefesin kesilir, kanın çekilir bazen de yaş olup damla damla gözlerinden süzülür, sen çaresizlik olduğunu bilirsin ama karşındaki inadına acizlik der…
Derlerki göçmen kuşlar göçüp giderken kanatları kırık olanlar geride kalır, kanatlarındaki acıdan çok yüreklerindeki geride kalmışlığın acısıyla oradan oraya dolanırlar ve bunlar bir müddet sonra birbirini bulur, arkadaşlarıyla kanat çırpıp umdukları yere gidemeyen bu kuşların acısını sadece kendileri anlarlar. Ve Derlerki bu kuşlar birbirine sokularak başlarını birbirlerine dayarlar, oldukları yerde geride kalmanın acısıyla ölürler. Yaralı ruhlarda tıpkı bu kuşlar gibi oradan oraya sürüklenir vebir müddet sonra mutlaka birbirlerini bulurlar Gülbaharla Sarya gibi. Daha önce Saryayı deli aptal sanan Gülbahar, ne zamanki kanatları kırılıp sürüden geri kaldı, kanatlanıp özgürlüğe uçamayışın deliliğe andıran yaralı ruhların ızdırabını anlayıp kendi gibi yaralı Saryaya sarıldı.
Öyleye doğru vücudunda yoğun bir ağrıyla uyanan Sarya yavaşça doğruldu, gardıroba doğru yürüdü dolap kapaklarının aynalarında yüzüne baktı; sol gözünün çevresi şişip morarmış her iki tarafıda patlayan dudaklarında kan kurumuştu. Yayvan yayvan yürüyüp komidinin üzerinde duran paketten bir ıslak mendil aldı, yavaşça dudaklarının kenarlarında kuruyan kanları silmeye çalıştı, arada bir mendil yarayla temas adince acıdan yüzünü buruşturup daha dikkatli olmaya çalışarak silmeye devam etti. Yediği dayak öyle gücüne gidiyorduki karşısındakine karşı koyacak gücü olmadığı için kendinden nefret etti, bu duygu öyle yoğun bir şekilde sardı ki; tüm bedenini nefes almayı bile çok gördü kendine, bir süre nefes almadan öylece bekledi yüzü gerilip elleri titremeye başladı, boğulacak gibi oldu üzerindeki boğazlı beyaz bluzun yakasını can havliyle çekiştirip hırıltıyı andıran tuhaf sesler çıkararak pencereye doğru koşup camı açtı, açtığı camdan başını çıkarmasıyla yüzüne buz big soğuk bir havanın çarpması bir oldu, soğuğa aldırmadan bir müddet öyle bekledi o esnada öğle azanı okunmaya başlandı, ruhuna bir huzur dinginlik veren ezanı bitene kadar dinledi, dört bir yandan yükselerek birbirine karışıp semada yankılanan ezan sesi ruhundaki yaralara, merhem gibi gelmiş kısa bir süreliğine de olsa acılarını dindirmeye yetmişti. Huzur, yüzünde mutlu bir ifade yaratmış sımsıkı kapanan dudakları açılmış, gözlerinin derinliklerinde hafif bir gülümseme belirmişti. Yüzündeki tebessüme rağmen yüreği enkaz yeriydi, yıkık dökük, paramparça. Berfini düşündü dünden buyana ne haldedir nasıl perişandır kimbilir dedi kendi kendine, Berfine bakmak için hızla çıkıp, evlerine doğru koşar adımlarla yürüdü, ayağı donmuş bir kar kütlesine takılıp düştü ani bir refleksle elini önüne siper yapınca da tırtıklı buz parçaları avucunu parçaladı. Buna pek aldırmadan elindeki kanları eteğine sürüp yoluna devam etti. Kafası Berfinin durumuna o kadar yoğunlaşmıştı ki elindeki acıyı hissetmiyordu bile. Heci Hekimin evine vardığında kapıyı çalmadan içeri girdi, üzerine kilitlenen meraklı bakışları görmezden gelerek hiç çekinmeden başı dik emin adımlarla Berfinin her zaman ders çalışmak için kapandığı misafir odasına gitti, her nedense Berfini orada bulacağını biliyordu. Daha önceleri olsa bunu yapacak cesareti kendinde bulamaz, kapıyı çalarken bile eli titrer, azarlanıp ters bir laf işitecek, herkesin içinde alay edilip küçümsenecek diye ödü patlar, gitmesi gereken yerlere korkarak giderdi. Çocukluğundan beri içine yerleşen suçluluk duygusu onunla büyümüştü, bundandır ki gittiği her yerde sıkıla sıkıla konuşur kendini ifade etmekte zorlanır, yanlış bir kelime söyler endişesiyle tüm konuşmaları birbirine karışır, buda ne dediğini anlaşılmaz bir hale sokar, her defasında yalnız yaptığı ziyaretleri onu komik bir duruma soktuğundan mümkün mertebe bir yere yalnız gitmekten çekinir kendince gitmemek için bahaneler bulurdu. Bugün onu oraya götüren, ona bu cesareti veren aynı acıları yaşamış olmanın burukluğu ızdırabı, o cehennemi dehşeti bir başkasının yaşamaması için vermeye çalıştığı bu çaba yaşatmak için her zorluğun yenmesi gerektiği dürtüsünden geliyordu. Oraya gidip Berfinle konuştuğu için öncekinden daha kötü bir dayak yiyeceğine aldırmadan gitmişti. Elinden hayatı alınmaya çalışılan Berfini anlıyor, etrafına üşüşen aç kurtların arasında nasıl çaresiz, savunmasız kaldığını iyi biliyor, aç kurtların arasında canlı canlı parçalanmak istenilen Berfinin yaşayacaklarına engel olabilmeyi umuyor ve buna gücünün yetmeyeceğini bilmesine rağmen acizliğine yenilmeyip uğraşmaya çalışıyor, bir nebzede olsa onun acısını dindirmeyi yürekten istiyordu.
Bazen insan bulunduğu duruma aldırmadan her zorluğun üstesinden gelebilecekleri yanılgısına kapılıp hayatın tüm yükünü omuzlamaya hazır, balıklamasına dalar sorunların içine, nedenini, niçinini, dahası sonunu hiç düşünmeden, bana ne bencilliğine kapılmadan karşısındaki kim olursa olsun onun acısını yüreğinde hisseder, sıkıntısını yaşar sırf bu yüzden başı derde girecek diye düşünmez, zorluklarda geri adım atmaz, o çıkmazdaki kendisiymiş gibi davranır ve gerçekten yardım etmek için uğraşır. Saryada tüm bencilliklerden arınmış bir halde odaya daldı, bu dalışın başını derde sokmaktan başka bir işe yaramayacağını bilmesine rağmen.
Geniş odanın ortasına bağdaş kurarak oturan Berfin eline geçirdiği kitap ve defterlerini yırtıp üst üste yığıyordu, Saryanın içeri girdiğini fark etmedi, yada fark etmemiş gibi davrandı ve hala yalnızmış gibi elindeki kitabın sayfalarını yırtıp önündeki daha önce yırtığı yığının üzerine atmaya devam etti. Sarya içeri girip ardından kapıyı yavaşça kapatıp bir müddet olduğu yerde hiç kıpırdamadan durup kıza baktı. Umutların hayale dönüştüğü anın çaresizliğini ürpererek iliklerine kadar hisseti…
Olmak sığabilmek tüm benliğiyle başkalarının olurlarına, sadece kendisi olabilmek zoraki kalıplara sokulmadan, şekillendirilmeden, başka renkler sesler yakıştırılmadan sadece kendisi olabilmek insanın. Başkalaştırılmadan, evcilleştirilmeye çalışılmadan, benliğinden uzaklaştırılmadan, bedeni köle ruhu hayal âleminde yaşamaya zorlanmadan, kanadını kırıp kafese tıkılmadan gök yüzünde rüzgarla süzülüp uçabilmek, kendisi olabilmekti tek istenen sadece, çok muydu, yoksa başkasınamı çok geliyordu.
Sarya ilerleyip Berfinin karşısına oturdu, hareketleri ölçülü ve nazikti, sıkıla sıkıla, sesine zoraki bir güç vermeye çalışarak,
—Nasılsın –diye sordu, aslında bu soruyu daha kelimeler ağzındayken sorduğuna pişman oldu. Bu az sonra ölecek bir insana geleceğiyle ilgili planlarını sormak kadar saçma ve gereksizdi. Uzunca bir süre beklemesine rağmen bir cevap alamadı. Buna rağmen vazgeçmedi, her şeyin üstesinden gelebileceği yanılgısına kapılmıştı ya bir kere, Berfinle konuşsa onu gitmeye zorladıkları yolun sonundaki uçuruma düşmesini engelleyecek, uçurumun dibindeki kendi çaresizliğini anlatabilirse kız bundan etkilenip onu oraya göndermelerine engel olacakmış hissine kapılmıştı. Aslında verilen sözden dönülmeyeceğini, kızların ağlaması nisan yağmurları gibi gelip geçici olduğu fikrinin burada kalıtsal olduğunu dolayısıyla bir kızın hiçbir şekilde kendisi hakkında verilen kararı değiştirebilme gücüne sahip olmadığını biliyordu. Bunları bilmesine rağmen yılmıyor bir şeyler yapabilme umuduyla çırpınıyordu. Çaresiz insanı ayakta tutan tek şey umuttur, bundandır ki Sarya her daim umudunu canlı tutmaya çalışıyor yaşama tutunmak için kendince nedenler olduğuna inanıyor en çaresiz anında bile bu duygu onu ayakta tutmaya yetiyordu. Ortada bir haksızlık olduğunu, bu yapılanın ne bir dinde, ne kanunda, nede herhangi bir vicdan da yeri olmadığını bunu yapanlarda biliyordu, ama onları bunu yapmaya zorlayan öyle büyük bir güç vardı ki, insanlar istedikleri halde bu güce karşı çıkamıyor, bu gücün nasıl bir kaynaktan beslenip böyle yenilmez bir canavara dönüştüğünü anlayamıyor, anlayamadıkları içinde yenik düşüp istemedikleri birçok şeyi yapıyorlardı. Canavarın pençesine takılan hayatlar gün be gün artıyor, nice insanlar gülmeyi unutup içlerinde yaşattıkları bir hayalle koca bir ömrü gözyaşlarıyla bitiriyor du. Kendileri gibi bir hayatın daha heba edilmek istenildiğini gördüklerinde sol göğüslerinde onları huzursuz eden acıyla yardım etmek istiyor tüm çırpınmalarına rağmen seyirci kalmaktan öteye gidemiyorlardı.
Dışardan gelen korna sesiyle düşüncelerinden sıyrılan Sarya, içindeki korkulu heyecanı ve tereddüdü bastırmaya çalışarak. Karşısındakinden cevap alamayınca yeniden denedi;
-Berfincim konuşmak istermisin, biliyorum kimseyle konuşacak durumda değilsin ama ben seni dinlerim, yani öylesine bir dinlemek değil, seni anlarım… Sözlerini nasıl tamamlayacağını kestiremedi, konuşmasına devam edebilmek için karşısındakinin bir şeyler söylemesini öyle istedi ki.
Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran Berfin, uzun bir süre cevap vermedi, hüzünlü bir sessizlik sardı her yanı neden çok sonra
—Anlasan ne yapabilirsin?-diyebildi Berfin.
—Belki ben bir şey yapamam ama sen…
—Ben mi?
—Evet, karşı çık, şikâyet et, kaç, ne bileyim yap işte bir şeyler, seni böyle bitirmelerine izin verme, ne olur böyle sessizliğe gömülme, bir yolu olmalı bir yerlerde bir çözümü mutlaka vardır. Dedi Sarya, konuşurken adeta yalvarıyor, kızın böyle hayattan kopmuş gibi durması ona anlayamadığı bir hüzün veriyordu.
— Ama o yeri biz bilmiyoruz… Çaresizliği kader diye kabul ettirmişler bize, bu kabullenişten sonra tüm çırpınışlar boş, sadece zaman kaybı… Dedi yenilgiyi çoktan kabullenmiş, bitmiş bir ses tonuyla. Berfin in sesindeki kabulleniş Sarya da dehşetli bir korku yarattı. Ondaki bitişi görme korkusu dalgalar halinde büyüyerek tüm vücudunu sardı, bu korku dayanılmaz bir acıya dönüştü, acının etkisiyle başı dönen Sarya sarsılıp titremeye başladı, bu titreme nöbetleri çaresizlik anlarında onda kalıtsal bir hastalığa dönüşmüştü. Bir süre ellerini sıkıp dudaklarını ısırarak bu titremenin etkisinden kurtulmaya çalıştı, kendini biraz iyi hissedince;
—Hayallerinden vazgeçmiş böyle bir kabullenişin içinde seni görmek tuhaf geldi, sen farklı olmalıydın, herkese inat direnen bundan sonrakilere örnek olan, nasıl olurda bu kadar çabuk kabullenir böyle her şey bitmiş konuşursun?.
—Hayaller hep hayal olarak kalır-
—Onların peşinden koşarsan… Dedi Sarya, Berfin tuhaf bir ses tonuyla lafını kesti:
—Merak etme öyle bir şey yapacağım ki, belki bir daha kimse kızına bunu yapmaya kalkışmaz… Dedi, ardından ikisi de uzun bir süre sessiz kaldılar, daha sonra; Berfin kararlı bir sesle
—Yenge kırılmazsan yalnız kalmak istiyorum- deyip kaldığı yerden kitaplarını yırtmaya devam etti. Sarya bir süre daha oturduğu yerden onu sessizce izledi, bir şeyler söylemek istediyse de boşa olacağını düşünüp vazgeçti, orada kalmanın gereksiz olduğuna karar verince de yavaşça kalkıp odadan çıktı, salondakilerle hiç konuşmadan hatta bakışmadan hızla çıkıp evine gitti.
Hem bedeni hem ruhu enkazlar altında ezilip derin çukurların karanlığında boğulan, çaresizliğin dibine vuran, zifiri karanlıklarda kaybolan Berfin; ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmeden uzun bir süre kitaplarını yırtarak üst üste yığdığı kâğıt yığınlarına baktı, tıpkı kendi hayatı gibi onlara da param parçaydı artık, tüm duyguları ölmüş hisleri körermişti, işin tuhafı ağlama hissini bile yitirmiş böyle çıkmazlara girdiğinde normalde sürekli ağlarken bu kez hiçbir duygu belirtisi göstermeden yaptığı her şeyi öylece yapıyormuş gibi tüm hareketleri kurma bir bebek gibi esneklikten uzak tekrardan ibaretti. Ağlamıyor, konuşmuyor, düşünmüyor nefes dahi almıyordu sanki. Orada öylece durduğu süre zarfınca tüm ev halkı sırayla odaya girip onunla konuşmayı denemiş bir şeyler yiyip içmesi için adeta yalvarmış, ruhsuz gibi orda öylesine kitap yırtıyormuş gibi duran Berfin onların orda olduğunu anladığına dair en ufak bir belirti göstermemiş, umutla odaya girenler hayal kırıklığıyla çıkmışlardı. Bütün bu yaşananlar Heci Hekimin ailesiyle beraber Hasan Beyin ev halkını da olduğundan çok germiş, ev halkı konuşmaktan dahi çekinip bundan sonra olacakları korku ve endişeyle bekler olmuştu. Bunca gerginliğe daha fazla dayanamayan Berfin olduğu yerde uykuya yenik düştü odaya girip onun bu halini gören annesi, yavaşça yanı başına oturup saçlarını okşadı, ne kadarda masum ve günahsızdı, bu olanlarla hiç ilgisi olmamasına rağmen en büyük bedeli onun ödemek zorunda olması nasıl bir düzen, bir adaletti, başkasının günahının bedelini neden bu en masum çocuk ödemek zorundaydı, Siti Hanım kendini ne kadar zorlasa bunu anlayamıyor anlaşılır bir yanı bulunmayan bu gerçeğe lanet ediyordu. Gözlerinden akan yaşlar kızın saçlarına dökülüyordu, kızı uyanır endişesiyle hıçkırarak ağlamaktan çekiniyor kendine engel olabilmek için olağan üstü bir çaba sarfetmek zorunda kalıyordu. Kızın başını olması gerekenden daha yavaş bir şekilde kaldırıp yastığa bıraktı, üzerine kalın bir battaniye örtü, yerdeki kâğıtları toparladı, kızı uyandığında birde bunu bahane edip üzülmesin diye hemen vazgeçti elindeki kâğıtları da aldığı yere bıraktı. ne yapacağını bundan sonra nasıl davranması gerektiğini bilmeden öylece oturdu olduğu yerde, oğlunu kurtarmaya çalışırken kızını ateşe attığını nerden bilecekti, bütün bunların kendi suçu olduğunu düşünüp hem kendine hem böyle yazgıya lanetler yağdırdı, neden illaki bir evladını kurban etmek zorundaydı, bu ne biçim yazgıydı yada bu bir yazgımıydı bunu düşünüp durdu düşündükçe de içinden çıkılmaz bir hale dönüştü kafasındakiler. Böyle durumlarda hep yaptığı gibi kader deyip işin içinden sıyrılmaya çalıştı, ama her ne adar kafasındaki cevapsız sorulara kader kelimesi cevap için yeterli gelsede, yüreğindeki acıyı dindirmeye oradaki vicdan azabı ve suçluluk duygusunu yok etmeye yetmiyordu. Ortadaki haksızlığın farkında olup, her ne kadar yaşamı boyunca her acıyı kader bilip kabullenmiş olsada bugün yaşananları kabullenmek kolay olmuyor içinde bir yerlerde bunun kader değil de kul yapımı bir zulüm olduğunu biliyor, ona böyle hissettirdiği için yüreğinin cehennem ateşinde yanmaya mahkûm bir isyankâr olduğuna inanıp, kadere isyan ettiği içinde kendi kendine tövbe edip duruyordu.
Akşama doğru ailenin tüm yakınları, akrabaları, Heci Hekimin evinde toplandı yine. Verdiği ağır kararın altında ezildiği açıkça belli olan Hasan Bey ağaran saçları yaşanan olayların verdiği yorgunluktan çökmüş omuzları, yüzünde hiç eksilmeyen sinirli yüz ifadesiyle kapıyı çalmadan içeri girdi, üzerinde ki buruşmuş koyu lacivert takım elbiselerinden, geceyi elbiseleriyle bir yerlere kıvrılarak geçirdiği belli oluyordu. Uykusuzluğun verdiği yorgun bir ses tonuyla;
—Selam ün aleyküm-.deyip salonun yukarısında bulanan mindere, tüm yorgunluğunu ifade eden bir inleme, oflama ve puflamayla yığılırcasına oturdu. Siti Hanım hemen koşup diğer odadan küçük bir yastık getirip arkasında duran diğer yastığın üzerine bıraktı, küçük yastıkla sırtı beslenen Hasan Bey minderin üzerine tam yayılıp, sırtını da iki yastığa dayadı, uzun süre hiç konuşmadan bekledi, kendisine yöneltilen hal hatır sorularına ya elini göğsüne götürerek yada başını sallayarak cevap vermekle yetindi. Beklenilen herkes gelince bir hareketle boğasını temizleyip ağır ağır laflarını seçmeye çalışarak konuşmaya başladı.
—Sefer bir aptallık edip Gülbaharla nikâhlandığı gün gidip kız kaçırdı, üstelik hatırı sayılır bir ailenin kızı, onlarda biliyorsunuz işte haklı olarak kızlarına karşılık bizden bir kız istediler bizde Berfini verdik, evet Berfin küçük ama bir kız için kan dökülmesine müsaade edemem, onlarca genci bir kıza kurban edemem. Şimdi elbirliğiyle hazırlıklara başlayın iki gün sonra gidip gelinimizi el alemin evinden alalım, haftaya da onlar gelip gelinlerini alacaklar anlaştığımız gibi. Öyle sazlı çalgılı bir düğün olmayacak daha acımız taze, sadece birkaç yakın dost ve akrabayı çağırır olmasa birde mevlit okuturuz.- dedi. Herkes susmuş dinliyordu, kimse cevap vermeye, karşı çıkıp başka bir fikir önermeye cesaret edemeyip verilen kararları, sorgusuz sualsiz kabul edildi. Orada toplanan herkes, kararlardan birine karşı çıkmayı, hoşnutsuzca davranmayı içlerinden geçirmeyi bile büyüklerine karşı saygısızlık sayıp, Berfinin yıkımını hiç kimse fark etmeden sessizce kabullenip başlarını eğdiler, Berfinde tıpkı diğerleri gibi bir süre ağlayacak ardından olanları kabullenip, her şey eskisi gibi düzene, nizama, dokunulmadan sürüp gidecekti. Biri çıkıp karşı gelse, inadına bozmak için uğraşsa, bu düzenin çarkına çomak sokmakla kalmayıp çarkı yerle bir etse, bunun böyle olmadığını, bu yanlışa bile bile devam etmenin yanlıştan daha kötü, daha vahşice olduğunu, bu yanlışlardan vazgeçmenin insanı insan yapan erdem olduğunu o köhneleşmiş beyinlere yerleştirmek için gerekirse beyin mekanizmalarının çalışma şekillerini değiştirerek kalıplaşıp kalıpsallaşmaya doğru giden inançlarını yerle bir edip, doğru olduklarına inandıkları yanlışları resmedebilip gözlerine sokabilse ve olması gereken gerçeği canı pahasına savunup onları yanlışlarını bir kez daha düşünmeye sevk edebilirmiydi bilinmez.
Berfin sabaha karşı uyandı, üzerine bir yorgan iki battaniye örtülmüş odadaki soba yakılmıştı. Sağına soluna baktı kitapları, yırtığı kâğıtları olduğu yerde duruyordu, her şey çok soğuk silik geldi gözüne yaşama dair hiçbir belirti yoktu, onu hayata bağlayan hiçbir şey kalmamıştı içinde, uyandığına üzülerek sonsuza dek uyumak için müthiş bir istek duydu, kalkmaya çalıştı yapamadı, tüm vücudu stresin verdiği yorgunluktan ağrıyor, üzerine çöken kırgınlıktan umutsuzluktan kollarını dahi kıpırdatamıyordu. Bir süre öylece durdu, uzandığı yerde okulunu geleceğe dair hayallerini düşündü, her şey o kadar uzak o kadar yabancı geldiki kendiside buna şaşırdı. Hayat soğuk bir karanlıktan başka bir şey değildi artık, hayata dair tüm hayallar çırpınışlar artık o kadar saçma geliyorduki “bitiş bu olsa gerek” diye düşündü.
Umutların tükendiği yerde bir ışık yanar bir şeyler olur, yeni umutlar doğar, tam her şey bitti derken birden bir şey olur, insana umut veren hayata bağlayan bu düşünceler bir an için bile olsa Berfinin içini kıpır kıpır etmeye yetti. İçinde yanan ışığın yüzüne yansımasıyla sönmesi bir oldu, çok iyi bildiği bir şey vardı, hayat ona bunu daha çocuk yaşta öğretmişti. Sabit fikirli, peşin hükümlüler arasında doğruyu bulmak, doğrunun doğruluğunu bu insanlara anlatmak onları buna inandırmayı bırak,, seni anlamalarını sağlamak öyle hayal edip uygulamak sanıldığı kadar kolay olmadığını beynine insanın insanlığını anlatmadan önce kazımışlardı. İmanlarını, vicdanlarını, kirli bir torbaya koyup büyük bir taşa bağlayarak çıkarmamak üzere denizin dibine atmışlardı, şeytani içgüdülerle hareket edip bunu tüm hayatlarına rehber seçenlerle konuşmak, onlara eğriyi doğruyu anlatmaya çalışmak o kadar zor ve imkânsızdı ki. Berfin kafasında bu gibi düşüncelerle yavaşça doğruldu, çantasında kâğıt kalem aldı uzunca bir müddet düşündükten sonra üzerine yazmaya başladı.
—Kimse beni yargılamasın çünkü ben kendimi yeterince yargıladım, yaşarsam yaşayacağım acıları çöküşleri, bitişleri asla fark etmeyeceğinizi biliyorum, yaptığınız yanlışın büyüklüğünü yüzünüze ancak bu şekilde haykırabileceğimi ve sizin ancak bu haykırışımı bu şekilde duyabileceğinize karar verdim, kafama sıktığım silah benim elimde olsa bile tetiğe siz hepiniz beraber bastınız unutmayın, size bunu yaşattığım için beni af edin demiyorum, sizi de vicdanınızla baş başa bırakıyorum, ben boşuna değil bundan sonrakileri yaşatmak umuduyla ölüyorum-diye yazdı, yazdığı kağıdı alıp pencerenin içine bıraktı, duvarda asılı saati çıkarıp, duvarda bulunan gizli bölmeden babasına ait silahı çıkardı, silahın nasıl kullanıldığını daha önce babası silahı temizlerken merakını yenemeyip sormuş ayrıntılarıyla anlatan babasından öğrenmişti. Silahı alırken o kadar soğukkanlıydı ki o an orda birileri olsa dahi ölüme gittiğini ondan başkası anlayamazdı. Hiç düşünmeden emniyeti açıp tetiği başına dayadı , bunu yaparken o kadar hızlı davranıyordu ki düşünüp vazgeçmek için kendine zaman tanımıyordu, düşünürse içindeki yaşama isteği baskın çıkar ölmekten vazgeçer diye korkuyordu.. Birden öyle panikledi ki yüreği hızla çarpmaya elleri titremeye, kafasında şimşekler çakıp ruhu cehennemi ızdıraplar da kıvranmaya başladı. Öyle zifiri bir karanlıkta kaybolduki yüreği korkudan çığlıklar atmaya başladı. O karanlıkta, beliren sahnede bir tek kendini görebiliyordu. Bir an kendini öyle çaresiz öyle perişan bir halde gördü ki; o sahnede insanlara, hayata, en başta da kendi çaresizliğine duyduğu öfke kabararak büyüdü, öfke yüreğinde şimşeklere dönüşerek parladı, parlaklığın etkisiyle gözleri kamaştı elektrik çarpmış gibi öyle bir titreme sardı ki tüm bedenini, gören sara nöbetine tutulmuş sanırdı. O titremeyle elleri tetiğe sıkıştı silahın patlamasıyla yavaşça yere yığıldı bilinci bulanıklaştı, asla aydınlanmayacak bir karanlığa büründü her şey. Kurşun sağ şakağından girip sol şakağını parçalayarak çıktı.
O saatte tüm ilçe halkı uykudaydı, bir sorunu, hastası yada hastalığı olanlar, bebeği uyanan anneler, ekmek fırınlarında çalışan ve ezandan önce namaza kalkanlar dışında. Heci Hekimin evinde de herkes gece boyu düşünmekten ertelenip sabaha karşı yoğun bir şekilde bastıran uykunun etkisine girmiş derin bir uykuya dalmışlardı. Evin içinde patlayan silahın ürkütücü sesiyle herkes aynı anda derin uykusundan uyandı, üzerlerinde pijamalarıyla ve hiç biri yarı çıplak olduğunun farkında olmadan salona koştu, olanları anlamak için birbirlerinin gözüne dehşetle bakıyor, kimse sesin geldiği konusunda hem fikir oldukları misafir odasının kapısını açmaya cesaret edemiyor, olanları az çok tahmin ettiklerinden o manzarayı ilk görenlerden olma gücünü kendinde göremiyordu. Salona en son Siti Hanım girdi, sesi ilk duyduğunda yatağında donup kalmış ölümün habercisi o ses yüreğinden bir şeyler alıp götürerek takatini kırmış, yüzüne acıdan kara bir perde inmişti, salonda hiç durmadan hatta orada bulunanların farkına bile varmadan odaya koştu, gözüne ilk çarpan ve ölünceye dek silinmeyecek o ilk görüntü, kızın parçalanan şakağı, kafasının yanında biriken kan gölcüğüydü. Kurtarırım umuduyla kıza doğru atıldı daha oraya varmadan odanın ortasına yığılıp kaldı, hemen arkasından odaya giren Heci Hekim gördüğü manzara karşısında kapıda donup kaldı, gördüğü manzara ömrü boyunca silinmemek üzere beynine kazınmıştı. “kafası parçalanmış bir kız ve onun bu haline dayanamayıp kendinden geçen bir anne, tüm bunların suçlusu bir baba”. Heci Hekimin donmuş halini gören Gülbahar, onu iteleyerek odaya girdi, girmesiyle çığlık çığlığa bağırması bir oldu. Ne yapacağını bilmeden oradan oraya koşuyor gücü yettiğince başına vurup çığlık atıyor, ne kıza dokunabiliyor nede Siti Hanıma yardım etmeyi akıl edebiliyordu. Silah sesine Gülbaharın çığlıkları da eklenince tüm komşular yaşanan felaketi sezip soğuğa kara aldırmadan, çoğu yalın ayak koşup gelmişti. Odaya her giren, gördüğü manzaradan çok etkilenip neye nasıl tepki göstereceğini bilmeden olduğu yerde donup kalıyordu. Neden sonra Nadir diğer odadan aldığı bir çarşafı getirip Berfinin cesedine örttü, kimse örtüyü kaldırmasın diye orda bekleyip polisi aradı. Emine Hanım komşularında yardımıyla Siti Hanımı salona çıkarıp ellerini şakaklarını kolonyayla ovup kendisine gelmesini sağladılar. Kendine gelen Siti Hanım odaya koşup Berfinin cesedine sarıldı, ne yaptılarsa onu oradan kaldıramadılar, ana yüreğidir bu, kızının parçalanan beyni karşısında daha fazla dayanamayıp tekrar yığıldı olduğu yere, kimse hemen fark edemedi, bu kez bayılmamış kalp krizi geçirmişti. Annesinin gittikçe daha da fenalaştığını gören Sefer ambulansı aradı.
Silahın sesine uyanan Nadir, Saryayı uyandırmadan çıkmıştı, çok sonradan Sarya, Gülbaharın çığlıklarıyla uyandı, gecenin karanlığını yırtarak odasına kadar ulaşan ve kötü bir felaketin habercisi olan bu çığlıklar, odanın içinde tavana asılı duran yarasalar gibi uzun bir süre orada duruyorlarmış gibi geldi Sarya ya. Şafak sökmeden önceki zifiri karanlıkta, el yordamıyla Nadiri aradı yatakta yanında Nadiri göremeyince içini tarifi imkânsız bir korku, korkuyu takip eden bir huzursuzluk kapladı. Bu korkuya uyku sersemliğide eklenince ne yapacağını bilmeden pencereye doğru yürüdü, elleri titreyip kalbi hızla çarpıyordu, Gülbaharın çığlıkları daha da artmıştı, artık bu çığlıkları tanımış bunun Gülbahar ın sesi olduğuna emin olmuştu, ama ona bu denli korkunç çığlıklar attıran şeyin ne olduğunu bilemiyor, saniyelerle ifade edilecek kadar geçen o kısa zaman diliminde kafasında sayısız senaryo üretmesi kalbinin daha bir hızla çarpmasına neden oluyordu. Pencerenin koluna doğru uzandı, çığlıklar arttıkça kolu ağırlaşıp güçsüzleşiyordu, bilinmeyen bir güç pencereyi açmasına engel oluyordu sanki eli pencerenin kolunda uzun bir süre tereddütle bekledi, o kolu çevirdiğinde pencerenin gerinde olup bitenlerin hayatını daha da yaşanmaz yapacağından emindi ve bunda ne kadar haklı olduğunu sonradan anlayacaktı, o tereddütle geçen saniyeler ona o kadar uzun gelmişti ki, pencereyi açmasına engel olan o gücü anlayamıyor bu anlaşılmazlıktan doğan huzursuzluk içini acıtıyordu, en sonunda Gülbaharın çığlıklarına daha da artınca dayanamayıp pencereyi açtı, içeri doluşan ve yüzünü hissizleştiren soğuk havaya aldırmadan gözlerini sesin geldiği yere dikti. Sabahın karanlığında zor seçilen komşular Heci Hekimin evine doğru koşuşturarak gidiyorlardı, onların evindeki misafir adasının penceresindeki ışığı görünce içinden bir şeyler koptu yüreğinde inceden başlayan bir sızı büyüyerek tüm vücudunu kapladı, her nedense aklına gelen ilk ihtimal Berfin oldu ve yanılmıyordu da. Daha penceredeyken kapının önüne polis arabası hemen ardından da acı acı öten sirenleriyle ambulans geldi. Ambulansı görünce içinde buruk bir heyecanı andıran bir duygu kıpırtısı oldu, “demek ölmemiş, yaşıyor” deyip hızla üzerine bir şeyler geçirip oraya gitmek için koşarak dışarı çıktı. Kapıda sağa sola göz gezdirdi, karanlıkta giyebileceği bir ayakkabı bulamayınca yalın ayak, ikince kez çığlıkların yükseldiği Heci Hekim in evine doğru koştu, tuhaf ama ayakları çorapsız olmasına rağmen karın soğukluğunu hissetmiyordu. Kapının önü, salon oldukça kalabalıktı, aralarından sıyrılarak odaya girmeye çalıştı bir yandan da kulak kabartarak konuşulanlardan olanları anlamaya çalışıyordu, tam kapıdan odaya girecekti ki Nadir engel oldu.
“Dur gitme savcı bey cesedi inceliyor” dedi. Sarya ceset lafını duyunca olduğu yerde donup kaldı, sesi kısıldı gözleri donuklaştı kalbi durmuş nefes alamıyor hissine kapıldı. Berfin gitmişti, her şey ne kadar soluk ne kadar da anlamsızlaşmıştı. İlk kez yalnızlığı bu kadar derinden yaşıyordu. Neydi bu yalnızlık, kalabalığın ortasında ıssız bir yerdeymiş gibi yalnız hissetmek, etrafın da anneni, babanı, kardeşini, eşini dostunu andıran yüzler görüyorsun umutla onlara doğru koşuyorsun tam sarılmak için dokunuyorsun yürekleri yüzlerine yansıyan bu insanlar birden yüreklerinin boşluğuyla kapkara bir boşluğa dönüşüveriyorlar dı. İşte bu yalnızlığın en korkuncu en acımasızıydı, senin sandığın hiçbir şey senin, doğru bildiğin hiçbir şey doğru değildi. Kaybolmuşsun yalnızlıkta, bocalanıyorsun koca bir boşlukta dokunduğun her şey koca bir yalana dönüşüyor, bazen öyle bir an geliyor sen bile yabancılaşıyorsun kendine bu kez kendini aramanın derdine düşüyorsun, kendi yokluğunun yalnızlığıyla kahroluyorsun.
Salonun yukarısında kadınlar oturmuş Berfin, Berfin diye ağlaşıyorlardı, Sarya olduğu yerde hiç kıpırdamadan duruyordu. O sırada odadan ilk yardım ekipleri Siti Hanımı sedyeye almış çıkartıyorlardı, kapıda donmuş gibi duran Sarya sağlık memurunun ikazı üzerine kapı aralığından çekilmeyi akıl edebildi, yana çekilmesiyle Siti Hanımı çıkarıp yanından hızla götürdüler, kadına acıyarak baktı, bu acıma onamı yoksa ölen kızınamıydı kendiside anlayamadı. Kadının gözleri kapalıydı hırıltıyı andıran tuhaf bir ses geliyordu göğsünden, sarı beyaz abliseli sağlık memurları onu hızla salondan çıkarıp götürdüler, bu hız ölümle yaşam arasındaki savaştı, bu savaşta önemli olan tek şey zamanmıdır diye düşündü, uzunca bir süre kadının çıktığı kapıya baktı. Bu kez acıdığı kişinin Siti Hanım olduğuna emindi, kadının o sedyeden kendi benliğini kaybederek uyanacağına emindi ve bir daha asla kendini bulamadan bir ömür sadece kızını değil kendinide özleyip kendi yokluğunun yalnızlığıyla boğuşacaktı.
İçerden savcının kalın, kendinden emin tane tane konuşan sesi duyuldu, kelimelerini üstüne basarak konuşuyor sesi insanı hemen etkisi altına alıyordu, bu sesin sahibinin karşısında kimse yalan konuşamaz diye düşünen Sarya, savcının içerden gelen gür sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Savcının onda uyandırdığı ulaşılmazlık algısı gerçekten olağan üstü bir insan oluşundanmıydı yoksa makamından mıydı, sorusu bu kez beynini kurcalamaya başladı.
—Tüm ev halkını buraya toplayın, bazı sorular soracağım birde kızla en son kim konuştuysa onu da getirin- dedi savcı bey kendinden emin gür sesiyle. Daha cümlesini tam bitirmeden; Berfinin şehir dışında evli ablası yaşanan son olaylardan dolayı baba evine gelmiş, annesine destek olmak için bir süreliğine kalamaya karar vermişti. Savcının sesini duyar duymaz odaya koşup, adamın dizlerinin önüne atılıp bir şeyler söylemeye başladı. Konuştukça ağlıyor ağladıkça da kelimeler boğazına düğümlenip anlaşılmaz bir alıyordu. İsmi Behiye olan bu kadın şişman kısa boylu yuvarlakça bir yapıya sahipti, esmer yüzünden daha beyaz olan tombul elleri, bakınca insanı güldüren tuhaf bir etki yaratıyordu, iri kara gözleri, hokka burnu, dolgun dudakları, esmer teniyle yabancıymış hissi uyandırıyordu insanda. Ağlamaklı sesiyle yeniden konuşmaya başladı, bu kez daha çok anlaşılıyordu söyledikleri ağlamasını zorla bastırmaya çalışarak bu kez daha sakin;
—Kardeşim Saryanın yüzünden öldü, o kafasını doldurdu hep, kendi acizliğini onunla örtpas etti, kendi yapmaya cesaret edemediğini ona yaptırdı, o yanına gelip gittikten sonra intihar etti kardeşim- bunları o kadar inanarak söylüyordu ki sadece Sarya değil orada bulanan herkes şaşkınlıktan nasıl bir tepki vereceğini bilmeden susmuş, gözlerini ona dikip ağzından çıkan kelimeleri hayretle dinliyorlardı, çoğu ne dediğini anlıyor çoğu da arada bir ağlamayla kesilen konuşmasını anlamak için yanındakine soruyordu. Birden bir fısırtıdır başladı, kulaktan kulağa bir dedikodu dalgası yayıldı bu fısırtılar çoğalarak gürültüye dönüştü. Uzun boylu, dolgun, gür beyaz saçlarıyla savcı bey, gürültüden bir şey anlamamış olacakki Behiye dışında herkesi odadan çıkardı, çıkarılanlar salonda sessizce bekliyor kimse konuşmuyor, az önce dövünerek ağlayanlar bile susmuş sadece bekliyorlardı. Bir süre sonra savcı bey Saryayı içeri aldı. Daha önce hiç yetkili biriyle konuşmayan Sarya, heyecandan titriyor, bu heyecan az önce içini parçalayan Berfinin acısından bile baskın çıkıyordu. Yetkili birinin yanında kendini yetersiz buluyor, utancından ezilip büzülmüş küçücük kalmış hissine kapılıyordu. Kızın titrediğini gören savcı bey, heyecanının geçmesi için soru sormadan önce ismini hal hatırını sordu ardından:
—Berfini en son ne zaman gördün kızım? Diye sordu. Sarya hala geçmeyen heyecanı ezilip büzülmesine neden olan utancıyla
—Dün akşamüzeri- dedi.
—Ne konuştunuz?-
—Ben akşama doğru geldim yanına, burada oturmuş kitaplarını yırtıyordu- diyen Sarya el işaretiyle halen orda duran yırtılmış kitap yığınlarını gösterdi, bir kısmı gelip gidenlerin ayağıyla dağılmış kâğıt parçalarının büyük bir bölümü olduğu yerde duruyordu.
—Ne konuştunuz?-
—Aslında hep ben konuştum, o susmuş dinliyordu yada ben öyle umuyordum, çünkü o kadar dalgındı ki belkide beni hiç duymuyordu.-
—Ona ne dedin?-
-Seferin kaçırdığı kıza karşılık, Berfini kızın abisine vereceklerdi, oda çok ağlıyordu, sadece onunla konuşmak,dertleşmek için yanına…..daha cümlesini tamamlamadan savcı bey müdahale etti, yeni bir şey öğrenme umuduyla
—Abisi kızmı kaçırmış.-dedi, sesi her zamanki gibi sakin olmasına rağmen sorgulayan bakışları Sarya yı ürküttü işte o zaman anlatmaması gereken bir şeyi anlattığını fark etti, eli ayağına dolandı, ne yapacağını şaşırdı, aile sırları söz konusu olunca hemen devreye giren susma kurallarını çiğnemiş, kendisinden istenilenden fazla konuşmuş, aile içinde yaşanılan bir olayı yargılayarak müdahale etmek, hele bunu şikayet eder gibi bir yetkiliye anlatmak onun haddini bilme sınırlarını aşıp boş boğazlığın cezaya dönüşümünü hak etmiş dışarıda bekleyenlerin gözünde çoktan mahkum olmuştu bile. Damağı kurudu, kelimeler boğazına düğümlendi, konuşmak istedi ancak ağzından ne olduğu anlaşılmayan bir hırıltı duyuldu sadece. Koktuğunu anlayan Savcı Bey;
—Kızım korkma, korkman için bir neden yok, biz burada Berfinin neden ölümü seçtiğini anlamaya çalışıyoruz sadece, sende biliyorsan anlat.-dedi. Sarya uzunca bir süre cevap vermeden sessizce bekledi, aklından geçenleri kelimelere döküp haykırmak, düşündüğünü söylememek için konulan tüm yasakların aksine cesaretlenip her şeyi yaşandığı gibi, canını yaktığı gibi anlatmayı çok istedi, kafasında öyle mükemmel cümleler kurduki, ama ne yaptıysa bunları dillendirip karşısındakine aktaramadı. Bundan dolayı kendine her ne kadar kızdıysa da kendini aşıp kafasında kurduğu cümleleri seslendiremedi, basit cümlelerle yetinip sadece olayın görünen boyutunu anlattı, kendini ne kadar zorladıysa da olayın kızda yarattığı çöküşü anlatamadı, içinden kendine duyduğu kızgınlıkla;
—Sefer, Berfinin abisi bir kız kaçırdı, Berfinide karşılığında verdiler.- dedi.
—Başka?-
—Ben sadece onunla konuşmak istedim, zaten o benimle konuşmadı, yalnız kalmak istiyorum deyip beni gönderdi. Bende gittim hepsi bu sonrada biliyorsunuz kendine kıymış, ben başka bir şey bilmiyorum.-dedi ağlamaklı, suçsuzluğunu kanıtlamak isteyen bir ses tonuyla. Savcı bey
—Tamam kızım sakin ol, sana inanıyorum sadece bana yardımcı olmanı istiyorum iyi düşün sana ne anlattı yada en son ne dedi?-
—Hiçbir şey sadece yalnız kalmak istediğini söyledi, bende çıkıp gittim.-Kızdaki korkuyu gören savcı daha fazla üstelemedi.
—Tamam, kızım anladım-dedi. Saryanın halen titrediğini görünce elini kızın omzuna bırakıp
—Korkma kızım senin bir suçun yok, o kadında acısından ne söylediğini bilmiyor, sende evine git acıları dinene kadar onlardan uzak durmaya çalış, acıları azalınca eminimki seni suçladığı için o kadın ve diğerleri gelip senden özür dileyecek, bu arada seni üzen olursa mutlaka haberim olsun-dedi. Utançtan korkudan heyecandan olanların dışına çıkan Sarya birden ağlama krizine tutuldu, o ağlamayla Berfinin cesedine kapandı içinden geldiği gibi ağlamasına engel olmak için kendini zorlamadan içi geçene kadar ağladı. Savcı beyin bir işaretiyle cesedin yanında duran bir sağlık görevlisi kadına sakinleştirici bir iğne yaptı. Savcı bey Nadiri çağırıp onada bir iki soru sorduktan sonra ona karısını alıp eve götürmesini söyledi
İçerdeki incelemeler bittikten sonra ceset otopsi için Erzurum’a gönderilmek üzere alındı. Hasan Beyle beraber evin tüm erkekler, ifadelerine başvurulmak için alıp götürüldüler. Bekleme salonunda Hasan Bey herkesten berdeli yalanlamasını, Berfinin kendi kendine böyle bir fikre kapılıp kuruntu yaptığını, bu kuruntuyu kafasında büyüterek intihara yöneldiğini söylemelerini istedi, herkes sözbirliğiyle aynı şeyleri söylediler. İfadeden sonra Hasan Bey karşı tarafıda arayıp eyer kendilerine sorulursa aynı şeyleri anlatmalarını rica etti. Birkaç saat sonra ifade alma işlemleri bitip herkes eve döndü, evde kadınların çığlıkları yeri göğü inletiyordu, Heci Helime yine gelmiş teselli etme işini üstlenip kadınlara ağlamaları yerine kuran ı kerim okuyup dinlemelerini tembihliyor, ağlama seslerini azda olsa bastırabilmek için yüksek sesle yasini şerif okutuyordu.
Heci Hekimin bir karabasan gibi çöken ikinci ölüm, herkesi derinden etkileyip yüreğini kor bir demir gibi dağlayıp geçmişti. Herkes duyduğu suçluluktan ağzı mühürlenmişçesine susmuş sadece ağlıyordu. Heci Hekim bile tüm tesellilere, orada bulunan büyüklere aldırmadan hıçkırarak ağlıyor, kızının ölümünden kendini suçlu buluyor ona ölümden başka yol bırakmadıkları için kendinden nefret edip, bu vicdan azabıyla nasıl yaşarım diye düşünüp bir süre sakinleştikten sonra tekrar kendinden geçene kadar ağlıyordu. İki oğlu için bu kadar ağlamadığını söyleyenlere
—Onların ölümü kazaydı Allahtan’dı oysa Berfini biz öldürdük, kendi elimizle biz öldürdük, onlar için Allahın takdiri deyip kendimize teselli veriyorduk, peki Berfin için ne diyecem kendime nasıl bir avuntu bulacağım, onun hiçbir suçu günahı yoktu bunu düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyorum. –deyip yeniden içi parçalanana kadar ağlıyordu. Geldiğinden beri sessiz oturan Hasan Bey sigara üstüne sigara yakıyordu, ne yapacağını bilemiyor kardeşini nasıl teselli edeceği düşünüp duruyordu, birden aklına gelmiş gibi Nadiri çağırıp:
—Sitinin durumu nasıl mahkemeye daldık onu unuttuk.-diye sordu. Konuşurken bakışlarını oğlunun üzerine dikmiş, yüzünde anlaşılmayan bir noktaya kilitlenmişti. Onun halinden tedirgin olan Nadir
—Baba iyimisin? –diye sordu. Babasından cevap alamayınca sorusunu yüksek sesle yeniledi.
—İyiyim oğlum beni bırak, sitinin durumunu sordum sana-

. –Van a götürmüşler, kalp krizi demiş doktorlar, şu yüksek ihtisas hastanesinde, sağ olsunlar Mehmet le karısı yanındalar. Az önce konuştum, eğer gerekliyse gelelim dedim yok dediler gerekirse arayacaklarmış. Mehmet onların uzaktan bir akrabalarıydı. Yıllar önce vana taşınıp oraya yerleşmesine rağmen onlarla olan diyalogu kesmemiş her fırsatta onları ziyaret etmiş, son zamanlarda beraber yaptıkları sigara ve mazot kaçakçılığıyla da aralarındaki bağları daha da güçlendirmişlerdi.
—Cenazemizi ne zaman alacağız- Dedi Hasan Bey
—Biz bu gece yola çıkacağız, oraya bir varalım durumu size bildiririm ne zaman teslim ederlerse alıp getireceğiz artık.
—Bende mi gelsem?
—Gerek yok bu soğukta, belki hastanenin önünde sabahladık sen perişan olursun-dedi Nadir. Hasan Bey birden sendeledi tam düşecekti Nadir kolundan tuttu tüm itirazlarına rağmen biraz uyuyup dinlensin diye eve götürdü, vakit ikindiyi geçmesine rağmen hala kahvaltı dahi yapmayan babasına ne kadar ısrar ettiyse de bir şeyler yemeye razı edemedi, bir bardak su içip dinlenmek üzere odasına çekildi.
Sarya sakinleştiriciden sonra derin bir uykuya daldı, akşama doğru uyandığında ağır bir yorgunluk vardı üzerinde gözlerinde ise yerde cansız, kıpırtısız yatan Berfinin görüntüsü, tüm bu olanlar ona kâbus gibi geliyor doğru olabilmesine ihtimal vermiyordu. Uzunca bir süre yatağında oturduğu halde öylece durdu, başının döndüğünü anlayınca yeniden uzanıp hemen uykuya daldı.
Herkesi anlaşılmaz hüzünlü bir sessizlik ve bu sessizlikle beraber can sıkıcı bir huzursuzluk kaplamıştı, kimse konuşmuyor sorulmasına rağmen Berfinin ölümü hakkında açıklama yapılmıyordu. Herkesi etkisi altına alan gizemli ve tarifsiz bir acı gelenlerin üzerinde de büyüyümsü bir etki yaratıyor tüm meraklarına rağmen soru sormada fazla ısrarcı davranmıyor cevap alamadıkları ilk soruda pes edip gizemli hüznün büyüsüne kapılıp ister istemez yüzlerinde beliren kederle boş buldukları bir yere büzülüp oturuyorlardı. O akşam kimse uyuyamadı, gece yarısına doğru yakın akraba dost ve komşulardan oluşan yirmi otuz kişilik bir gurup küçük bir konvoy oluşturarak cenazeyi almak için Erzurum a doğru yola koyuldular. Aysız gece, sisinde etkisiyle olduğundan çok daha karanlıktı, arada bir rüzgâr esiyor dondurucu soğuk geceyi daha da dayanılmaz kılıyordu. Bu can sıkıcı gecede herkes burnundan soluyor mecbur kalmadıkça kimse konuşmuyor, gecenin soğuğu ve hüznünden etkilenilip sigara üstüne sigara içiliyordu. Behiye içeriden ağlaya sızlaya koşup Nadirin kullandığı arabaya binmek istedi Heci Hekim
—Otur oturduğun yerde, birde sen başımıza bela olma – deyip kadının kolundan tutup geriye doğru iteledi. Kadın yalvaran gözlerini babasına dikip:
— Ne olur baba bana engel olma bırak gideyim Erzurum a gitmeyeceğim annemi görmeye gidecem, Van da inerim annemi çok merak ediyorum tek başına perişan olmuştur –dedi. Adam öfkeyle yere bir tükürük savurdu, bir şeyden midesi bulanmış gibi yüzünü ekşitti, tüm öfkesini kızdan almak istercesine: - -Merak etme, ona bir şey olmaz yaptıklarının utancıyla hastane sığındı, keşke Berfin in yerine onun cenazesini almaya gitseydik şimdi, ama nerde o cadı hepimizi gömecek” diyerek arabaya binip kapıyı sertçe kapattı. Kadın birkaç ağlayarak arabanın peşinden koştu, acıdan ve çaresizlikten bitkin düşünce, uzaklaşan arabanın ardından gecenin soğuğuna aldırmadan karın üstüne oturup çaresizliğine, güçsüzlüğüne, yetersizliğine isyan ede ede ağladı. Onun bu halini gören komşu kadınlar kolundan tutup eve götürdüler. Isınması için sobanın arkasına oturttular, saatler gece yarısından sonrasını gösterdiğinde komşular sessizce dağıldılar, her biri, yanlarına şehir dışından taziyeye gelen birkaç misafir aldılar. Ev halkı, her biri evin bir köşesinde ağlayarak olduğu yerde uykuya daldı, orada kalan birkaç yakın akraba kadınları, her birinin üzerine oldukları yerde bir şeyler örttü, orda burada kalan kirli bardak ve bulaşıkları yıkadılar, yarın için hazır olsunlar diye semaverleri suyla doldurdular, dağılan ortalığı toparlayıp, süpürülmesi gereken yerleri süpürdüler, tüm işlerin bittiğinden emin olduktan sonra onlarda bir yere kıvrılarak uykuya daldılar.
Emine hanım geç saatte kocasına bakmak için eve döndü, odanın kapısını yavaşça araladı adam uyuyordu, bir müddet kapıda bekledi, eğer uyandırıp konuşmak istiyordu, adamın derinden gelen horultularını duyunca vazgeçti, uyanmasın diye kapıyı sessizce kapattı, “yarın oldukça yorucu bir gün olacak bari bu gece iyice dinlensin “ diye düşündü. Taziyede bir kadının sorduğu soru yüreğini yakmış, canını yakan bir korku gelip kalbinin ortasına çöreklenmişti. Kadın; “Berfin öldü ya bunlar seni kızı istemek için diretirlerse” diye sormuş, bu soru durmadan içini kemiren bir kuşkuya dönüşmüştü. Hiçbir zaman gündeme gelmeyecek bu konu onu içten içe korkutuyor “ya böyle bir şey olursa, ya kızımda canıma kıyarsa” diye kötü şeyler düşünmekten kendini alamamıştı. Sarya nın odasından sızan ışığı görünce oraya yöneldi, kapıyı açtı Sarya da uyuyordu, uyandırmak için birkaç kez seslendi kadın uyanmayınca vazgeçti. Kendide çok yorgundu bir an önce uyumak istiyordu sabah erkenden kalkması gerekiyordu. Nedense Siti Hanımın yerde baygın yatan hali geldi aklına “zavallı kadın evlatları birer birer kayıp gidiyor ellerinden” diye geçirdi içinden, onun yerinde olmadığı için Allaha şükretti uzun süre. Hemen ardında “ye sıradaki benim kızınsa” diye düşündü yeniden ve böyle bir şeyin olmaması için oturup dakikalarca Allah a yalvardı. Oturduğu yerde içi geçince kalkıp mutfağa yöneldi, sabahtan beri bir şey yememiş tansiyon ilaçlarını almamıştı. Bir şeyler yemek için girdiği mutfak dağınık, orda burada yıkanmamış bir sürü bulaşık vardı, ölümü, acıyı unutup öfkesini sabaha Sarya ya kusmak için biriktirdi.
O gün öğleye doğru defin işlemleri bitmiş mezarlıktan dönülmüştü, her taziyede olduğu gibi erkekler camide kadınlar ise evde taziyeleri kabul ediyorlardı. Heci Helime elinden geldiğince ölü yakınlarıyla ilgileniyor, yalnız kalmamaları için olağan üstü bir çaba sarfediyor metanetli olmaları konusunda sürekli onları uyarıyordu. Bu arada tüm intihar vakaların da olduğu gibi dedikodular başını almış gidiyordu, her biri kendince Berfin in ölümü seçmesine bir neden buluyor söylentiler kulaktan kulağa büyüyerek dolaşıyordu. Kimi hak veriyor kimi kendi canına kıydığı için lanet ediyor, kimi bu işin içinde bir iş var diyor, ardından imalı sorular soruyor, kızın yaşadıklarından bi haber onu günahkâr suçlu ilan ediyorlar kendi zavallı düşüncelerinde.
Kendisine yönelen tüm suçlamalara ve bu suçlamalardan kaynaklı dışlanmalara rağmen Sarya da her gün oraya geliyor, ortalıkta ne yaptığını bilmeden öylesine dolaşıyor, çalışmasına pek müsaade edilmese de önüne gelen her işe canı gönülden atılıyor kendince Berfin e vefa borcunu ödüyordu. Berfin in ölümüyle girdiği şoktan çıkamıyor gencecik bir hayatı çalıp normal bir ölümmüş gibi ağlayıp hüzünlü sahneler sergilemelerine bir anlam veremiyordu. Bıraksalardı Berfin okuyacaktı, belkide o hayalini çok kurduğu gazeteci olmayı başaracaktı, kendi hatalarıyla, yanlışlarıyla, doğrularıyla kavrulup kendine ait bir ömür geçirecekti, bazen gülecek bazen ağlayacak hatalarından ders alarak yaşamda tecrübe edinecek sadece Berfin olacaktı. Dayattıklarıyla onu yaşamaktan vazgeçmeye zorladılar, ya susup kabullenecek yada ölümü seçecekti, oysa son bu olmamalıydı insan seçimini yapmakta kendisi olmakta özgür olmalıydı, bu insanın en doğal hakkıydı. Sarya nın aklından sürekli bu tür şeyler geçiyor her ne kadar düşünmek istemese de, dönüp dolaşıp kendini Berfinin hak etmediği bu sonuyla baş başa buluyordu. Bazen odasına kapanıp saatlerce ağlıyor, bazen kendisiyle Berfini karıştırıyor, kendisine zorla dayatılan hayatı yaşamak zorunda olmanın acısını kanında canında hissediyor, kendinemi Berfin emi, yoksa kendiyle aynı kaderi paylaşan tüm kızlara mı ağladığını bilmeden sadece ağlıyordu. Onun bu şuursuzca halini arada bir taziyeden ayrılıp eve gelen Nadir de fark ediyor Berfin in ölümüyle hassaslaşan kalbinde ilk defa Sarya ya karşı bir acıma duyuyor bazen bu acıma şefkate dönüşüp, o duyguyla eşine sarılıp onu teselli etmeye çalışıyordu
Günler hızla gelip geçmiş, geçen zaman birçoğuna Berfin in acı ölümünü unutturmuştu, adı anıldığında akıllara geliyor bu anış içten bir ahla dışa vurulup ardından çarçabuk hafızalardan silinip gidiyordu. Bir tek Siti Hanım ve Sarya kızı unutamamış, çoğu gece onu ağlatmayı başaran Berfinin hayaliyle avunup her şey gibi bu acıyla da yaşamayı öğrenmişlerdi. Siti Hanım kalp krizinden sonra günlerce yoğun bakımda kalmış, bir sürede servislerde tedavi gördükten sonra eve dönmüştü, eve döndüğünde acı olayın üzerinden bir ay geçmiş, millete konuşacakları başka konular çıktığından dedikodular son bulmuştu. Hastalığına aldırmadan sıkça mezarlığa giden Siti gözle görülür şekilde çökmüş iyice içine kapanıp kendini insanlardan soyutlayıp ibadete vermişti. Heci Helime de elinden geldiğince onu yalnız bırakmamaya çalışıyor, sınandığı bu acılara şükretmekle hem kemdi hem de çocukları için cenneti kazandığını telkin edip onu daha çok şükre ve ibadete yöneltiyordu. Siti Hanım ruhsal ve bedensel olarak çok değişmiş hayatında olan biten hiçbir şeyle ilgilenmez olmuştu, onda değişmeyen tek şey önyargısıydı. Kızının ölümünden Gülbahar ile Sarya yı sorumlu tutuyor onları düşman bilip nefret ediyor her şeye katlanan kadın bir tek onları görmeye katlanamıyordu. Onun bu durumunu Sarya kendince şöyle yorumluyordu.
“bu her zaman böyle olmuştur, insanoğlu suçluluk duygusundan kurtulup vicdanlarını rahatlatmak için hep en kolay olanı seçer, kendini sorgulayıp özeleştiride bulanmak yerine, başkalarını suçlama yoluna gider ve bunda o kadar ısrarcı olurlarki gün gelir bu kuruntularına sadece kendileri değil başkalarını da inandırmayı başarırlar ve eğer başkaları da buna inanmışsa onlar kendi vicdanlarında da suçlu olmaktan çıkar, canavarlaşan ruhlarına giydirdikleri kuzu postuyla içleri yanmadan ortalıkta rahatça dolaşır, saplantılarıyla oluşturdukları suçluyu günah keçisi ilan edip, herkesin hatta kendilerinin gözünde bile suçlu duruma düşürüp hiç hak etmedikleri bir azabın ortasına atarlar ve bunu öyle bir ustalıkla yaparlar ki hiç kimse bu oyunun farkına varamaz, bunun doğru olmadığını onların suratına haykıramaz. Bu tür insanlar kurbanlarını yani kendi vicdan azaplarını yükleyecekleri kişileri hep en savunmasız ve genelde sevilmeyen yalnız insanlardan seçerlerdi.” Sarya nın kafasındaki bu düşünceler büyüdükçe büyüyor, kendini suçlayanlara inat bu kez ısrarla onların bulundukları yerlere gidiyor böylelikle elinden geldiğince söylenenlere aldırmadığını göstermeye çalışıyordu. Bazen bunu neden yaptığını kendiside bilmiyor, bazen de kendisine dayatılan bu hayat dışında başka bir hayatı olmadığını, kendisini sürekli suçlayan bu insanlara mecbur olduğunu, kendisini tüm aşağılamalarına rağmen onlarla yüzgöz olmaktan başka çaresi olmadığına kendini inandırıyor, sırf bu yüzden içi kinle doluyor, öfkesinden canını acıtan her neyse sırf canı daha da yansın diye inadına onu yapıyor çaresizliğinden, zayıflığından kendi kendini tekrar tekrar cezalandırıyordu. .
Besra, Seferin kaçırdığı kız, kalabalık bir aşirete mensup hatırı sayılır bir ailenin üçüncü kızıydı. Ailesi hem maddi yönden hem de güç simgesi sayılan erkek nüfusu yönünden oldukça zengindi. Kendisinden beş yaş büyük olan Sefer le arkadaşlığı kaçmalarından bir yıl öncesine dayanıyordu, ortak bir akraba düğününde karşılaşmış arkadaşlar vasıtasıyla tanışmış, o gün aralarında başlayan yakınlık bugüne kadar büyüyerek sürmüştü. İnce, orta boylu esmer bir kızdı. Hafif uzun yüzünde çekik gözleri, yüzüne uyumlu burnu, kalkık üst dudağıyla tüm yüz hatları ahenk içindeydi, buda ona anlaşılmaz vahşi bir güzellik veriyordu. Olayları hemen kavrayıp kafasında sebep sonuç ilişkisini anında kurabilen pratik bir zekâya sahipti. Seri konuşan hazır cevap ve gerektiğinde kendini sevdirebilen tatlı bir dili ve konuşma taktiği vardı. Yetiştiği ailede hükmetmeye alışık olan Besra hırçın ve şımarık biriydi. Sefer, Gülbahar la nikâhlandığını söylediğinde üzüleceğine gülmüş:
—Ne var be canım bize ne zararı dokunur sonuçta bize yapsa yapsa hizmetçilik yapar, zaten ben pek sevmem öyle ev işini falan, hem kısmet olursa çocuklarımıza da bakar –deyip Sefer e sarılarak onu teselli etmeye çalışmış ve hemen o gece onun fikriyle hiç tereddüt etmeden kaçmışlardı.
Sefer, Besra ya her şeyi anlattığı o günün akşamı arkadaşını aradı, şaşkınlığı ve yüreğinin dağınıklığının yansıdığı ses tonunu düzeltmeye gerek duymadan selamsız hemen konuya girdi:
—Bu gece Besrayı kaçıracağım, sana ve arabana ihtiyacım var yardım edersin değimli? Dedi. Arkadaşı bir anlık şaşkınlığını yendikten sonra,
Bir dur bir soluklan -?dedi
—Yardım edecenmi etmeyecenmi?-
—Ayıp ediyorsun sormakta neyin nesi, kaçta nereden alayım seni?
—Sağol ararım seni-
—Tamam, ne zaman ararsan hazırım –dedi arkadaşı, tüm şaşkınlığına rağmen neden diye sormadı, sesinden bu konuyu şimdi konuşacak durumda olmadığını anlamıştı, nasıl olsa sonra öğrenirim düşüncesiyle kapatmıştı telefonu. Hemen çıkıp arabasının yakıtını falan kontrol etti, gelin arabası temiz olmalı deyip arabasını yıkamaya götürdü. Oldukça çakır keyif neşeli bir gençti, her zaman pozitif düşünür, ne kadar hüzünlü olurlarsa olsunlar yanındakilere neşesinden bulaştırır, eninde sonunda onlarıda güldürmeyi başarırdı. Kız kaçırma havasına hemen girmiş arabanın her yerini iki kez temizletip yıkatmıştı. Toz kaldığını düşündüğü bir yeri görünce de, oto yıkamacıya,
— Burayı tekrar yıka kız gibi olmalı bugüne bugün gelin arabası ona göre temizle.-deyip duruyordu. Akşamüzeri Sefer arkadaşını aradı, bu anı sabırsızlıkla bekleyen Azad, hemen gelip evlerinden iki sokak ötede Sefer i aldı. Aradığı macerayı bulduğundan içi içine sığmıyor, en ciddi işleri bile gırgıra alan yapısıyla bu işinde daha çok eğlenceli yanını önemsiyor, bu işin genç bir kızın yaşamına mal olacağından bi haber, kafaya aldığı Seferle elinden geldiğince şakalaşıp olur olmaz her şeye gülüp geçiyordu. Sefer ise hem yeni ölen kardeşleri, hem Gülbahar la yapmak zorunda kaldığı nikâhtan dolayı canı acıyor bu yoğun duygular altında ezilip duruyordu. Bu koşullarda ve böyle bir zamanda kız kaçırmak zorunda kaldığı için kaderinden iğrendi, hemen sonra ne kaderi, kahrolası büyüklerin aptalca fikirleri, onların bu dayatmalarına niye boyun eğiyorum onu da anlamıyorumya diye düşündü, bu düşünceyle midesi bulandı hızla pencereyi açıp arabanın açık camından yere tükürdü. Oldukça gergin ve sinirleri bozuk olduğundan yerinde duramıyor, o daracık arabada kıvranıp duruyor, olduklarından çok daha büyümüşler gibi elini, ayağını nereye koyacağını bilmiyordu. Onun bu kıvranmaları karşısında daha fazla sessiz kalamayan Azad:
—Bu kadar germe kendini be arkadaşım, sanki ilk defa sen kız kaçırıyorsun, burada en önemli şey sakin olmak, hem unutma her şey kızı arabaya bindirene kadardır, kız arabaya bindimi bu iş bitti sayılır artik felek bile yakalayamaz bizi. E e nereye götürüyoruz kızı?-. Dedi Azat. Bu soru karşısında daha da panikledi Sefer
—Bilmem vallaha bunu hiç düşünmedim ne yapacağız şimdi.- dedi.
—Hoppala kızı kaçırmaya karar vermişsin nereye götüreceğini düşünmemişsin, olmadı işte deyip, bir süre yeni çıkmış sakallarını kaşıdı ardından neşeyle;
—neyse takma kafana ben gideceğimiz yeri biliyorum.
—Nereye?
—Halamlara gidiyoruz, tanıyorsun değimli?
—Koskoca ağa enişteni kim tanımaz, sağol be arkadaş iyiki varsın be, vallahi kırk yıl düşünsem oraya gitmek aklıma gelmezdi. Dur dur ya kabul etmeseler?
—Olurmu be arkadaş, yılda kaç kız oraya getiriliyor biliyormusun, Allah Vekil kimseye hayır demiyor, tüm kızların aileleriyle de bir hadise çıkmadan işi tatlıya bağlıyor. Sen takma kafana biz şu kızı bir alalım gerisi kolay, e kızı nereden alacağız?
—İleriki sokakta tenha bir yerde dur, sen orada dikkat çekmeden bekle ben kızı alıp geleceğim, inşallah bir aksilik çıkmaz,
—Tamam, anlaştık korkma bir sorun çıkmaz inşallah, yinede dikkatli ol bir aksilik olursa hemen beni ara, deyip arabanın torpido gözünü açıp içinden bir silah çıkardı, on dörtlü denilen şarjörlü bir silahta. Ölümü anımsatan bu metal parçasını görünce korkudan gözleri açılan Sefer;
—Oğlum buda ne, kendine gel adam öldürmeye gitmiyoruz. Dedi. Beriki,
—Korkma adam öldürmek için almadım yanıma, bir sorun çıkarsa seni kurumak için aldım. Diye cevap verdi.
İleriki sokağa geldiklerinde durdular, Sefer arabadan inip ara bir sokaktan kayboldu. Hafiften bir kar başlamış, arada bir esen rüzgâr yerden kaldırdığı karları Sefer in yüzüne doğru savuruyordu, yüzüne doğru gelen kardan gözlerini açamıyor nefes almakta dahi zorlanıyordu. Korku ve heyecandan soğuğu hissetmiyor dondurucu soğuğa rağmen terliyordu. Besra nın ailesiyle oturduğu iki katlı, yüksek duvarlarla çevrili evlerinin önüne gelince kalbi duracak gibiydi, yakalansa oracıkta öldürüleceği düşüncesi, içinde önüne geçemediği bir huzursuzluk yarattı, can sıkıntısını yenmek için adımlarını dahada hızlandırdı, avlu kapısına yaklaşınca durup etrafı iyice kolaçan etti, kimseler görünmüyordu, kar dahada hızlanmıştı. Avlu kapısının karşısında daha önce bakkal olarak kullanılan harabe bir kulübe vardı, anlaştıkları gibi oraya girip bekledi, içerisi oldukça karanlık, atılan çöplerden pis kokuyordu, kardan ve soğuktan kulübeye sığınan bir kedi ondan ürküp miyavlayarak ayaklarının arasından kaçarak çıktı, ürken kedi Sefer ide korkutmuştu, oradan bir an önce çıkmak isteyen Sefer, çakmağın ışığıyla saatine baktı, tam vaktinde gelmişti, arada bir başını kulübeden çıkarıp etrafa bakıyor, heyecanını yenmek için derin derin nefes alıp parmaklarını çıtlatıyordu, zaman geçmek bilmiyor dakikalar saatlerden uzun geliyordu. Sonunda Besra elinde bir poşetle avlu kapısında göründü, hızla kulübeye doğru koştu, ikisinin de heyecanı doruktaydı. Birbirlerinin kalp seslerini duyabiliyorlardı, bir anlık tereddütten sonra Sefer in elini uzatmasıyla birbirlerine hasretle sarıldılar, Sefer in geldiği yoldan arkalarına bakmadan hızlı adımlarla yürüyerek arabaya doğru gittiler, arabayı tamir ediyorum gerekçesiyle çalışır halde bırakan Azad, onlar biner binmez hızla uzaklaştı oradan. Araba mahalleden çıkınca hepside derin bir nefes aldı, birbirlerine bakıp güldüler, sessizliğe daha fazla dayanamayan Azad.
—Hoş geldin yenge-dedi, dostça, gergin olan ortamı yumuşatmak isteyen bir ses tonuyla. Yolculuk biraz gergin olsa da oldukça güzel geçti, bir saat sonra şehirden fazla uzak olmayan köye vardılar, gidecekleri ev köyün en yukarısında bulunan bir tepenin üzerine kurulu etrafı meyve ağaçlarıyla dolu tek katlı bir yapıydı. Evin her yanı sokak lambalarıyla aydınlatılmıştı. Göze ilk çarpan evin yanındaki büyük garaj, garajın bitişiğinde içinde ekmek pişirdikleri tandırın bulunduğu fazla büyük olmayan bir yapı vardı. Evin aşağı kısmında bahçeden tel örgüyle ayrılan ahırlar vardı, ahırların hemen yanında da çobanların ve kışın hayvanlara bakan işçilerin (rençberlerin) kaldığı ufak bir ev bulunuyordu.
Araba eve yaklaştığında birkaç köpek birden havlayarak arabaya saldırdı, araba kapıya varana kadar köpeklerde arabanın yanı sıra kapıya kadar koştular. Arabanın sesine, evin büyük oğlu yanında bir rençber olduğu halde dışarı çıktılar. Yüzüne doğru gelen araba farlarının ışığında bir müddet gözlerini kısarak gelenlere baktı, arabadakiler görünmüyor durmadan havlayan köpeklerin korkusundan da aşağıya inemiyorlardı, birden aklına gelmiş gibi Azat pencereden başını çıkarıp;
—Benim halaoğlu şu köpekleri uzaklaştırda aşağıya inelim mübarek askeri kışla gibi eviniz yanına yaklaşamıyoruz. Dedi ardından da kahkahayı koyverdi. Balkonda duran Bedirhan, dayıoğlunu görünce gülerek aşağıya arabanın yanına geldi, bir işaretiyle rençber köpekleri kovaladı. Samimi sıcak bir ses tonuyla;
—Hoş geldin dayıoğlu, hayırdır bu saatte? Dedi. Azat her zamanki neşeli tavrıyla ;
—İstemiyorsan gideyim-
—Yapma dayıoğlu, bilirsin senin yerin başım üstünde.
—Eksik olma şaka yapıyorum, e içeri almayacakmısın?
—Hay Allah unuttum buyur-
—Ama yalnız değilim size iki kaçak getirdim, inşallah geri çevirmezsiniz bizi. İstersen ben bir babanla konuşayım önce, sonra insinler ne olur ne olmaz.-deyip eve doğru yöneldi. Beriki ardından:
—Dur be dayıoğlu, babam evde yok, misafiri sen getireceksin de kapıda mı kalacaklar, ayıp ediyorsun vallaha, sende misafirlerinde başım üstüne, bu soğukta daha fazla durmayalım hadi söyle insinler de içeri girelim-dedi. Sefere bırakmadan çevik bir hareketle atılıp arabanın kapısını açıp gelenleri buyur etti. Korkudan, heyecandan, yabancı bir evde kalmak zorunda olmanın verdiği utanç ve sıkıntıdan ikisinde de ani bir duygu kabarması oluyor, sesleri titriyor ne yapacaklarını nasıl davranacaklarını kestiremiyorlardı. El ele tutuşup, Azad ın ve ev sahibinin peşi sıra merdivenleri tırmandılar giriş balkonuna vardıklarında, sıkılarak ayakkabılarını çıkardılar, salona girdiklerinde yüzlerini yalayan sıcaklık ikisini de biraz rahatlatıp gülümsetmeye yetti. İşte kaçmış ve el eleydiler, kendilerince işin zor kısmını aşmış ayrılmamak üzere kavuşmuşlardı, artık gerilmelerine sıkılmalarına bir neden yoktu, birbirinden habersiz ikiside aynı şeylerin düşüncesiyle derin bir nefes aldı, birbirlerinin gözlerine bakıp huzurla gülümsediler. Ev sahibi Fatma Hanım, gelenleri kapıda güler bir yüzle karşıladı, ev sahiplerinin güler yüzleri, samimi sıcak içten davranışları ikisinin de azda olsa rahatlamalarını sağlamıştı. Fatma Hanım iri yarı güçlü sağlıklı yapısı, beyaz teni, renkli gözleriyle yaşından daha genç görünüyordu. Yeğeni Azat gibi pozitif hayat dolu bir insandı, bu pozitif enerjisini çok çabuk yanındakine yaymayı iyi başarıyordu, daha kapıdayken gelenler üzerinde olumlu bir izlenim yaratmış, yaydığı pozitif enerjiyle gelenlerin kendini daha rahat hissetmelerini sağlamış, yabancılığın verdiği sıkılganlığı utangaçlığı daha oturmadan üzerlerinden atmayı başarmışlardı. Fatma Hanım
—Hoşgeldiniz çocuklar, üşümüşsünüzdür buyurun sobanın yanına- dedi. Gelenler hiç konuşmadan memnuniyetlerini gülümseyerek belirtiler. Sefer, hala el ele olduklarını yeni fark etmiş gibi birden elini kızın ellerinden çekti, yüzü kızardı kelimeler diline dolandı, kadının “nasılsınız” sorusuna karşılık ne diyeceğini kestiremeyince hoş bulduk manasında başını salladı, oldukça heyecanlandığı her halinden belli oluyordu. Kadın samimiyetini hiç bozmadan onları sobanın yukarısındaki koltuklara buyur etti onlar daha oturmadan yardımcı kadın gelip kabanlarını aldı kapının arkasında bulunan askıya astı. Gençlerin rahat etmeleri için elinden geleni yapıyor evden birilermiş gibi samimi davranıyor sorularla sıkboğaz etmiyordu. Yılda en az yirmi otuz kaçan kızı ağırlayan kadın, yeni gelenlere nasıl davranılacağı konusunda uzmanlaşmıştı.
Besra kısa sürede ev halkıyla kaynaşmış, tatlı diliyle kendini herkese sevdirmeyi başarmıştı. Çoğu gün mutfağa giriyor bildiği ne yemek, tatlı varsa yapıyor, evdeki çalışanlara rağmen çay, yemek servisinde herkesten önce davranıyor, nerde yapılacak bir iş bulsa hiç tereddüt etmeden yapıyor yaşından daha olgun anlayışlı tavırlarıyla tüm köylünün dikkatlerini üzerine toplamayı başarıyordu. Ama hiç kimse onun bu içten gibi görünen davranışlarını yapmacık, ilgi çekmek için yapıldığını fark edemiyordu. Bu kurnazlığının bir taktiğiydi, çevresine kendini iyi kalpli hamaratlı, çalışkan, temiz biri olarak tanıtırsa ilerde hakkında yapılan hiçbir söylentiye kimse inanmaz, tanıdıkları kızın böyle değişebileceğine ihtimal vermezdi. Sefer çoğu gün Besra nın yanında kalsa da bazı günler evine geliyordu. Eve geldiği günlerde mümkün olduğunca Gülbahar la göz göze gelmemeye çalışıyor onun ikram ettiği yemekten çaydan yiyip içmiyor, kendince onunla konuşup, ikram ettiğinden yerse Besra ya ihanet edeceğine inanıyordu. Oysa en büyük ihaneti, eşini çocuklarını koruyamadıkları için ailesiyle beraber abisine yaptığının farkında bile değildi.
Berfin in ölüm haberini alan Besra ilkin korkup endişelense de, ilk şoku hemen atlatıp yüzüne üzgün bir ifade verip ağlaşmaya, dizlerine vurup dövünmeye başladı, ev halkı etrafına toplanıp onu teselli etmeye çalıştıysa da o direnip ağlamaya devam etti, iyi bildiği bir şey vardı, ne kadar çok ağlarsa o kadar çok üzüldüğünü düşünecekti herkes. İçinde yaşadığı çevreyi iyi tanıyor kimi neye nasıl inandıracağını iyi biliyor, buradaki bir çok kişinin yaptığı gibi insanların duygularıyla oynamaktan kaçınmıyor yaptığından en ufak bir utanç yada vicdan azabı duymuyor kendince oda dümenini böyle yürütüyor ve böyle yapmakla güçsüz olan herkesi ezip geçeceğini iyi biliyor, buda kendisiyle gurur duymasını sağlıyor bu yanı onu daha da bencilleştiriyordu. Kırılmazlarsa biraz yalnız kalmak istediğini söyleyip kendisi için ayrılan odaya çekildi, odaya girip ardından kapıyı kapatınca rahat bir nefes alıp sırt üstü kanepeye uzandı için “oh be şiştim ağlaşıp üzülmüş gibi davranmakta, bu kadar aptal biri için üzülmeye değermi, aptal kız, abimin yanında bir eli yağda bir eli balda yaşayıp giderdi, istediğini alır istediğini giyer emrinde hizmetçileriyle elini soğuk sudan sıcak suya sokmazdı, daha ne olsundu. Neymiş hanımefendi okuyacakmış, okuyup ta ne yapacan, sanki okuyanlar evlenmiyor, sonrada iki kuruş için akşama kadar çalışıyorlar, abimin yanında sanki paraya ihtiyacı olacaktı, ödünde ne oldu sanki abim başka kızla evlenir, hım zavallı olan senin canına oldu.”dedi kendi kendine ve ardından üzerine giydiği koyu yeşil hırkasının cebinden çıkardığı sakızını çiğneyip keyiflenmek için düşüncelerini başka yöne kaydırdı.
Berfinin ölümü aileyi çok sarstıysa da bir süre sonra yaşananlar bir nebze olsun unutulmuş herkes normal yaşantısına geri dönmüştü. Birkaç hafta sonra Sefer, Hasan Bey, birkaç aile büyüğü yanlarında imam olduğu halde nikâh kıymak için geldiler. Nikâhı kıymaları için kızın babasından izin almaları gerekiyordu. Ev sahibi Kerem Bey, büyük oğlunu nikâh için babasından izin alsın diye kızın ailesine gönderdi, oğlu dönene kadar misafirlerini divanhane dedikleri oldukça büyük olan misafir odasında ağırladı. Kapısı evin dışında olan oda, biri aşağıda biri yukarıda olmak üzere iki sobayla ısıtılıyordu, odanın tamamı İran dan gelen ve kaşan dedikleri oldukça pahalı halılarla döşenmişti, dört duvara da halılarla aynı renkte minder ve yastık bırakılmış, misafirler rahat etsin diye bir çoğu küçük yastıklarla desteklenmişti. Altı penceresi bulunan odanın perdeleri de adanın ihtişamına yakışır kalitedeydi. Orada kaldıkları sürece misafirlere ikramda kusur edilmemiş gelenlere çay, meyve, yemekte ise; tandırda kızartılmış tüm kuzu, sedir pirincinden yapılmış perde pilav ardından kahveler ikram edilmişti. Besra nın babasından nikah için izin almaya gönderilen Oğlan dönüp nikâh kıyıldıktan sonra Hasan Bey her şey için Kerem Beye tekrar tekrar teşekkür edip, eyer kızın aileside müsaade ederse haftaya gelip gelinlerini almak istediklerini söyledi. Kerem Beyden kendilerini arayacağı sözünü alıp evlerine geri döndüler. Ertesi gün Kerem Bey kızın babasıyla görüşmek üzere evlerine gidip, karşı tarafın isteklerini iletti, kızın aile büyükleri Berfin in ölümünden duydukları üzüntülerini bildirip, böyle olmasını istemediklerini, acılarına yürekten katılıp kızlarına karşılık bir şey istemediklerini belirttiler. “kızın babası artık sensin, sen nasıl istiyorsan öyle olsun “dediler. Kerem Bey eve dönünce, karsıyla Besrayı, yanlarına büyük oğlunu vererek alışveriş için şehre gönderdi, Besra ya elbiseler, ayakkabılar, gideceği gün takılmak üzere de bir altın bilezik aldılar. Sazlı sözlü kalabalık bir düğün isteyen Besra, bu karardan pek memnun olmasada hoşnutsuzluğunu dışa yansıtmadan verilen karara saygı duyuyormuş gibi görünmeye çalıştı, böyle gelin olmayı hayal etmediğinden içi acıyor, ortada bir ölü olduğundan sesini çıkarmanın anlamsız olduğunu bildiğinden içten içe üzülüp kendi kendini yiyiyordu. Buda şımarıklığını yenmesi, gerçek sabrı öğrenmesi, hayatla yüzleşmesi için verdiği ilk sınavdı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Besra yine olgun yanıyla davranmış, istemezliğine rağmen iyimser görünmeye, hırçınlığını üzüntüsünü belli etmemeye çalışarak içi yanmasın rağmen elinden geldiğince sakin davranmaya özen göstermişti. Onun bu sakin görünen dış yüzü Sefer i ona daha da bağlamış kardeşinin ölümüne rağmen kızı kaçırdığı için kendisiyle gurur duymuştu. Verilen karar üzerine bir gece sessizce gidip Besra yı eve götürdüler.
Mart ın başlarına doğru, havalar iyice ısınmış erimeye başlayan karlardan su gölcükleri oluşmuş, kayaların, ağaçların dipleri kardan arınarak iyiden iyiye görünür olmuştu. yine sıkça esen soğuk rüzgarlar, rüzgarla gelen bulutlar, yoğun kar yağışlı günlere dönüşür kıştan kalma bu son günler boynunu bükmek yerine gürleyerek gelip geçerdi.Yine kıştan kalma böyle soğuk bir günde, Hasan Bey sabah ezanından önce kalkmış salonun ortasında avazı çıktığınca bağırıyordu, “kalkın Allahın cezaları öğlen oldu” diye. Beş dakika geçmeden tüm ev halkı giyinmiş halde Hasan Beyin önünün de hazır olda bekliyordu, içlerinden en çok Sarya korkmuş uykuda kalıp sabah işlerini yapamadığı için içten içe bir suçluluk ve bu suçluluktan doğan bir korkuyla dolmuştu içi. Saate bakmayı akıl edemeyen Sarya o korkuyla salona koşup, az sonra işiteceğini düşündüğü azarların verdiği endişeyle, çok erken uyandırıldığını fark etmeden ürkek, titrek bir bedenle oradakilerin arasına katılıp elleri önde sessizce bekledi. Uyananlar arasında mızmızlananlar, sessizce söylenenler olsa da kimse neden gün ağarmadan uyandırıldıklarını soramaya cesaret edemedi. Salona en son gelen Emine Hanım uykusunu alamamanın verdiği gerginlikle, orada bulunup bulunmadığına bakmadan;
—Sarya şu sobayı yaksana, illaki seni dürtüklemekmi gerek bir kerede sana söylenmeden kendin akıl etsen olmaz değimli, bir de evlenmiş, hay seni yetiştiren ananın-diye bağırdı yüksek sesle. Böyle bir azarlanmayı bekleyen Sarya başı önde cevap vermeden sobadan boş kovayı alıp balkona bıraktı, dışarısı hem soğuk hem karanlıktı, gecenin karanlığı içini ürperti, hızla içeri dönüp odasına yöneldi, onu gören emine Hanım öfkeyle,
— Sobayı yakmadan nereye gidiyorsun? diye bağırdı. Sarya içindeki öfkeye rağmen sakin bir sesle:
—Dışarısı çok soğuk üzerime bir hırka alacağım, balkonda odun bitmiş, dışarısı çok karanlık ben odun alana kadar biri balkonda beklese yalnız korkuyorum – dedi korka korka.
—Hadi canım Berfin in kafasını doldurup onu ölüme gönderirken hiç korkmuyordun, hem Berfin de dışarıda karın altında ama o üşümüyor değimli – dedi Emine Hanım öncekinden daha öfkeli, acımasız bir ses tonuyla, ondaki bu öfke Sarya nın sobayı geç yakmasından çok kadının her şeye rağmen koruduğu sakin tavrınaydı. Kadının sakinliği onu daha da öfkelendiriyor, ciddiye alınmadığı hissine kapılıyor, bu his gün be gün onu daha hırçın daha çekilmez yapıyordu. Kadının suçlayıcı, aşağılayıcı ses tonu, herkesin önünde Berfinin ölümünden sorumlu tutulması Sarya yı her defasında daha da derinden yaralıyor içten içe suçluk duyup kendine karşı içinde büyüyen öfkenin önüne geçemiyordu.. Gözleri doldu, bir müddet olduğu yerde durup, kadına bunun doğru olmadığını, kendisini boş yere suçladıklarını söylemek istedi, ardından bunu daha önce kaç kez yaptığını, Berfin le böyle bir şey konuşmadığını herkese defalarca açıklamak zorunda kaldığını ancak hiç kimsenin kendisine inanmadığını, suçlamalarını dayattıklarını anımsadı içi yanarak, kelimeler boğazına düğümlendi, yutkundu başörtüsüyle gözyaşlarını silip üzerine hırka almadan dışarı çıktı, içindeki acı korkusunuda, üşümesinide yenmişti. Olanlar karşısında oldukça öfkelenen Nadir, hiç ses çıkarmadan Sarya nın peşi sıra dışarı çıktı hiç konuşmadan onunla odunluğa kadar yürüdü. Sarya üşüyen ellerine aldırmadan hızla odunları kovaya doldurup üzerine kömürleri ekledi, fazla doldurduğu için oldukça ağır olmasına rağmen bir çırpıda alıp hızla eve döndü, sobayı yaktı çaydanları suyla doldurup üzerine bıraktı çocukların akşamdan dağıttığı yerleri toparladı, tüm bunları olması gerekenden daha çabuk yaptı, yeni bir suçlamayla karşı karşıya kalmaktansa yorulmayı yeğlediği, çalışırken gösterdiği aşırı çabadan belli oluyordu. Hemen ardından Nadirde içeri girmiş, karısını izliyordu, annesi, kız kardeşi, iki yengesi oturmuş her işe Sarya yı koşturuyorlardı, kadın çalışırken onlardan Nadir in varlığına aldırmadan onu çekiştirip arada bir kıskıs gülüyorlardı, Sarya yı bu denli ötekileştirdiklerini içi acıyarak fark etti, gidip hepsine hadlerini bildirmek istediyse de babasına saygısızlık olur düşüncesiyle vazgeçti, belkide kadının bu halde oluşunun tek suçlusu kendisiydi, bu duygu içinde burukluğa yol açsada, suçluluk duygusuna yada vicdan azabına dönüşecek kadar güçlü olamadı, bir süre sonra da olanları unuttu.
Çoğu kez kaçıp gitmek isteriz çocukluğumuza, orda yüreğimizi yaralayan acılar yok sanırız, unuturuz bir zamanlar zaten çocuk olduğumuzu, birileri gelip çocukluğumuzu çalmadan bizi bizden alıp başkalaştırmadan. Tüm çocuklukların sonu yetişkinliğe çıkan ilkeyi yok sayarak hep orda kalmak isteriz, pusu kurmuş acıların bir yerlerde bizi beklediğini bilmeden kaçıp kurtulmak için sığınırız belkide geçmişe. Hep o küçük çocuk olarak kalsak tüm anlarda, elimizde bezden yapılmış o çok sevdiğimiz bebekle bir duvar dibine oturup, elimizi çenemizin altına dayayıp hep oradan seyretsek hayatı, mutlu bir çocuğun gördüğü gibi görsek yaşamı, hep mutlu hep tozpembe, sıra dışı tükenmez bir umutla. Bizi sevenler olsa her koşulda, her zorlukta koruyup kollayan, ne olursa olsun bizden vazgeçmeyen, suçumuz ne olursa olsun bizi bırakmayan. Bu düşüncelere öyle bir dalmıştıki Sarya, uzun süredir hırkasını almak için odasına girdiğini unutmuştu, kapının açılmasıyla irkilerek sıyrıldı düşüncelerinden arkasını döndü, Emine hanım tüm haşmetiyle kapı aralığında duruyordu, yüzünde kendisine karşı o hiç eksilmeyen küçümseyici bakışlarıyla.
—Kahvaltını da odana getireyim mi hanımefendi-. Dedi. Sarya hiç cevap vermeden üzerine hırkasını alıp kapıya yöneldi, beriki halen kapıda duruyordu, eliyle kadını itip salona çıktı, erkekler halen kahvaltı sofrasındaydı yanlarından geçerek mutfağa gitti, birkaç tabak çanak kaldırdı, bir iki bardak yıkadı tam olarak ne yapacağını, işe nereden başlayacağını kestiremiyordu. Oturup diğerlerinin gelmesini bekledi, Hasan Bey in böyle birden mevlit verme karırına “buda nerden çıktı” diye kendi kendine söylendi, ardından “aman bana ne be ben nasılsa akşama kadar çalışacam ha mevlit olmuş ha olmamış benim için ne fark eder” dedi. Yine daldı hayallere, bu kez Berfin in cansız bedeni geldi gözünün önüne, duvardaki, halıdaki kanlar, yırtılan kitaplar, yerlere saçılmış kalemler. Herkesin gözünde Berfin di ölen, öylesine bir kız öldü işte, oysa sadece Berfin değildi ölen, gelecekle ilgili hayallerdi yerlere saçılan, umutlardı yırtılıp atılan, bir hayattı buruşturulup fırlatılan, koca bir dünyaydı ölen, sadece Berfin değildi, o ve onun gibi hayatları başkasının elinde olan herkesti. “Of Berfin im neden yaptın bunu, niye kaçıp gitmedin, nasıl kıydın canına benim yüzümden mi, ama ben seninle o kadar konuşmadımki, seni ölüme sürükleyecek, yaşamaktan vazgeçirecek ne söyledimki? Tüm bu düşünceler bazen altından kıpırdayamayacağı kadar ağır oluyordu. Birden içini yakıp geçen bir acı hissetti, anlamlandıramadığı bir boşluk, içkemiren bir sızı kapladı içini, ya gerçekten benim yüzümden seçmişse ölümü, aman Allahım ya bu doğruysa ben bu vebalin altından kalkamam, bu vicdan azabıyla yaşayamam diye içini derinden yaralayan bir acıyla düşünmeye daldı, dalmasıyla duygusallıktan sıyrılıp mantıklı düşünmeye yöneltti kendini, onların isteği de benim vicdan azabı çekerek kendimi kötü hissetmem, bunu yapmayacam onların yüzünden kendi vicdanımda hiç sucum yokken kendimi mahkûm etmeyecem, benim suçlu olmayacağımı onlarda biliyor ama bunu bilerek beni kasıtlı suçluyorlar buda nefretlerinin başka şekil bir yansıması. Dedi kendi kendine.
İnsanın kendi gözünde suçlu olmasından, vicdanında acı duymasından daha kötü hiçbir şey olamaz, insan bir kere vicdanından kuşkulanmaya başladımı, bir kuşku kıvılcımı düşürdümü vicdanınına artık iflah olması imkansız, herkese bir şeyler anlatıp kendini aklayabilir, yada onların senin hakkındaki kötü düşüncelerini azda olsa değiştirebilir böylece kendini rahat hissedebilirsin, oysa vicdanına söyleyecek hiçbir şey bulamazsın, vicdanının verdiği acıdan kurtulmak için kendini hiçbir şekilde savunamazsın. İnsanın kendini savunma konusunda en aciz kaldığı, söylediği her kelimenin boş ve anlamsız kaldığı tek yer insanın kendi vicdanıdır. Sarya nında vicdanında derin yaralar açılmaya, kendi kendinden kuşkulanmaya başlamıştı. Hiçbir suçu olmadığını, kızla hiçbir şekilde onu olumsuz etkileyecek bir şey konuşma yapmadığını biliyor, bunu bilmesine rağmen ona yöneltilen suçlamalardan etkilenmeyi engelleyemiyordu. Bunu dayatanların yanında her ne kadar güçlü görünmeye çalışsada onların söylediği suçlayıcı sözler kafasında defalarca tekrarlanıyor ruhunda kapanması imkânsız derin yaralar açıyordu. Böyle durumlarda odasına yada tek sığınağı olan fazla eşyaların konduğu odanın soğuğuna aldırmadan acılarına sığınak yaptığı odaya sığınıyor “bunu ben mi yaptım” diye saatlerce ağlıyordu. Her gün kendi vicdanın da açtığı uçurumdan biraz daha dibe doğru yuvarlanıyordu. Buna dur diyecek ne bir seveni nede onu oradan çekip alacak kadar acılarını paylaşabildiği, onu anlayan onu tutup silkeleyerek suçlu olmadığını ona kanıtlayan bir dostu vardı. Çevresinin yoğun baskısıyla yüreğinde açtığı karanlık dehlizlerde kayboluyor, onu suçlayan kelimelerin canavarlaşan yankıları beyninde tekrarlanıp üstüne üstüne geliyorlardı.
Sarya bu düşüncelerle boğuşurken, kadınlar içeri girdi, Emine hanım yapılacakları aceleyle anlattı. Kadınların hoşnutsuzlukları kem kümlerle ortaya çıksada hiçbiri bunu dillendiremedi. Yemeklerin yetiştirilmesi için hummalı bir çalışmaya girişildi, ayran aşı için buğdaylar kaynamaya bırakıldı, pilavlar için pirinçler ıslatıldı, hamur yoğruldu, misafir odası temizlenip de, ısıtılması için daha sabahtan sobalar yakıldı, ikramlıklar hazırlandı, yemekte kullanılacak tabak takımları, çatal kaşıklar, dolaplardan çıkarılıp silindi, eksik olanlar komşulardan telefi edildi, ev güzel koksun diye tütsüler yakıldı, tuzluklar yıkanıp kuru tuzla dolduruldu, akşamüzeri yapılmak üzere salata malzemeleri yıkanıp kaldırıldı. Emine Hanım telaşla oradan oraya koşturuyor emirler yağdırıyor, yaptığı emrivakilerle iki ayağını bir papuça sokan kocasına sitem üstüne sitem yapıyor arada bir ağza alınmayacak küfürler savuruyor, işlerle başa çıkamayacağı, hiçbir yemeği vaktinde yetiştiremeyeceği düşüncesine kapılınca da bedduasını eksik etmiyordu. Hasan Beyin emri üzerine Nadir, dayısından daha önce aldıkları ineği almak için, şehre on kilometre uzaklıktaki köyden ancak bir buçuk saat sonra dönebildi. İneği, dayısıyla beraber dayısının kamyonetiyle getirdiler, şehre vardıklarında saat dokuza geliyordu, Nadir saatine baktı yüzü asıldı, bunu fark eden dayısı:
—Hayırdır yiyen birden yüzün asıldı? Dedi.
—Sorma dayı çok geç kaldım, annem, babam haklı olarak basacak fırçayı, hele annem yetişmez diye başımın etini yiyecek-. Sabırlı mizacıyla tanınan dayısı;
—Telaşlanma, kasap bir dostum var, çarşıya uğrayıp onuda alalım çabucak kesip doğrar, bizim şoförde yardımcı olur “değimli Fırat” diye gülerek yanında arabayı süren şoföre seslendi. Bu bizim Fırat’ta yaman bir kasap ha defalarca hacılarla Mekke’ye gidip kasaplık yapmış. Hep beraber bu işi hallederiz kadınlara da sadece pişirmek kalır, eh o kadarını da yapsınlar-dedi. Nadir biraz ferahlamış bir sesle:
—Sağol dayı ya valla yetişmese her şeyden beni suçlu bulup günlerce başımın etini yerler-. Şoför de dayanamayıp;
—Ağabey madem mevlit verecektiniz niye dünden ineği kesip etinizi hazırlamadınız, yani dinlenmiş et daha iyidir-dedi. Daha Nadir cevap vermeden, dayısı birden aklına gelmiş gibi atıldı.
-Hakikaten yiyen sormak aklıma gelmedi, ne mevlidi bu böyle aniden; hayırdır?diye sordu.
—Babam işte, sabırsızlığını bilirsin gece bir şeylere karar verir gündüz neye mal olursa olsun yapar. E bizde kırmayalım diye yapıyoruz, kadınlarda korkularından susuyorlar adam sabah kalktı akşam mevlit var dedi, bu yaşanan olaylar hepimizi çok germiş, akraba hısım birbirimizden çok uzak kalmışız, Gülbaharın ailesiyle yaşanılan dargınlıklardan dolayı bir kaynaşma yemeği olarak düşünmüş, işte büyük bir yemek daveti olarak düşünmüş ardından hocada gelip mevlit okusun sevabı daha da büyük olur diye, bu yemeği mevlide dönüştürmeye karar vermiş karar vermiş.
—Valla iyi düşünmüş, bir araya gelmek, hısım akrabanın yeniden kaynaşmasını, dargınlıkların bitmesini sağlar-. Bu arada kasabın önüne varmışlardı, araba durdu adam kasabı almak için indi Nadir arkasından;
—Dayı, kasap kesim takımlarını da getirsin şimde evde bir saatte bıçak aramayla oyalanmayalım.
—Tamam yiyen-. Kasabı da alıp hep beraber arabaya sıkışarak binip kapıya geldiler.
Hasan Bey avluda öfkeden bir o yana bir bu yana gidip geliyor, eriyen karları ayağıyla ezerek adeta öfkesini kardan almaya çalışıyordu, arabayı görünce oraya yöneldi daha arabadakiler inmeden söylenmeye başladı,
—Nerde kaldınız Allah aşkınıza, ineği canlımı koyacağız sofraya- diye kükredi.
—Yetiştiririz, sıkma canını Hasan Bey-dedi biraderi. Beriki gülerek elini uzatıp
—O o hoşgeldiniz! Sinirim için kusuruma bakmayınız yetişmez diye endişeleniyorum. Onca misafirin önüne de tam pişmemiş et konulmaz ki?
—Yetiştiririz Allahın izniyle, şimdi bir halat getirinde biran önce işe koyulalım- Nadir koşup odunluktan bir halat alıp getirdi. Hep beraber ineği indirip ayaklarını bağlayıp kestiler, el çabukluğuyla imece usulü derini yüzüp içini temizledikten sonra etleri doğramaya koyuldular, bir yandan etleri doğruyor bir yandan da Rojin in getirdiği sıcak çaylarını içiyorlardı. Sarya tandırı yakmış etleri kaynatacakları kazanları hazırlamıştı, elinde büyük bir leğenle gelip doğranıp yere serilen brandanın üzerine atılan etleri tek tek ayıklayıp leğene doldurdu, leğen dolunca da avluda bulunan muslukta havanın soğuğuna aldırmadan yıkayıp başka bir leğene doldurda, az sonra Gülbahar da gelip ona yardım etti. Yıkanan etleri iyice süzdükten sonra götürüp kazana doldurdular, ilk kazan dolunca, kazanın kanarları, yıkarken isi daha çabuk geçsin diye çamurla sıvanıp tandırın üzerine kaynamaya bırakıldı. İkinci kazan için etleri ayıklayıp yıkamaya koyuldular, etleri ayıklarken arada bir gidip tandıra odun atıyor, tandırın duman yapmaması için sönmeden odun atmaya, ıslak odun kullanmamaya ve tandırı fazla doldurmamaya özen gösteriyordu. Bu kurallardan birinin ihlali tandırın duman yapması demekti, duman yapan tandırda pişen yemekler is kokardı, tandır yakmakta ustalaşmış olmasına rağmen Sarya, bugün daya bir dikkatli davranıyor, başka iş yapmasına rağmen sık sık tandırı ziyaret ediyor, odunlar bittikçe de gidip odunluktan torbaya doldurduğu odunları sırtlayıp tandırın yanına bırakıyordu. Diğer kazanda dolunca tandırın aşağısında kapının yan tarafına düşen duvarın dibine pireketlerle yaptıkları odun ocağını üzerine bırakıp altına doldurdukları odunları tutuşturdular. Emine hanım arada bir gelerek hem Sarya yı hem etleri yoklayıp, etleri iyice karıştırıp, her defasında:
—Aman dikkatli ol tandır duman yapmasın, etler is kokarsa rezil oluruz, konuşmaya dalıp tandırı boşlama sakın-diyordu. Sarya kadının yüzünden bu cümlenin sonunu tahmin ediyordu “hele bir boşla görürsün gününü” dediğini açıkça görüp bu duruma bazen gülüp bazende hüzünleniyordu. Öğleye doğru, Siti Hanım ve Besra da yardımlarına geldiler, Siti hanım tandırın yanında bulunan emine Hanımın yanına gitti, Besra etleri yıkayan Gülbahar a hiç bakmadan yanından geçip eve girdi. Üzerinde ayak bileklerine kadar inen koyu kırmızı kadife bir elbise vardı, aynı renkte bir şalla omuzlarını örtmüştü, arkadan büyük bir topuz yaptığı saçlarını kırmızı parlak taşlarla süslü siyah tülden bir örtüyle örtmüştü. Bakımında, şen şakrak tavırlarından geri kalmayan Besra bahçedekilerle selamlaşıp misafir odasını temizleyip hazırlayan Rojin in yanına gitti, kısa sürede ikisinin şakalaşmaları, gülüşmeleri ta dışardan duyuluyordu, odunluktan odun taşıyan Sarya genç gelinin ta içten gelen gülüşlerini duyunca bir müddet durup dinledi, “mutluluk böyle bir şey olsa gerek, neye mal olursa olsun insanın kendi seçtiği hayatı yaşaması” diye düşündü ardından “Allah gülüşlerini eksiltmesin” dedi yüksek bir sesle, arkasında duran Nadir i fark etmeden.
—İnşallah sende bir gün böyle yürekten gülersin- dedi Nadir, sesinde tuhaf bir hüzün, belkide kızın gülüşlerini çaldığını bildiğinden anlaşılmaz bir suçluluk duygusu seziliyordu. Nadir in sesiyle irkilen Sarya hızla arkasına döndü, Nadir yüzünde aynı hüzünlü ifadeyle ona bakıyordu, adamın yüzünde ilk kez gördüğü bu hüzün içini açıttı. Hassaslaşan sinirleri, karmakarışık duygu yoğunluğu, vicdanıyla girdiği savaş, her olaya daha fazla tepki göstermesine, gereğinden fazla üzülüp, sevinmesine neden olmuştu. Acısını bastırıp gülümsemeye çalışarak:
—İnşallah! Dedi
—Bak zoraki de olsa güldün, gerçi bu gülmeden çok gülümsemişsin izlenimi uyandırmak için karşındakine dişlerini göstermeye benziyor daha çok ama olsun, başlangıç için fena sayılmaz.-dedi gülerek kanlı elleriyle Sarya ın burnuna dokunurken, burnundaki ıslaklığı hisseden Sarya bu kez gerçekten gülümsedi, ona bakan Nadir de güldü. İkiside birbirlerini yeni tanıyorlarmış gibi tuhaf, tuhaf olduğu kadar heyecan verici bir duyguya kapıldılar, içlerini okşayan bu duyguyla birbirlerine bakarlarken, Nadir dayısının kendilerine baktığını fark edince yüzü kızardı, ne yapacağını bilmeden kendi etrafında dolandı utangaçlığını yenmek için evin arkasına gidip bir sigara içti. Nadir in uzaklaşmasıyla Sarya odun dolu torbayı sırtladı, sırtındaki ağırlığın altında iki büklüm tandırın yanına vardığında nefes nefese kalmış bir bir halde Nadir le arasındaki kısa duygu paylaşımına gitti düşünceleri elinde olmadan. Birden yürekten sevmeye, sevilmeye ne kadar da ihtiyaç duyduğunu fark etti, içi acıyarak, kendini zavallı hissettiren bu duygudan kurtulmak için kendini başka şeyler düşünmeye zorladı, kazandan gelen cızır cızır seslerle düşünmeyi bırakıp kazanın dibi tutmadan tandırdan almaya çalıştı tek başına bunu yapamayacağını anlayınca yardım etmesi için dışarıda bekleyen Emine Hanıma seslendi, iki ellerine aldıkları kalın tutacaklarla kazanın kenarlarından tutup sürükleyerek kenara çektiler, daha önce hazırladıkları üçüncü ve son kazanı kaynaması için tandırın üzerine bıraktılar. Önceki kazandan odun ateşinde pişip kendi yağında kavrulan etin nefis kokusu kahvaltı yapmayan Sarya nın iştahını kabarttı, kazanın kapağı açıp üstten bir parça et aldı, eli yanınca eti o elinden diğer eline atarak soğumasını bekledi et biraz soğuyunca iştahla yedi, dayanamayıp bir parça daha ardında bir parça daha aldı. Nadir in candan yakınlığına, karnını doyması da eklenince iyiden iyiye keyiflendi, içinden başlayan bir sıcaklık gittikçe büyüyerek tüm vücudunu yayıldı, yanakları kızarıp kalbi hızla çarpmaya başladı. Tandıra birkaç parça büyük odun ekleyip çay içmek için eve gitti. İçeri girer girmez demlenmeye bırakılan pirincin mis gibi kokusu çarptı yüzüne, tatlı bir sıcaklık sardı her yanını, sıcaklıkla bir gülümseme belirdi yüzünde, gözü Gülbahar a takılınca daha da sevinde, Ahmet in ölümünden sonra Gülbahar la aralarında bir yakınlık başlamış, Berfin in ölümüyle de ikisine yöneltilen ve her ikisini de derinden etkileyen suçlamalardan dolayı bu arkadaşlık daha da ilerlemiş ailelerinin dahi anlayamayıp uzak durduğu bu iki yaralı yürek birbirine sığınmış gerçek dost olmuşlardı.
—Kolay gelsin! Dedi Sarya güleç bir yüzle.
—Sağol bittimi?
—Son kazanı bıraktık üzerine-
—Gel otur yorulmuşsun şimdi?
—Valla oturmaktan çok çaya ihtiyacım var, bugün hiç çay içmemişim başım çatlamak üzere. Hazırda varsa bir çay içip hemen gideyim tandırı boş bırakmaya gelmez.-. Gülbahar; duvarın dibindeki ufak elektrik sobasını işaret ederek:
—Sen burada otur da biraz ısın, çayı yeni demledik ben sana getiririm. Dedi.
—Allah razı olsun, bende ayaklarımı ısıtayım, tandırın önünde insan terliyor ama ayakları da donuyor- deyip çoraplarını çıkardı Sarya, soğuktan kızaran ayaklarını pekte ısı vermeyen sobaya dayadı, Gülbahar ın getirdiği çayı yudumlarken ne kadar da çok susadığının farkına vardı. Birkaç bardak çay içti, vücudu gevşeyip, ayakları ısınca başının ağrısı azda olsa dinmişti.
Etler üç kazanda pişirildi. Her üç kazan pişene kadar vakit öğleyi çoktan geçmişti, etler pişerken Sarya koca bir leğen dolusu hamur yoğurmuş, tandırın yukarısında mayalansın diye iyice sarıp sarmalamıştı. Son kazanı da kenara çekince tandırın etrafına su serpip çalı süpürgeyle har yerini iyice süpürdü, üzerinde beze yapmak için kenara büyük bir bez serip üstüne un eledi tahtasını oklavasını bıraktı, çok yandığı için tandır ekmekleri yakacak kadar sıcaktı, soğumasını beklese akşam yemeğine ekmekleri yetiştiremezdi, tandırı silmek için kullandığı eski bir kot pantolonu alıp dışarıdaki muslukta ıslattı, ıslanan bezi tandırın içinde döndürerek soğutmaya çalıştı, bu işlemi birkaç kez yapınca tandır ekmek pişirmeye hazırdı, tandırın havalandırmasını kapatıp mutfak penceresinin önüne gitti, açık olan camdan içeriye “biri yardımıma gelsin” diye seslendi karşı taraftan gelecek cevabı beklemeden tandır evine yöneldi, sürükleyerek tandırın yakınına getirdiği leğenden aldığı hamurları orta büyüklükte bezeler yapıp dinlenmeleri için bezin üzerine bıraktı, beyaz ketenden olan başka bir bezi de soğumasınlar diye yaptığı bezelerin üzerine örttü. Biraz sonra Gülbahar üzerine giydiği eski bir şalvarla kapıda belirdi.
—Kolay gelsin, dedi gülerek. Onu gördüğüne çok sevindi Sarya en azından konuşabileceği biriydi gelen.
—Sağol da evde onca kadın varken sen niye geldin? Dedi nezaketen.
—İçerdeki kalabalıktan, boş koşuşturmaktan kafam şişti, burada biraz kafamı dinlerim diye geldim hem sende buradasın içerde daraldım valla, ee sen sabahtan beri buradasın bari bir şeyler yedinmi?
—Biraz et yedim, ama başım o kadar ağrıyor ki ağrıdan midem bulanıyor.
—Gün boyu soğuk havada dumanın içinde aç kalsan tabiî ki başın ağrır, tüm ağır işleri sen yaptın o Allahsızların hiçbiri gidipte yardım edeyim demede, ya insan kuldan utanmazsa en azından Allahtan korkar, dedi biraz bekledi sırıtarak; benimde söylediğim lafmı, bunlarda ne gezer Allah korkusu… ya hep bana diyorsun da sen niye karşı çıkmıyorsun bunca haksızlığa?
—Çıktığım için böyle yalnız bırakılmışım ya, şimdilik susmaktan başka elimden bir şey gelmiyor hepsi birlik olmuş, her karşı çıkışım bana dayak olarak geri dönüyor ve her defasında ben suçlu bulunup yediğim dayakla kalıyorum… Bazen de ben kendim seçiyorum çalışmayı, işin ağırlığına aldırmadan, benden başkası yapmıyor demeden bedenim bitkin düşene kadar çalışıyorum, sırf kafamı başka şeylerle meşkul edip düşünmemek için bitkin düşene kadar çalışıyorum aksi takdirde düşünmekten suçluluk duymamaktan çıldıracağım diye korkuyorum. Ya nebileyim işte karşı çıkıp kavga çıkarmak bağırıp çağırmak onunla bununla laf dalaşına girmek çözüm gibi gelmiyor bana, istediğim bu değil galiba hiç yorulmadan boş boş oturmak yapıma ters.
—Ama böyle köle gibi çalıştırılmanda istediğin şey değildir herhalde?
—Orası da doğru da, Mevla el vermeyince aciz kul neylesin… Beni boş berelim sen anlat nasıl gidiyor
—Tencere dibin kara benimki senden kara, senden bir farkım yok anlayacağın.
—Boşver bu feleğin çarkı elbet birgün bizim içinde döner, yeterki biz hep canlı tutalım umutları. Bu boş bir avuntuda olsa beni hayata bağlayan bir tür iksir, büyülü güç gibi. Bir yerlerden bir şeyler beni hayata bağlıyor işte, bende her şeye rağmen tutunmaya çalışıyorum belki de kendi kendimi avutmak için kandırıyorum ama sebep ne olursa olsun fark etmez sonuç beni hayata bağlıyorya yeterlidir benim için.Sen nasılsın, çocukların nasıl?
—Çocuklarım, benim mecburiyetim, her şeye dayanma sebebim, onlar için olmasa çekip giderdim. Dedi Gülbahar, biraz durup düşündü Besra dan söz etmek istiyordu, Sarya nın tam tanımadığı birini kötülemekten, böyle şeyler konuşmaktan kaçındığını bildiğinden, çekiniyor söze nasıl başlayacağına karar veremiyordu. En sonunda Sarya nın tepkisi ne olursa olsun konuşmaya karar verdi, sırf içini dökmek için yanına yardımına gelmemişmiydi.
—Birde şu Besra nın bana yaptığını görsen, resmen hizmetçi muamelesi yapıyor bana, yatak odasındaki sobayı bile ben dolduruyorum, neymiş hanım efendinin evi kaloriferle ısıtıldığı için hanımefendi soba doldurmasını bilmiyormuş, Siti Hanımda ondan yana ya artık ağzımızı dahi açamıyoruz-dedi.
—Takma kafana, hem o daha çocuk hayatı da oyun sanıyor, Siti Hanımı da biliyorsun kızının ölümünden en çok seni sorumlu tutuyor ona göre sen gitmiş olsan bu olaylar yaşanmazdı, eskiden bencilliği şimdi ise acısı insanlığının vicdanının önüne geçmiş, madem kızların için katlandın fazla takma onlarla bir savaşım içine yada laf dalaşına girme yoksa inatlaşıp hayatı daha da çekilmez kılarla.
—Keşke senin kadar sabırlı olabilseydim?
—Hiç üzülme sana sabrın en ulaşılmazını öğretirler. Dedi Sarya sesindeki tonlama işi şakaya vurduğunu gösteriyordu, ikisi de kahkahayla gülüp geçtiler bu söze. Gülbahar tatmin olamamış, günlerdir içinde biriktirdiklerini kelimelere döküp içini rahatlatamamış, Sarya nın söyledikleri onu vazgeçirmeye yetmemişti, heyecanla devam etti,
—İşi gücü makyaj yapıp süslenmek -dedi Gülbahar bir zamanlar kendisininde öyle yaptığını unutarak. Sarya dalgın bir sesle,
—Kim? diye sordu. Gülbahar kadının kendisini dinlemediğini düşünüp öfkelense de bunu karşındakine yansıtmamaya çalıştı.
—Kim olacak canım Besra.
—Dedim ya o daha çocuk gül geç yaptıklarına. Sarya nın sesindeki boşvermişlikten bu konularda konuşmak istemediğini anlayan Gülbahar konuyu değiştirip çocuklarından bahsetmeye başladı, buda bazı şeyleri yutup sabretmeyi öğrenmesi için verdiği ilk imtihanlardan biri oldu, zorda olsa susmayı bazı şeyleri önemsemiyormuş görünmeyi öğrenecekti.
Akşam ezanı okunmadan misafirler teker teker gelmeye başladılar. Henüz ekmeği bitiremeyen Sarya daha da hızlan dı, imam mevlit okumaya başlamadan gidip dinlemek istiyordu. Kapının karşısında olan tandırın yukarı kısmında oturmuş, havanın soğuğuna aldırmadan, gelenleri görsün diye kapıyı açık bırakmıştı. Diş balkona takılan büyük bir ampulle aydınlanan avluda gelen giden herkesi görebiliyordu. Ağlayan kızlarına bakmaya giden Gülbahar geri dönmediği için kalan son bezeleri de kendisi yapmak zorunda kalmıştı. Ekmeği almaya gelenlere hocanın okumaya başlayıp başlamadığını soruyor aldığı hayır cevabı içini ferahlatıp hızını attırıyordu. Sonunda ekmek bitti, Sarya el çabukluğuyla etrafı toparlayıp içeri girdi, hiç oyalanmadan elbiselerini alıp banyoya girdi, aldığı ılık duş yorgunluğunu bir nebze olsun gidermiş başağrısını hafifletmişti. Odasına gidip saçlarını kurutmadan bağladı. Üzerine temiz bir şeyler giyip mutfağa gitti, bulursa bir bardak çay içmek istiyordu, içeri girince kalabalıktan oturacak yer bulamadı, mutfağın büyük bir bölümünü yemek kazanları kaplamıştı, diğer yerlerde tepsiler içinde, katlanıp üst üste dizilmiş ekmekler, tabaklar, kaşık çatallar, büyük vidonlar da yapılmış şerbetler, şerbet dağıtmak için sürahiler, bardaklar, misafirlere yemek ikram edilmeden önce davete gelmeyen kadın ve çocuklara yemek göndermek için hazırlanmış sayısız ufak tencere. Sarya şerbeti görünce çaydan vazgeçip dolaptan aldığı büyük bir bardağa limonlu şerbetten doldurup içmek üzere odasına gitti. Besra odasındaydı, aynanın önüne geçmiş makyaj tazeliyordu, Sarya yı görünce utanıp telaşlandı, duygularını dışa yansıtmadan toparlanıp.
—Kusura bakma yenge odana izinsiz girdim. Ne yapayım yenge başka boşver bulamadım e benimde kötü huyumu biliyorsun makyaj yapmadan duramıyorum. Dedi gülerek. Şaka yollu yaptığı özeleştiri, kendini af ettirmek için en büyük taktiğiydi. Her zaman olduğu gibi bu kezde işe yaradı.
—İnsanın kendini sevmesi kötü değil iyi bir huy bence, sen rahatına bak biz bir aileyiz odama girmen için izin almana gerek yok. Dedi Sarya. Karyolasının kenarına oturup şerbetini yudumlarken.
— Çok yorgun görünüyorsun yenge.
— Evet, hem yorgun, hem de başım çok ağrıyor.
—Çantamda ağrı kesici olacak, dur sana bir tane vereyim yoksa bu ağrıyla bu gecenin kalabalığına dayanamassın-dedi çıkardığı ağrı kesiciyi Sarya ya uzatırken.
—Sağol canım-
—İlaçtan sonra biraz uzan yenge bırak içerdeki cadılar çalışsın biraz, ne diye kendini bu kadar paralıyorsun.- Sarya bu sözüne cevap vermeyip sadece güldü. Zaten sevdiği Besra nın bu içten samimi halini daha da sevmişti. Konuşmalarının ortasında Emine Hanım daldı içeri, girmeden her zaman yaptığı gibi kapıda durup onları dinlemiş, içeri girincede nefret dolu bakışlarını Besra nın üzerine dikmişti.
—Aman Allahım içerisi misafir dolu bizim hanım burada oturmuş keyif yapıyor, bir kerede kendin akıl edip bir işin ucundan tutsan ölürmüsün,-diye bağırdı.
—Yuh be, affedersin yani insaf be yengecim kadın sabahtan beri dışarıda tandırın başında, ağrıdan başı çatlayacak vallaha verdiğim ağrı kesiciden biraz ayakta durabiliyor, iki saate kadar yemek gitmez odaya, birazda biz tembelleri çalıştır, dedi gülerek. Ardından kadına sarılıp, annem gibisin deyip başındaki örtüsünü düzeltti. Ne diyeceğini bilemeyen Emine Hanım ökeden kızarmış halde odadan çıkıp ardından kapıyı hızla kapattı. Sesten irkilen Besra başparmağıyla damağını itip
—Bunağın afra tafralarına bakın hele, kız bunlar seni resmen kullanıyorlar bu kadar takma bu yaşlıları, yüzlerine sırıt bir iki tatlı söz söyle tamamdır, hiçbir dediklerini de yapmak zorunda değilsin, yapamam de yoruldum de. Şimdi ben çıkıyorum sen biraz dinlen keyfine bak, inan garibanı herkes ezer, bir iki kez karşı gel bak nasıl yumuşayacaklar.
—Çok yorgunum ama mevlit i dinleyecem hoca başlamıştır şimdi:
—Af edersin yenge sende bu moruklara benzemişsin, mis gibi yatağında dinlenmek dururken ne yapacaksın hocanın mıy mıy sesini, okuyacak ardından da yok şu günahtır yok bu sevaptır diyede onlarca şey uyduracak, kendi yaptığı günahlara dalaverelere, kadınları kandırmak için yaptığı sahte muskalara, gördüğü tüm kadınları dikizlemeyi unutarak bizi günahlardan sakındırmaya bakacak sözde. Kız sen dinlen boş ver o sahtekârı. Zaten senden başka da dinleyen merak eden yok. Dedi tekrar aynada kendine bakıp çıktı. Arkasından bakan Sarya “bu kız çılgın, bunu karşısına alanın vay haline” deyip güldü kendi kendine. Gülbahar ın kız hakkındaki sözleri geldi aklına, şimdi ne dediğini daha iyi anlıyordu. Zavallı Gülbahar, hayatını gerçekten kızları uğruna feda etmişti. Sefer le evlenmenin bedelini ömrü boyunca ödeyecekti. Buralarda bir kadının yaptığı hatayı anlayıp pişman olma, o hatayı yapmaktan vazgeçme gibi bir şansı yoktu suçun karşılığı cezaydı, bunun başkada yolu yoktu af edilmek geri dönmek yoktu, ödenecek bedel belliydi, yapılan hataların bedelini ya canlarıyla yada ömür boyu ezilip yüreklerindeki ahlarla keşkelerle ödeyeceklerdi. Duştan sonra aldığı ilaca Besra nın hoş sohbetide eklenince vücudu rahatlamış başağrısı iyiden iyiye dinmişti, rahatlamasıyla tatlı bir uyku sardı her yerini bir an Besra nın haklı olduğunu düşünüp kendini uykunun kollarına bırakmak istedi, bu istek derin bir uykuya dönüşüp onu esir almadan çabucak silkinip ayağa kalktı. Onu ayağa kaldıran ne günlerce başında söylenecek Emine Hanımın verdiği korku ne ev misafirle duluyken o gidip uyudu diye günlerce onu çekiştirecek olan kadınların dedikodularının can sıkıntısıydı. O sadece mevlit dinlemek istiyordu, Allahın en sevdiği kulunu bile anne babasız bırakarak onu acılarla zorluklarla dolu bir hayatla sınamasını dinlemek ona iyi geliyor her mevlit dinleyişinde ruhu acılardan arınıp zorluklarla dolu hayatına bakıp kendisinin de Allahın sevgili bir kulu olduğuna inanıp, seçilmişlerden olduğunu düşünerek kendini daha güçlü hatta birçok kişiden özel hissediyordu. Buda uzun bir süre içine kapandığı tek kişilik dünyasını derinleştirip engin denizlerden daha genişletiyordu. Psikolojisi tam bozulmadan onu hayata bağlayacak bu tür sığınaklar bulmada uzmanlaşmış, bulduğu her sığınağıda yadırgamadan uzun süre benimseyip onunla hayata tutunmuştu. Zor ayağa kalktı, uykudan gözlerini açamıyordu banyoya gidip soğuk yüzünü yıkadı, uykusu yada içini yakan bir acısı olduğunda hep yaptığı gibi yüzünü kurulamadan açtığı camdan dışarı çıkardı, ıslak yüzüne çarpan soğuk havayla iliklerine kadar ürperdi. Buda uykusunu yenmesine yetmişti. Yüzünü kurulayıp mutfağa gitti, mutfaktan çıkan Siti Hanım la göz göze geldi, kabalık olmasın diye, onu gördüğüne dair memnuniyetini dile getirmek için gülümsedi, kadın nefretle bakışlarını başka yöne çevirip ağız altından bir şeyler mırıldanıp yanından hızla geçip gitti, Sarya ne dediğini anlamasa da kendisine yöneltilen suçlamalarla beraber beddua olduğuna emindi, bir an bağırmak kadının kollarından tutup onu acımadan sarsarak “kendine gel be kadın kızının intiharıyla bir ilgim yok onu aslında siz öldürdünüz, varsa bir ceza bunu en çok siz hak ediyorsunuz” demeyi çok istedi, bunu yapmak için kadına doğru bir iki adım attı, bunun onu daha da suçlu duruma düşüreceğini düşünüp vazgeçti. Allah hepinizi kahretsin deyip yere tükürdü, kafasındaki düşünceleri dağıtmak için mutfak tezgâhının üzerinde biriken bulaşıkları yıkadı, durularken öfkesi dinsin diye ellerini bilerek soğuk suda tutuyor ellerindeki soğukluk tüm vücuduna yayılana kadar ellerini çekmiyordu. Durmadan içini tırmalayan sızıdan, yalnızlıktan, çaresizlik duygusundan kurtulmak için tüm dikkatini üşüyen ellerine vermeye çalışıyordu, ama ne yaparsa yapsın içinde bir yerlerde ruhunu tırmalamaya devam eden tırmalarken de tüm bedenini ruhunu bitkin düşürecek kadar acı veren o duygudan kurtulamıyordu. Bayan misafirlerde gelip etraf kalabalıklaştıkça da, içine düştüğü yalnızlık içini kemiren kalbindeki sızıda artıyor ve zaman geçtikçe de içindeki yalızlık duygusu dahada dayanılmaz bir hal alıyordu. Niye böyleydi, niye içinde hep dinmeyen bir acısı vardı, buna kendiside bir anlam veremiyordu artık. Hiç istemediği benimsemediği bir hayatı yaşamaya zorlanması, durmadan kendini eleştiren dışlayan insanlarla bir çatı altın da kalmak zorunda bırakılması, onlar arkasından gülüp alay ederken karşılık veremeden sabahtan akşama onlara hizmet etmeye mecbur bırakılmasımıydı onu bu denli yalnızlaştıran bunalıma sürükleyen, ney neydi artık kendiside anlayamıyor doğruyu yanlışı ayırt edemiyordu. Zaman ilerleyip yaşı büyüdükçe de hayattan beklentileri, birgün mutlu olabilme hayalleri tükeniyor, buda onu karanlık dehlizlerde kaybolmaya itiyordu. Durmadan kendisiyle vermek zorunda olduğu savaş onu suskunlaştırıyor, içine kapanmasına olaylara verilmesi gerekenden farklı tepkiler vermesine neden olmuştu. Onu anlamayan çevresi onun bu halini aptalca bir kibirlilikle yorumluyor, onun kendini beğenmiş tavırları sahip olduğunu düşünüp ondan uzaklaşıp düşmanlaşıyorlardı. Okumaya başlayan hocanın sesi duyuldu, sesle beraber bir ferahlama hisseden Sarya son bulaşıkları da durulayıp misafir odasının doğru koştu, oda büyükçe bir koridora açılıyordu, gelen misafirler evin içine girmeden misafir odasına gidiyorlardı. Daha önce balkon olarak inşa edilmiş bu koridor, evin yanına misafir odası sonradan eklenince balkonun dış cepheleri kapatılıp odaya koridor yapılmıştı. Koridor ve evin çıkış kapısı aynı balkona oradan dışarıya çıkılıyordu. En yukarıda Heci Helime olmak üzere tüm orta yaş üstü kadınlar burada toplanmış mevlit dinliyorlardı. Kadınların sesi daha iyi duymaları için kapı hafif aralık bırakılmıştı. Salondan, mutfaktan gelen kadınların gülüşmelerini, çocukların bağrışmalarını engellemek için Sefer sık sık bağırarak onları uyarıyordu. Bazen bir iki yaramaz çocuğun ensesine tokadı yapıştırıyor birilerini azarlama gereği duyuyordu. Siti Hanımın bakışlarından uzak bir yer arayan Sarya kapının arkasında bulduğu boş bir yere çömeldi, kapı her açıldığında kendini büzmek toparlamak zorunda kalsada, tüm bakışlardan uzak olduğundan yerini çok rahat buluyordu. Kafasındaki kuruntulardan kurtulmak için dikkatini hocanın ahenkli sesine verdi, bu ses onu alıp çocukluğundaki mutlu günlere götürdü, ablası her fırsatta onlara mevlit okur oda her defasında başka bir haz alarak hiç bıkmadan dinlerdi. Başına aldığı beyaz eşarbıyla ellerini semaya açmış ne söylediğini bilmeden büyükleri taklit eden, eda ve huşuyla kendini buna kaptırmış mutlu şen şakrak, etrafına gülücükler saçan o küçük kızı gördü, elinde olmadan gülümsedi. Allah sevdiklerini cennetine almak için dünyada hep acılarla sınıyor, onlarda sabrederek cennetin en üst kademelerini hak ediyor diye düşündü, birden bir korku sardı içini ya ben hak etmiyorsam, ya oradada cehenneme gitsem, bu düşünce ısıyla buluşan sis gibi hemen kayboluverdi, ben herşeye Allahtan korktuğum ve annemi üzmekten çekindiğim için katlandım, bunun ödülü cennetten başka yer olamaz, ya Berfin oda cennete gidermi, kendini öldüren cehenneme gider derler, onu ölüme sürükleyenler gitmeli aslında cehenneme Berfin cehennemi hak edecek bir şey yapmadı, o adamın yanında yaşamak onun için zaten cehennemdi, o cehennemden kaçmak için seçti ölümü..mevlit i bu düşüncelerle dinledi.
O gece geç vakitlere kadar yemekler yendi çaylar içildi, geçe kalan yakın akrabalara meyve ikram edildi, başlarda haremlik selamlık oturanlar, yabancıların gitmesiyle kadın erkek hep bir arada oturup geç vakte kadar sohbet edip güldüler. Kadınlarında odaya geçmesiyle gençler odadan ayrılıp salona geçtiler, salonda daha açık seçik sohbetler edilip sigaralar içildi. Sohbetler şakalara dönüştü, alınanlar, karınlarına ağrılar girene kadar gülenler oldu. Mutfağa giren çıkan birbirine karışıyordu, kimi kendine çay alıyor kimi ekmeğin içine doldurduğu peynirle kendine kocaman bir dürüm yapıp yanınada çayla alıp çıkıyordu. Akşamüzeri gergin olan Sarya vakit ilerledikçe rahatlamıştı. Besra sık sık elinde ya bir bardak çay ya içi etle doldurulmuş bir dürümle gelir Sarya verir ve hiçbir itirazı kabul etmeden kadın dürümünü onu yiyip bitirmeden rahat bırakmazdı her defasında da “kız bırak birazda bu çirkinler gurubu çalışsın sen açlıktan öldürecen kendini” der o an ne halde olursa olsun Sarya yı güldürmeyi başarırdı. Besra nın, Sarya ya olan yakınlığını kıskanan Gülbahar bazen alınsada arkadaşını kaptırmamak için Sarya dan uzaklaşmıyor dostluğunu her defasında ona hissettiriyordu. Gelenlerin tamamı dağılınca bulaşıkları yıkamak için mutfağa geçildi, Gülbahar ve Besra da kalıp onlara yardım ettiler, bulaşıklar yıkanıp kurulandıktan sonra dolaplara kaldırıldı, sofralar silindi, sigara dumanıyla dolan odalar havalandırılıp süpürüldü. Tüm işler bittiğinde saat ikiyi geçiyordu, herkes mutfakta toplanıp oflaya puflaya yorgunluk çayını yudumladı. Nadir misafirleri bırakırken pastanenin önünden geçmiş canı çekip birkaç kilo tatlı almıştı. İşler bitip herkes oturunca gidip arabadan aldı tatlıları. Elindeki kutuyu Besra ya uzatıp;
— Gelin hanım al bunları herkese ikram et, konuşmaktan gülmekten çalışmaya fırsat bulamadığın için yorgun sayılmassın dedi gülerek, bu söz üzerine herkes kahkahayla güldü.
—Sonuna kadar haklısın amcaoğlu, valla bu ne yapar eder kimseye çaktırmadan kaytarmanın bir yolunu bulur. Dedi Sefer gülmekten fazla anlaşılmayan bir sesle. Herkes gülerken Nadir Sarya yı süzdü göz ucuyla onunda güldüğünü görünce sevindi, gelip yanına oturdu. Besra ya dönüp ikimize büyük bir tabak getir dedi,
Valla burada hiç kaytarmadan en çok iş yapan Sarya büyük tabağı gerçekten hak ediyor, deyip tepeleme doldurduğu tabağı iki çatalla beraber önlerine bıraktı. Nadir in bu jesti Sarya nın çok hoşuna gitti, önemsendiğini bilmek ılık bir duş gibi içini okşadı. Besra mutfakta bulunan herkese tatlı ikram ettikten sonra büyük bir tabak doldurup iki çayla beraber tepsiye bıraktı, herkesin şaşkın bakışları arasında tepsiyi alıp kapıya yönelirken:
—Millet buda size bu geceki son kıyağım, bunları bizin yaşlı kumrulara götürecem, karınları doysunki sabahın köründe sizi uyandırmak için başınıza dikilmesinler, bu iyiliğimi unutmayın, dedi gülerek. Sefer eşini durdurmak için panikle atıldı.
—Onlar uyumuştur şimdi uyandırma ayıptır-dedi.
—Ne uyuması, onlar tüm gece yaşananların muhasebesini yapıyorlardır şimdi, inan buraya gelen herkes hakkında bir birer yorum yapmadan uyumazlar, e ev sahiplerinin zafer kutlama şeklidir bu öğrenin böyle şeyleri.- deyip gitti. Onun bu pratik zekâsı karşısında şaşıran Sarya bir kez daha bu kıza hayran kaldı. Besra döndüğünde elinde tepsi yoktu, daha kapıdan içeri girmeden kahkahayı basarak
—Size demedimmi, onlar uyumaz şimdi, sabah rahat bir uyku çekebilirsiniz artık. Hep beraber uzun bir süre oturup, şakalaşıp güldüler.
Sarya işlerini bitirip yatağa girdiğinde saat dörde geliyordu, o kadar yorgundu ki yıllardır ilk defa hiç düşünmeden kendisiyle savaşıp, kendini yiyip bitirmeden uykuya daldı.
Mart ayının sonlarına doğru havalar iyiden iyiye ısınmış, karlar eriyip yer yer görünen toprakta kardelenler herşeye meyden okuyan başlarını çıkarmışlardı. Sarya her fırsatta oldukça geniş olan bahçeye gidip, soğuğu inat fışkıran kardelenleri seyrederdi. İnsana yaşama sevinci aşılayan bu çiçeklerin bazen çok cesur bazende çok sabırsız olduklarını düşünüyordu. Şu küçücük bitkinin karla verdiği mücadelesine her bitkiden önce yeşermeyi göze alan cesaretine hayran kalıyor şu küçücük bitki kadar cesur olamadığı için kendi kendine kızıp duruyordu. Soğuk havaya rağmen bahçede uzun süre oturup, düşüncelere dalıyordu. Bazen düşünceleri Berfine gidiyordu amansızca, yıllarca içinde büyüttüğü umutlarının hayallerinin başka biri için bir anda ondan alınıp darmadağın edilişine seyirci olmak zorunda olduğuna hala inanamıyor, canı yandıkça çaresizlikten nefret ediyorlardı. Camda süzülerek akıp giden yağmur damlası misali kayıp giderken hayat ellerinden, aslında koşup tutmak bağırıp bunu engellemek istiyordu, oysa ne kadar çırpınırsa çırpınsın bir adım atamıyor boğazı yırtılıncaya kadar bağırmasına rağmen sesini kendinden öteye duyuramıyordu. Sarya bu duygu yoğunluğundan yorgun düşünce kafasını dağıtmak için eve koşuyor çılgınlar gibi bedeni bitkin düşene dek çalışıyor temiz olmasına rağmen camları tekrar tekrar siliyordu. Çoğu kez nedenini bilmediği bir sızı içini kemiriyor kemirmekten oluşan boşluk büyüyor bu boşluğun içerisinde yönünü kaybediyordu. Böyle durumlarda boğazına düğümlenen ağlamayı uzun bir süre bastırmayı başarsa, bu istek krize dönüşüp onu en hassas noktasından yakalıyor, sığınağım dediği odaya koşup içindeki boşluğu gözyaşlarıyla doldurana kadar ağlıyordu. Yalnızlığına çevresinin asılsız suçlamaları eklenince kendini hepten kaybediyor, çoğu kez rüyalarında hatta bazen hayallerinde bile kendini Berfn i intihar etmesi için zorlarken buluyordu. Bazen bundan o kadar etkileniyordu ki aynaya bakarken kendi suretinde Berfin in parçalanmış kafasını görüyor çığlık çığlığa bağırıp başı elleri arasında bir köşeye saklanıp saatlerce ağlıyordu, kimseye anlatmasa da harap sinirleri herkesin dikkatini çekiyor kimi acıyarak baksada kimi Berfin in ahı tuttu deyip onun bu haline vicdansızca oh deyip geçiyordu. Böyle durumlarda konuşacak içini dökecek bir dosta ihtiyaç duyuyordu, çoğu kez içinde bulunduğu durumu, içerisinde kaybolduğu karambolu Nadire anlatmaya çalışsada daha ikinci cümlede adam durumuna gülüp fazla film seyrediyorsun deyip onu susturuyordu. Bazen saçlarını okşayıp “çocuk gibisin her şeyi bu kadar kafana takma” diyordu. Sadece ve hep takma diyordu ama nasıl işte bir tek buna cevap veremiyordu, takma, büyütme, aldırma, bunları oda biliyordu ama nasıl, ne yaparak zihnini neyle meşgul edip kendini hayata nasıl bağlayarak.
Hasan Beyin verdiği mevlit amacına ulaşmış akraba hısım arasındaki dargınlıklar sona ermiş herkes eskisi gibi birbiriyle dahada kaynaşmıştı. Bir tek Besra nın ailesiyle biraz uzaklık yaşanıyordu. Gerçi aradaki buzlar erimiş dışarıda karşılaştıklarında selamlaşmalar hal hatır sormalar başlamıştı ama çağrılmalarına rağmen gelmemişlerdi.
—Olsun gelmeselerde buzlar iyice eridi, bir iki kez evlerine ziyarete gidelim yanımıza hatırı sayılır birilerinide alırız kabul ederlerse birgün Sefer le Besra yıda alır el öptürmeye götürürüz, hediye olarak iyi bir silah besili birde koç götürdükmü bu iş tamam –dedi Hasan Bey, gülerek, kendinden emin gururlu bir ses tonuyla. Yanındakilerde bu işi olacağından enim onu onayladılar. Hasan Beyin her söylediği doğru kabul edilir sorgusuz sualsiz, nedeni niçini sorulmadan sadece uygulanırdı. Bu bazen çoğunun işine gelir bu geleneğin devamı için elinden geleni yapardı, işin ucu kendisine dokunmadığı sürece. Birilerinin kendilerinin yerine düşünmesi, yapılan işlerde alınan kararlarda sorumluluğun başkasında olması, düşünmeye üşenen, sorumluluk alma cesareti gösteremeyen birçoğu için büyük birine tabi olmak omuzlanacak yükten kurtulmak demekti, karşı çıkıp böyle bir nimeti tepmek ancak aptallık olurdu. Bazıları bu mantıkla, bazıları alışkanlıkla kendilerinin yerine düşünen birilerine takılıp yaşarlardı. Çoğu zaman tabi oldukları na uyup, onların her dediklerini yaparken bile bile birçok yanlış yapar, tabi oldukları kişinin varlığında üstünlüklerini kanıtlamak için bu yanlışa zalimliklerini de ekleyerek devam ederlerdi. Bazıları tabi oldukları kişiyi kendi çıkarları doğrultusunda kimseye fark ettirmeden kullanırken, bazıları da aptallık derecesinde yüceleştirdikleri bu kişiler tarafından kullanılırdı. Ve bu düzen çoğunluk tarafından sorgulanmadan sürüp giderdi. Canı yananlar arada bir çıkıp karşı dursa da, can yangınıyla yaşamaya alıştıklarında yaşananlar onlar içinde sıradanlaşır her ne kadar kabul etmeseler de onlarda bu düzenin bir parçası olup giderler. Kendiyle verdiği savaşı yanındakilerle veremeyen Sarya gibi.
Emine Hanım telaşla Sarya nın odasına gitti, sabah ezanıyla kalkıp ikindiye kadar ekmek pişiren Sarya, yatağının üzerine uzanmış dinleniyordu. Kadının içeri girdiğini görünce zorla doğrulup ayağa kalktı, baş ağrısında gözlerini zor açabiliyordu.
—Kalk Hemaile yardım et yemek pişirin akşam yemeğine misafirimiz var-. Sarya kalkamayacak kadar bitkin hissediyordu, uykunun verdiği sersemlikle bir süre sessiz kaldı, ardından kendinin bile zor duyduğu bir sesle;
—Kalkamayacak kadar yorgunum, başımda çok ağrıyor Fatma yardım etmiyormu? Dedi kendinden beklenmeyen bir cesaretle.
—Aman kızım bilmiyormusun Fatma nın ninesi düşüp ayağını kırmış Fatma kocasıyla alel acele hastaneye gittiler, babanla bende gitmeliydik ama misafirlerden gidemedik artık nasipse yarına gideriz. Emine hanımın kendisine kızım diye hitap etmesine şaşırarak,
—Misafirler kim? dedi.
—Hasan Beyin askerlik arkadaşı, ailesiyle geliyorlar biraz kalabalıklar galiba. Kalkmaktan başka çaresi olmadığını anlayan Sarya “bir tek asker arkadaşı eksikti” dedi kendi kendine. Emine Hanım tam çıkacakken geri dönüp:
—Hasan Bey özellikle tembihledi, güzel ve temiz bir yemek olsun hadi oyalanmadan gel. Deyip çıktı. Sarya yorgun argın mutfağa gitti, Besra ile Gülbahar da gelmiş Hemail le oturup çay içiyorlardı. Yeni gelenlerle selamlaşan Sarya dolaptan bir bardak alıp kendine çay doldurdu. Çayı soğurken yapılan hazırlıklara baktı, tüpün üzerine dizilen tüm tencereler boştu. Hemail e dönerek:
—Daha hiçbir şey yapmamışsın? Dedi. Hemail, Sarya dan sonraki gelindi. Ufak tefek esmer bir kadın olan Hemail, Emine Hanımın yeğeniydi. Teyzesinden yana torpilli olan kadın gün boyu iki çocuğuyla uğraşmak dışında hiçbir iş yapmazdı, zaten ev işinde pek beceriklide sayılmazdı. Pasaklı sayılabilecek kadar bakımsız olan kadın teyzesinin sürekli uyarmasıyla üstüne çeki düzen verir saçlarını toparlayıp eşarbını düzgün bağlamaya çalışırdı. Fazla titiz olmayan kadının yemeklerini, eşi dahi zorla yer, Emine Hanımdan gizli ev halkı o yemek yapmasın diye sıkça Sarya yla Fatma yı uyarırlardı. Onun yaptığı yemeklerden en çok evin küçük oğlu Basri tiksinir, Hemail in yemek yaptığı günler ya dışarıda yer yada ekmek peynirle idare ederdi. Kadını kırmamak içinde bu durumdan açıkça şikâyet etmez gizliden Sarya yla Fatma ya “siz niye yemek yapmadınız” diye sitem ederdi. Hemail Sarya ya bakıp:
— Yenge biliyorsun benim yemeklerimi pek beğenmiyorlar bende seni bekledim-dedi alıngan bir sesle.
—Kız sen torpillisin büyük yerden taşta pişirsen Emine Hanım öve öve bitirmez ne mızmızlanıyorsun. Diye atıldı Besra ardından da kahkahayı koy verdi. Hemail dahil hep beraber gülüştüler. Sarya el çabukluyla devin yapmaya koyuldu, geç pişen bu yemeğe öncelik verdi. Bu yemeğin kıvamını tam olarak tutması için yenmeden bir müddet dinlenmesi gerekiyordu. Dövülmüş buğdayı, nohudu, mısırı düdüklü tencere koyup suyunu da ekleyerek ocağa bıraktı, başka bir tencereye yoğurt, bir yumurta ve bir kaşık un koyup çırptı, buğdaylar pişene kadar yoğurdu da hazır olsun istedi, kuru fasulye için fasulye ıslattı, daha önceden doğrayıp dondurucuda sakladığı büyük bir poşet eti çıkarıp çözülmesi için oraya bıraktı, etin kendiliğinden çok geç çözüleceğini düşünüp ılık suyla doldurduğu bir leğene et dolu poşeti bırakıp üzerini de büyükçe bir tepsiyle kapattı Bu arada çarşıya giden
Nadir dönmüştü, aldığı tavuk etlerini çözülmeleri için ayrı bir leğene koyup üzerini suyla dolduran Sarya, kızartma için patates soydu kararmasınlar diye onlarında üzerine su ekleyip en son kızartmak için bir köşeye bıraktı. Salata için getirilen yeşillikleri yıkamak isterken deminden beri onu izleyen Besra,
—Kız bir dur bir soluklan, bu ne acelecilik ne hamaratlık, maşallah vallaha on kadına bedelsin. Ya ben şimdi daha iyi anladım bu kadınların seni neden çekemediğini? Dedi.
—Nedenmiş? dedi gülerek Sarya .
—Senin bu hamaratlığını, çalışkanlığını gören her erkek evde karısına “sende kadınmısın be birde Sarya bakın” der, e kocası böyle diyen her kadında doğal olarak senden nefret eder, seni gözden düşürmek için de karalamanın yoluna bakar. Kötü olduğuna herkesi inandırmak içinde her şekilde seni dışlar, yanılıyormuyum? Dedi aynı neşeli haliyle,
—Valla bizim Sefer seni böyle çalışırken görse beni evden kovar. diyede ekledi kahkahayla. Sarya da yorgunluğuna aldırmadan güldü. Onların gülüşlerine gelen Nadir
—Hayırdır gülüşleriniz ta dışarıda duyuluyor, dedi. Dışarıdan Sarya nın gülen yüzünü doyasıya seyretmek için gelmişti. Sarya gülerken bir başka güzel oluyordu, buda Nadir in hoşuna gidiyordu “bu kadın ona iyi geliyor” diye düşündü.
-
—Ağabeycim senin bu karın on kadına bedel valla iki dakikada yirmi kişilik yemeği hazırladı, bende ona senin yüzünden biz ekmeğimizden olacağız diyorum, ben Sefer in yerinde olsam Sarya gibi çalışkanlar dururken, benim gibi tembellere bir lokma kuru ekmek dahi vermem. Dedi gülerek. Sarya, Nadir de katıldılar ona. Mahcup olan Sarya
—Bence beni bu kadar pohpohlamanız yeter, biraz daha devan edersen ben bile inanacam, şimdi bırak beni övmeyi de al şu salata malzemelerini ayıklayıp yıka, dedi.
—Bu kez yağ çekmek işten kaytarmak için işe yaramadı, dedi Nadir ona bakarak.
—Haklısın abi, hâlbuki hep işe yarardı bu taktiğim, neyse yeni taktikler bulmalıyım, deyip, marulları, havuçları ayıklamaya başladı.
Pişen yemekler teker teker ocaktan alındı, salatalar yapıldı, yemek takımları silinip hazırlandı, ocağa bırakılan büyük bir tavada patatesler kızartılmaya başlandı. Sarya mutfağı toparlayıp üstünü değiştirmek için odasına gitti. Üzerine uzun siyah bir etek ve bordo bir kazak giyip mutfağa geri döndü. Bu arada akşam ezanı okunmuş Sarya namaz kılmak için tekrar odasına gitmişti. Odadan çıkarken misafirlerde içeri giriyordu, kapı aralığında durup gelenleri izledi. Önden gelen zayıf, ağarmış uzun sakalları olan yaşlı adam Heci Hadi olmalı diye düşündü. Biri ondan daha genç, diğeri orta yaşlara ulaşmak üzere olan iki erkek daha vardı. Erkekleri yaşlı bir kadın takip ediyordu, onun ardından çocukluk çizgileri tam silinmemiş genç bir kız, beş altı yaşlarında birbirine çok benzeyen iki oğlan çocuğu en sondada kucağında bir bebekle genç bir kadın girdi içeri. Her iki kadında pahalı,, şık, taşlarla süslenmiş kadifeden yapılmış yöresel elbiseler giymişlerdi. Buralardaki kadınlar bir düğüne davete yada özel saydıkları bir ziyarete gittiklerinde asaletlerini dillendirmek için çok pahalı kadife, ipek, tül yada güpürlü kumaşlardan yapılmış fistan kıras denilen ve buraya ait bu elbiselerden giyerlerdi. İki parçadan yapılan bu elbiselerin içlikleri genelde ipekten yada satenden yapılırdı, belden lastikli kıras denilen içliklerin üzerine kadife, tül yada taşlı güpürlerden yapılan önü açık fistanlar giyilirdi. Bunların üzerine gümüş yada altın kemerler takılırdı. Misafirler salona girdikten sonra selamlaşma faslı başladı, küçükler büyüklerin ellerini, büyükler küçüklerin gözlerinden öptüler. Dar bir etek ve bluz giyen genç kızın fönlü uzun siyah saçları omuzlarına doğru taranmıştı. Pek güzel olmasa da çirkin sayılmayacak bu kızın buraya zorla getirildiği, misafirliği pek ciddiye almayışından, şımarık tavırlarından, kendisine yöneltilen sorulara verdiği kaçamak cevaplardan, büyüklerin ellerini öpmeyişinden, kendisini sürekli uyaran annesine sesini yükselterek sert çıkışından belli oluyordu. Şımarıklığı küstahlığı her hareketinde belli oluyordu. Salonda selamlaşmalar bitince, Sarya adımlarını hızlandırıp misafirlerin yanına geldi, yaşlı kadının ellerinden öpüp diğer kadınla da selamlaşıp öpüştüler, misafirleri oturmaları için buyur etti, erkekler misafir odasına, kadınlarda sobanın yanına geçtiler. Genç kadının kolları altın bileziklerle doluydu, elliyi geçmiş yaşlı kadın siyaha boyanmış saçları, kalemli gözleri taşlarla süslü tül eşarbı kendini seven süse düşkün bakımlı bir kadın olduğu gösteriyordu. Aşırı süsünü yaşına yakıştıramayan Sarya, kadına her baktığında gülmemek için kendini zor zaptediyordu. Kadın herkesle ayrı ayrı ilgileniyor, tekrarlayarak hal hatır soruyor, yanına her geleninde ismini evdeki konumunu öğrenmeden onu bırakmıyordu. Sarya içinden “nüfus memuru da bu kadar soru sormuyor” diye düşündü. kadın bir şeyler öğrenmek istercesine herkesi baştan aşağıya süzüyor, ismini, yaşını soruyor yarı kibirli yarı yapmacık bir sesle sevecen görünmeye çalışsa da, doğasında olan soğukça bir iticilik insanın ona yakınlaşmasını engelliyordu. Kadının gereksiz ilgisini, aşırı merakını başlarda anlamlandırmayan Sarya, kadının ısrarla Rojin i sormasıyla amacını anladı. Az sonra oldukça mutlu şen şakrak halleriyle Rojin girdi içeri, okuldan sonra dershaneye uğramış oldukça geç kalmıştı. İçeri girer girmez misafirlerle selamlaşıp, kadınların ellerini öptü, sobanın yanına giderek üşüyen ellerini ısıtmaya çalıştı. Ellerini ısıtırken hem annesine, hem de kendisinin hal hatırını soran kadınlara cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Emine Hanım eve geç gelen kızının söz dinleyen, önemli bir sebebi olmadan asla geçe kalmayan uslu edepli bir kız olduğunu gelenlere kanıtlamak için sesini gereğinden çok yükselterek:
—Kızım niye bu kadar geç kaldın eve yalnız gelmedin değimli?
-Anne inanmazsın ama bugün girdiğimiz deneme sınavında sadece üç yanlışım vardı, böyle çalışmaya devam edersem kesin tıpı tuttururum, bir de İstanbul dan bir üniversiteye yerleştimmi…Allah tan daha ne dileyebilirim, yengelerine dönerek:
—Hepiniz benim için dua edin-dedi. Annesinin sesini duymuyor kazanmanın verdiği mutlulukla, gerçekleştireceğine inandığı hayallerinin deryasında dolaşıyor konuştuklarına cevap beklemeden başka bir şey söylüyordu. Emine Hanım sesini daha da yükselterek sorusunu yineledi,
—Dershanedeydim anne, Aryan ve Bahtiyar la geldik, onlar beni kapıya bırakıp halı sahaya gittiler, deyip neşesinden, heyecanından bir şey eksiltmeden odasına gitti.
Hasan Bey misafirlerini, misafirler için döşediği büyük odada ağırladı. Heci Hadiyle arkadaşlığı çocukluğa dayanıyordu. Aynı köyün çocuklarıydı, yıllarca aynı dağlarda beraber çobanlık yapmış ekmeklerini beraber paylaşmış, çocukluktan çıkıp gençliğe beraber adım atmış, erişkinliğe vardıktan sonrada çobanlığı bırakarak beraber kaçakçılığa başlamışlardı. Yıllarca Türkiye İran sınırı arasında silah, esrar kaçakçılığı yapmışlardı. Bu kaçakçılıktan yüklüce para kazanmış, her ikisi de evlendiklerinin ertesi yılı şehre yerleşmeye karar vermişlerdi. Şehrin farklı yerlerinde ev almalarına rağmen burada da dostlukları devam etmiş, değişik işlerde beraber çalışmışlardı. Sık sık bir araya gelerek eski günleri yad eder saatlerce sohbet ederlerdi, bir birlerine sayısız iyilikleri geçmiş, kaçakçılık yıllarında defalarca birbirlerinin canlarını kurtarmışlardı. Yine bir araya geldikleri bir gün dostluklarını akrabalığa çevirmeye karar vermiş, Heci Hadi, Hasan Beyin kızını torununa istemiş, oda kabul etmişti. Heci Hadi, canından çok sevdiği torununun can dostunun kızıyla evlenmesini her şeyden çok istediğini tekrar tekrar anlatmış, bundan gurur duyan Hasan Bey de bu işi olmuş bil demişti. Bu gecede buraya bu işi resmiyete dökmeye gelmişlerdi.
Hep beraber akşam namazı kıldıktan sonra, yemeği getirmeleri için çocuklara işaret veren Hasan Bey, misafirleri rahat ettirmek için elinden geleni yapıyor, gelenlerin sırtını yastıklarla besliyor, daha sönmeden sobaya durmadan odun attırıyordu. Dayanamayıp kendi di mutfağa geldi, Sarya ocağın önünde durmuş kalan son tava patatesi kızartıyordu, adamı görünce kenara geçip saygıyla kendisine sorulacak soruyu bekledi, Hasan Bey tek tek tencerelerin kapağını kaldırıp yemekleri kontrol etti, tencereler bitince kaşlarını çatıp,
—Hani kavurma, kavurmasız yemek mi olur diye söylendi. Sarya ocakta kaynayan tencereyi işaret ederek.
—Etler geç çözüldü, ondan daha tam pişmemiş on dakikaya oda hazır olur. dedi.
—Fatma, Hemail nerede kim sana yardım ediyor, çağır şunları oturmanın sırası değil, Aryan la Bahtiyar nerede, ortalıkta görünmüyorlar? Sarya sessizce adanım tüm sorularını sormasını bekledi, karşısındaki susunca:
—Çocuklar halı saha maçına gitmişler. Dedi. Diğerleri hakkında da hiçbir şey söylemedi. Öfkelenen Hasan Bey, telefonunu çıkarıp gençlerden birini aradı, karşıdan gelen alo sesine:
—Her nerede ne halt ediyorsanız hemen eve gelin, evde misafir var on dakika sonra elinizde sofrayla odada olun, diye bağırıp karşıyı dinlemeden telefonu kapatıp çıkıp gitti. biraz sonra gençler gelmiş hiç oyalanmadan üstlerini değiştirip mutfağa geçmişlerdi. Aryan bir süre söylense de eski neşesine geri döndü. Telaşla
—Yenge yemekler hazırsa biz sofrayı götürelim, dediler. Arkalarından mutfağa koşan Hemail,
—Misafirler içerde ne konuşuyor, niye gelmişler? Diye sordu merakla.
—Yemeğe çağrılmamışlarmı? Dedi Bahtiyar.
—Sana ne! niye gelmişlerse gelmişler, bir şeyide bilmeyiver, diye atıldı Aryan. Hemail:
—Şu kendini beğenmiş sonradan görme kadın bir yemek daveti için peşine sülalesini takıp gelmez, şimdi çıkar kokusu demedi demeyin.
—Demeyiz demeyiz sen şu ekmekleri ver, bu kadarda her şeyi merak etme. Hakikatten yenge senin bu merakın bulaşıcı olmasın maaz Allah sonra bize de bulaşır ortalıkta merak aptala dönmüş bir şekilde dolaşırız sonra.
—Aman çok komik bak herkes gülmekten kırıldı.
—Valla kimse gülmekten kırılmadı, ama sen kesin meraktan ölürsün birazdan. Sarya muşamba sofrayı ve bir tepsi dolusu dörde katlanmış ekmeği gençlere uzatarak.
—Hadi çocuklar şunları götürün gevezeliğin sırası değil, dedi.
—Bence de, boşboğazlıkta üstüne yok Aryan, diye atıldı oradan Hemail çocuk elinde tepsiyle çıkarken de arkasında koluna bir çimdik atmayı da ihmal etmedi, dönüşte intikamını almak üzere oflaya puflaya uzaklaştı oğlan. Yemeği almaya gelen Hemail in eşi Bahri, canı sıkkın öfkeli bir edayla eşine bağırdı:
—Deli deli hareketler yapacağına boş tabakları ver, dev kalıbına girmiş aptal çocuk seni. Kadın kendisine yöneltilen sözlere kırıldıysa da bunu belli etmeye yada cevap vermeye cesaret edemedi, sessizce boş tabak dolu bir tepsiyi ağırlığından beli eğilerek kaldırıp eşine uzattı. Adam tepsiyi alıp tiksinerek içine baktı, ekmek katlanırken birkaç kırıntı düşmüştü üsteki tabağın içine, tabağı alıp savurduğu küfürle beraber karşı duvara fırlattı, parçalanan porselen tabağın küçük bir parçası, pilav doldurmak için yerdeki tencerenin önüne çömelen Sarya nın yanağına isabet etti, yanağındaki acıyla elini yanağına götüren kadın ellerine dolan ılık sıvıyı hissetti. Yanağı derinden kesilmiş, elleriyle durduramadığı kan süzülerek boynuna ulaşmıştı, hızla kalkıp dolaptan aldığı bir tomar peçeteyi yaranın üstüne bastırıp düşmemesi için başındaki örtüyü ağzının önünden götürüp arkada bağladı, peçetelerin düşmeyeceğinden emin olunca kanlı ellerini yıkadı, dönüp hala kapıda duran adama öfkeyle baktı, adam ne yaptığına üzgün nede ondan özür dileme zahmetine katlandı, içinden ona doğru bir tükürük atmak istese de buna cesaret edemedi, biraz dengesiz tavırlara sahip adama vereceği cevap üzerine onu herkesin içinde dövmeye kalkar diye korktu, hiç olmasa bu kazaran olmuştu ve Bahri nin böyle bir şeyi bilerekte yapmaktan hiç çekinmeyeceği bir karaktere sahip olduğunu çok iyi biliyordu. Öfkesini yenmek için dişlerini sıkıp yemeği doldurmaya devam etti. Bahri, hiç konuşmadan elindeki tabak dolu tepsiyi götürüp bir dahada hiç gelmedi, hatta Sarya onu ertesi günde hiç görmedi. Olanları korkuyla izleyen Hemail:
—Ben bu ayıyı sevmesem yanında nasıl yaşardım bilemiyorum, dedi üzgün bir ses tonuyla. O an içeri giren Aryan
—Valla yengecim tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, oda olmasa kimse seni bu tembelliğinle bir gün bile evinde tutmazdı, dedi koluna aldığı cimdikin acısını çıkartırcasına. Ardından son darbesinide eksik etmedi
—Kurban olduğum Allah ım nasıl bulup buluşturup yan yana getiriyor, sizin kadar yakışanı görmedim yengecim, dedi.
—Seninkini de göreceğiz şimdi, diyerek altta kalmamaya çalışan Hemail. Yorgunluğuna, yanağındaki acıda eklenen Sarya kızgın bir sesle bağırdı.
—Ya yeter artık bırakında şu yemeği gönderelim, alıp veremediğiniz her neyse sonra halledersiniz. Hadi gençler doldurulan tabakları soğutmadan götürün. Sarya her yemekten beşer servis tabağı dolduruyordu, yemeklerin yağını kıvamını bozmadan kadınlar içinde aynı güzellikte kalmasına özen gösteriyordu.
Evin en küçük oğlu olan Aryan, hayat dolu, neşeli, şakacı biriydi. Zayıf uzun boylu, daha çocukça izler taşıyan oldukça yakışıklı bir yüzü vardı. Hem akrabası hem çok meraklı oluşundan dolayı, Hemail e çok sık takılır onun meraklı yanını tiye alır onu daha da meraklandırmak için olmayan hikâyeler uydurup başını anlatır sonunu getirmeden çekip giderdi, ona her defasında inan kadın, evdekileri olayı defalarca sorar, seni yine kandırıyor demelerine rağmen inanmaz çocuk gelene kadar merak içinde kalırdı. Zenginliğin ve serbestliğin verdiği rahat yaşam tarzı, Aryan da kendine özgü bir özgüven patlaması yaratmış, başına buyruk şımarık bir kişilik edindirmişti. Hasan bey ve Emine hanımın gözbebeği olan Aryan, ağzına gelen her sözü söylemekten çekinmez, karşındakini incitmemek için çaba sarf etmezdi.
Bahtiyar Hasan Beyin en büyük kızının oğluydu. Annesi, babası ve henüz bir yaşında olan küçük kız kardeşi çığ altında kalarak can vermiş cesetlerine ancak ilkbaharda karlar eriyince ulaşılmıştı. O sıralar iki yaşında olan Bahtiyar a bir müddet babaannesi bakmış oda ölünce kimsesiz kalan Bahtiyarı, Hasan Bey yanına almış oğullarından ayırmadan büyütmüşlerdi. Bahtiyar, Aryan ın aksine içine kapanık, sessiz, ağır başlı biriydi. Belki de hem yetim hem öksüz olmanın kırılganlığından, anne yokluğunun ezikliğinden kaynaklanan bir içe dönüklüktü bu. Asla kimseyi incitmez, kendiside incindiğinde bunu dışa yansıtmazdı. Acısını sevincini kendi içinde yaşar kaybetme korkusuyla kimseye bağlanmazdı. Beraber büyüdüğü Aryana bile mesafeli davranır, silinmez kaderiymiş gibi yalnızlığı tercih ederdi. Onun bu huyunu hiç sevmeyen Aryan, çoğu kez bu yüzden onunla küser araya annesi girmeden barışmazlardı. Farklı karakter yapılarına sahip olsalar bile birbirlerini çok sever, çok iyi anlaşırlardı. İlkokul, ortaokul ve şimdide liseyi beraber okumuş, liseye kadar aynı sınıfı ve aynı sırayı paylaşmışlardı.
Misafir odasına yemek gönderildikten sonra, kadınlar için salona da bir yer sofrası bırakıldı. Bu kez sofraya, ekmekleri ve ikram edilen yemekleri, Rojin taşıyordu. El çabukluğuyla sofrayı baştanbaşa serdi, misafirlerin yanına Heci Hekim in tüm ailesi de davet edildiğinden salondaki kadınlar oldukça kalabalıktı. Sofranın dörtkenarına aralıklarla ekmek bıraktı, ekmeklerin yanına herkese yetecek kadar yemeklere uygun tabakları bıraktı, kaşık, çatal, tuzluk ve peçeteleri de bırakınca sofranın iç kısmını baştanbaşa değişik yemeklerle dolu servis tabaklarıyla doldurdu en son içecekleri ve bardakları da bırakınca, Emine Hanım tarafından buyur edilen misafirler yemeğe oturdular. Sarya, Hemail ve Rojin dışında herkes yemekteydi. Evin çocuklarına da odaların birinde ayrı bir sofra bırakılmış salondaki misafirleri rahatsız etmemeleri için sıkı sıkıya tembih edilmişlerdi. Sarya herkese yemek gönderdikten sonra, yanağındaki kanı temizlemiş kesiğin üzerini yara bantlarıyla kapatmış, bu halde misafirlerin yanına çıkmayıp mutfakta çay hazırlamayla meşkul olmuştu. Rojin ve Hemail yemek boyunca sofrayla ilgilenmiş, eksikleri tamamlamış, servis yapmış misafirlerin rahatı için ellerinden geleni yapmışlardı.
Yemekler yenip sofralar toplandıktan ve çaylar gönderildikten sonra üç kadın kendilerine mutfağa küçük bir sofra kurup yemeye koyuldular, kadınlara çay servisini Besra yapıyordu. Arada bir de eksik olan bir şeyi almak için mutfağa geliyor, oturanlara takılıp, kahkahalarla gülüp oradakileri de güldürüyordu onlar kahkahalarla gülerken Aryan daldı içeri, söyleyeceği haberin ciddiyetinin farkında olmadan, işi muzipliğe vurarak alaylı bir sesle konuştu:
—Kız benden öncemi haberi aldınız?
—Ne haberi? Dedi Hemail merakla,
—Madem haberiniz yok ne diye atlar gibi kişniyorsunuz sesiniz ta balkondan duyuluyor.
—Çatlatma insanı da söyle
—Kız Rojin bunlar varya seni istemeye gelmiş biliyormuydun, babam seni bu adamın torununa verdi. Rojin bağrında öyle bir acı hissettiki, acıyla beraber başı döndü gözleri karardı. İçinde bir yerlerdi canını yakan bir yangın belirdi sanki, ne uzanıp söndürebiliyor, ne acısına dayanabiliyordu. Dışarı taşsa tüm dünyayı yakacak büyüklükteydi ona göre, oysa hepsi toplanmış sadece onun minik yüreğini yakıyordu. Elleri titredi elindeki kaşık yere düştü, gözyaşları ardı ardını yanaklarında yuvarlanıp sofranın içine düştü. Olduğu yerde donmuş nefes almıyordu sanki yaşadığına dair tek belirti, durmaksızın gözlerinden dökülen yaşlardı. Oradaki herkes şaşırmış, yemek yemeği bırakıp sessizce gözlerini Rojin e dikmişlerdi. Rojin in yanında oturan Sarya, Berfini hatırlamış, acımasız kararlarından dolayı Hasan Beye karşı içten içe bir öfke duymuştu, kızın ellerini tutmak için elini uzat, böyle bir durumda kıza ne söyleyeceğini bilemediğinden ellerini geri çekti. Herkesle beraber odabaşını eğmiş, ne birbirleriyle nede kızla gözgöze gelmek istemiyorlardı. Hiçbir şey yapamadıkları, kızın acısına engel olamadıkları için herkeste bir vicdan azabı önüne geçemedikleri bir suçluluk duygusu belirmişti. İçinden “boşuna öldün be Berfin cim” dedi Sarya, “ölümün kimseyi zere kadar değiştirmemiş, yapılan yanlışlıkları anlamalarına yetmemiş”.
Bir müddet öyle sessiz kalan Rojin öyle bir çığlık attıki, sesindeki vahşice acı herkesin yüreğini yakıp geçti. Misafirler ürkerek, birinin üzerine sıcak su döküldü sanıp sesin geldiği yöne doğru koştular, kapıyı açtıkların da gördükleri manzara karşısında gördükleri bu çığlığa kendilerinin neden olduklarını anladılar. Rojin mutfağın ortasında sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. Kapıdakileri iterek mutfağa giren Hasan Bey hışımla bağırdı,
—Ne bu kepazelik, ne maymunluk? Diye bağırdı. Babasına nefret dolu bakışlarını diken Rojin, koşarak göğsüne yapıştı, adamı öyle bir sarstıki hasan Bey düşmemek için duvara tutunmak zorunda kaldı.
—Neden baba ya neden, bana sormadan nasıl böyle bir karar verirsin? Öfkesine yenilen Hasan Bey kızına var gücüyle bir tokat vurdu. Kızın yüreğindeki acı kadar büyüktüki yanağındaki acıyı hissetmedi bile, adam kızın elini gömleğinden çekip mutfağın ortasına doğru fırlattı, kapıyı kapatırken.
—Alın şunu dışarı çıkmasına izin vermeyin diye bağırdı. Odaya döndüğünde kimse bir şey sormadı, odaya can sıkıcı bir sessizlik çökmüştü. Misafirlere mahcup olan Hasan Bey utançtan, öfkeden kızarmış sigara üstüne sigara içiyordu, arada bir kızgınlıkla baktığı Aryana sonra hesaplaşırız anlamında başını sallıyordu. Aryan babasına farkettirmeden evden çıkmanın bir yolunu aradı, gözü izmarit dolu kül tabağına ilişince neşeli bir tebessüm yayıldı yüzüne. Babasının dalgın bir anında kül tabağını alıp odadan çıktı, arkasında seslenen babasının sesini duymamazlıktan gelip, koridordaki askıdan montunu alıp hızla evden uzaklaştı, “uzun bir süre eve uğramamam gerek deyip öbür mahalledeki teyzesine gitti.
Mutfağın ortasında, düştüğü yerden hiç kalkmayan Rojin hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sesi kısılana kadar öfkeyle “neden” diye bağırıyordu. Birkaç kez kalkıp misafirleri evden kovmak için kapıya yöneldiysede, onu tutup çıkmasına engel oldular. Kızın çığlıklarını, bağırtılarını duyan misafirler, hayal kırıklığına uğramış yanında getirdikleri yüzüğü çıkarmaya cesaret edememişlerdi. Çar çabuk birer bardak çay içip kalmak için müsaade istemişlerdi, gelenlerin alındıklarını düşünen Hasan Bey içerlemiş ne yapacağını bilmeden sessizliğini korumaya devam etmiş, misafirlerden önce ayağa kalkıp onları uğurlamak için kapıya yönelmişti, çıkarlarken elini Heci Hadi nin omzuna atıp,
—Saygısızlığımız için kusura bakma, biraz nahoşluk oldu ama önemli değil.
—Esteğfirullah, hiçolurmu, zamane gençliği zorla söz geçiremiyorsun. Bu işin olmayışına üzüldüm hepsi bu.
—Ne demek olmadı, bizde söz bir kez ağızdan çıkar gerisi teferruat. Bağırtılarına bakma annesi çok şımartmış, sen kapıma geleceksinde boş döneceksin on kız kurban olsun yoluna. E sizde yüzüğünüzü bırakında Rojin bu fikre bir an önce alışsın.- Emine Hanımı işaret ederek.
—Yüzüğü anasına verin, dedi. Emine Hanım isteksizce kendisine uzatılan yüzüğü aldı. Misafirler arabalarına binip uzaklaştıktan sonra, Hasan Bey hışımla içeri koştu, mutfakta dolabın dibinde oturan Rojin i saçlarından tutup salonun ortasına doğru peşi sıra sürükledi, salonun ortasına fırlatarak tekme tokat dövmeye başladı. Kendini kaybetmişçesine kızın böğrüne üst üste tekme indiriyordu, bir yandan da
—O kuş kadar beyninle beni misafirlere rezil ettin, seni utanmaz seni rezil, diye bağırıyordu. Kızın ağzı gözü kan içinde kalmasına rağmen herkes bir köşeye sinmiş korku dolu gözlerle onlara bakıyor, kimse müdahale etmeye cesaret edemiyordu. Öfkeden gözleri kızaran Sarya mutfak kapısında durmuş titriyordu, kendisini görüyordu sisler ve karanlıklar içinde kaybolmuş, örümcek ağlarıyla dolu bir kuyuda çaresizce çırpınışını, kuyunun dibindeki çıyanları, üstünü saran yılanları, Berfin in cansız bedeni geldi gözünün önüne, çocukları uğruna köleleştirilen Gülbahar… Yeter diye bağırıp koşarak Hasan Beyi var gücüyle itti, adam dengesini yitirip yere düştü¸neye uğradığını anlayana kadar düştüğü yerde öylece kaldı, kendisini iten kadını görünce sinirle kalkıp ona doğru yöneldi, dövmek için ellini kaldırınca kadınla gözgöze geldi, kadının gözlerinde kendini parçalamaya hazır vahşice bir öfke ve nefreti görünce ürperdi, hayatında böyle delice bakan birini görmemişti, her şeyini kaybeden, yapacağı hiçbir şeyden çekinmeyen birinin delice bakışlarıydı bu. Nefret dolu o delice bakışlar yüreğinde soğuk korkunç bir ürperti yarattı. Hiçbir şey demeden sendeleyerek odasına doğru yöneldi, içeri girecektiki vazgeçip misafir odasına gitmek için salondan çıktı, duyulabilen birkaç adım, yavaşça açılıp hızla kapanan bir kapı sesi.
Rojin yerde baygın gibi yatıyordu, Sarya kızın kollarından tutup ayağa kaldırdı, böğrüne inen tekmelerin acısı azda olsa geçince kız kendini toparlayıp kadına sıkıca tutundu, ayaklarını sürüyerek kadının peşi sıra odaya doğru yürümeye çalıştılar. Hemail arkalarından.
—Sen kimsin ki Hasan Bey- daha cümlesini tamamlamadan Sarya, insanı ürperten vahşice bir sesle bağırdı.
—Sakın ama sakın hiç kimse tek bir kelime dahi söylemesin. Kızla beraber içeri girip arkalarından kapıyı kapattılar. Komidinin çekmecesinden aldığı bir tomar peçeteyle kızın yüzündeki kanları silmeye çalıştı. Kızın canı yanınca vazgeçip peçeteleri kızın eline sıkıştırdı ikisi de çok sessizdi, sandığa doğru yönelip üzerinde katlı olan yatakların arasında sakladığı paketinden bir sigara ile çakmağı alarak pencereye doğru yöneldi, sigarasını yakıp derin bir nefes aldıktan sonra alışkanlıkla camı açtı, içeri soğuk bir hava doluştu, ikiside soğuğu hissetmeyecek kadar öfkeliydiler. Sarya nın canı çok yanıyordu, Hasan Beyi itmekle de başına bela aldığını biliyordu, yarın her yerde bu konu abartılarak anlatılacak, kayınpederini dövmeye kalkan kötü kadın olacaktı herkesin dilinde. Yapıştırılacak kötü kadın imajıyla yeniden dışlanacak ailesi dahi kimseyle geçinemiyor gözüyle bakıp ondan dahada uzak duracaklardı. Bir başka dışlanıştı bu, kaçıncı olduğunu bilmediği, canını yakan içini acıtan bir başka dışlanış, yeniden horlanacak, küçümsenecek, arkasından konuşulup gülünecekti. Dövülecek sövülecek sadece bedeni değil ruhu da darbe alacaktı bin yerinden. Daha Berfin den dolayı kendisine yöneltilen suçlamaların ağırlığından kurtulamamışken yeni bir yük yüklenmişti sırtına, bu kezde kimse ona inanmayacaktı, Berfin olayında olduğu gibi dinlenmeden sadece suçlanacaktı. Oflaya puflaya birkaç sigara üst üste içti, odanın içinde o taraftan o tarafa dolanıp durdu, Rojin e baktı olduğu yerde robot gibi oturuyordu, ne yaptıysa onu yatağa oturmaya ikna edemedi, bunaltmamak için daha fazla üstelemedi, kızın yüreğindeki bitişi, yok oluşu anlayabiliyordu. Ruhu dikenli tellere takılmış, çırpındıkça canı daha da acıyordu, kendiside aynı durumda olan Sarya ne çektiğini anlayabiliyor du. Ne bir çıkış yolu ne dayanabilmesi için kendisine güç veren bir umudu vardı. Kendinden çok böyle durumlara alışık olmadığı için ona acıyordu. Kafası kaynayan kazan gibi fokurduyordu, düşünmek istemiyor ama kafasının içindeki yüz binlerce kâbus üstüne üstüne geliyordu. Başını pencereden çıkarıp yukarı baktı, doğuya doğru giden bir uçağın ışıklarına takıldı gözleri “keşke o uçağın içinde olsaydım, hiç kimseye hesap vermeden, hiçbir yere bağlı olmadan kendim olmaya kendim gibi yaşamaya uçsaydım, of Allah ım akşama kadar taş taşısaydım da kendime ait bir hayatım olsaydı, altına girdiğim dam benim, benim ben olduğum yer olsaydı, çoğu gün aç kalsaydım ama yarına dair bir umudum olsaydı. Yarına umutla uyanabilseydim, bunu yap şunu yap emirleriyle dürtüklenmeden, kendim bugün bunu yapacağım diyebilseydim” Sarya o kadar derinlere dalmıştı ki, hışımla içeri giren Emine Hanımı fark etmemişti bile, arkasında duran kadın ensesinden tutup onu hışımla içeri çekinceye kadar, ne olduğunu anlayamayan Sarya korkuyla ani bir çığlık attı aynı anda dengesini yitirip yere düştü, Emine Hanım zebani gibi başında duruyordu. Karyolanın kenarına tutunup ayağa kalktı, pencereyi kapatıp perdeleri örttü. Beriki iki eli belinde olduğu yerde duruyor nefretle ona bakıyordu, arsızca kadının yüzüne tükürüp, tokat atmak için elini kaldırdı, tam vuracaktı Sarya içgüdüsel bir korunma duygusuyla kadının bileğinden tuttu. Sarya dan gelen bir engellenmeye alışık olmayan Emine Hanım tekrar vurmak için elini bir iki kez çektiysede bunda başarılı olamadı, Sarya öfkeyle kadının elini aşağıya doğru attı. Canı yanan Emine Hanım dahada saldırganlaştı.
—Seni utanmaz arlanmaz kadın bir kaynana, kayınbaba dövmediğin kalmıştı, onu da yaptın. Aşağılık kadın evimize geldiğin güne lanet olsun, seni Allah ın belası solucan.- Sarya kadının sesini daha fazla duymamak için elleriyle kulaklarını tıkadı, kadının sesi kulaklarında zonkluyordu, bu kâbusun bir an önce bitmesi için Allaha yalvarıyordu içinden. Gün boyu pişirdiği ekmekten, gelen misafirlere yaptığı yemekten, yıkadığı onca bulaşıktan bedeni bitkin düşmüş, bu olanlarda ruhunu ezip geçmişti. Karın boşluğunda oluşan şiddetli bir sancıyla ani bir bulantı hissetti, başı döndü düşmemek için karyolanın kenarına ilişip oturdu, elleri hala kulaklarındaydı. Başında dikilen Emine Hanım dinlenmeden var gücüyle bağırıyor, durmadan ona hakaret ediyordu. Aryan girdi içeri, annesinin nasıl oluyorda bıkmadan aynı şeyleri söylemekten bıkmadığını, ortamı bu kadar germeyi nasıl oluyordu kaldırabildiğini, bir insanı acı çekerken seyredip canını dahada yakmaya çalışmasını anlayamıyordu, inşallah hiçbir zamanda anlamam, anladığım an ben de öyle sıra dışı acımasız bir yaratığa dönüşürüm, diye düşündü neyse kendisini bir tür yaratık gibi gördüğümü annem bilse beni asla af etmez diyede ekledi düşüncelerine. Annesinin kolundan tutup çıkması için dışarıya doğru çekiştirdi, kadın hışımla oğlunun elini itip
—Bırak beni –diye bağırdı, oğlunun varlığından cesaretlenerek daha önce yapamadığını şimdi yapmaya karar verdi, kadının dalgın bir anından yararlanıp üzerine atlayarak saçlarına yapıştı, her iki eliyle kadının saçlarını sıkıca kavradı, kadın kendini kurtarmaya çalıştıkça canı daha çok yanıyor, acıdan soluğu kesiliyordu. Saç diplerindeki derinin yırtılmasıyla ince yarıklardan kan lar belirdi. Kadının başındaki kanı şaşkınlıktan gözleri açılarak izleyen Aryan, bir insanın ne kadar da acımasızlaşabileceğini ilk kez korkuyla fark etti. Acıdan gözleri korkunç bir şekilde acılan Sarya nın görüntüsü, insanlığından utandırdı, o utançla annesinin bileklerini acımasızca sıkarak avuçlarındaki saçları bırakmasını sağladı. Kadın saçları bırakıp yumruk yaptığı elleriyle Sarya nın başına vurmaya başladı, önceki saldırının şokunu atlatamayan Sarya hiçbir şey yapamayıp sadece elleriyle yüzünü korumaya çalıştı. İyiki teyzeme gitmekten vazgeçip döndüm diye düşündü Aryan, ardından:
—Anne yeter artık çıldırdınmı sen, diye bağırıp annesini kucakladığı gibi kaldırıp salona bıraktı.
—Ya o olmasaydı babam Rojin i öldürecekti, seninki ne biçim bir düşünme tarzı, olayları algılayış tarzın ne senin, teşekkür edip ellerini öpeceğine, gidip kadını dövüyorsun, dedi. Çocuğun sözleriyle Emine Hanım ani bir çığlık atıp başına vurmaya başladı.
—Vay o cadı senide doldurmuş, şimdide evlatlarımı bana düşman yapacak, vay kül başıma diye dövündü ağlamaklı bir sesle.
—Pes anne, sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Annesine laf anlatamayacağını anlayınca, konuşmaktan vazgeçip salondakilere döndü.
—Hadi herkes odasına, dedi. Herkes sessizce çocuklarını alıp odasına çekildi.
Aryan bir müddet annesinin yanında oturdu, ona ne diyeceğini, sakinleştirmek için ne konuşacağını kestiremiyordu. Söyleyeceği her söz annesinin Sarya ya dahada nefret duymasına neden oluyordu. “anlamayana laf anlatmak zor değil imkânsız” diye düşündü. Emine Hanım oturduğu yerden ağlayıp sızlanmaya durmadan Sarya ya beddua etmeye devam ediyordu. Sonunda Aryan dayanamayıp, azda olsa kadını, yaptıklarını düşünmeye sevk ederim umuduyla konuşmaya başladı.
—Uğraşmayın artık zavallı kadınla günahtır, ne istiyorsunuz garibandan, ailesi, siz elbirliğiyle kızı alıp burada yaşamaya zorladınız, istiyormu istemiyormu diye sormadan ağabeyimle evlendirdiniz, durmadan en ağır en zor işlerde çalıştırdınız, yetmedi kızı canavarlaştırıp hep beraber üstüne saldırdınız. Kadın sabahtan akşama kadar size sessizce boyun eğmekten, gücü tükenene kadar çalışmaktan başka ne yaptı, yada sen söyle suçu ne benim bilmediğim bu denli ağır bir cezayı hak edecek ne yaptı, dindar diye geçiniyorsunuz vallaha bu yaptığınızı Allah bile af etmez.
—Of oğlum of o yılan ne ara seni böyle doldurdu.
—Ya git işine anne ne biçim bir insansın, ben ne diyorum sen ne anlıyorsun.
—Kül başıma, seninde aklını çeldi, dedi. Ardından, şeytan görmüş gibi gözleri inanılmaz derecede açıldı, hızla ayağa kalkıp,
—Aman Allah ım nasıl düşünemedim, şimdi Berfin gibi kızımı da zehirlemiş, ya onu da ölüme sürüklerse Allah ım, diye bağırıp odaya koştu, Rojin hala olduğu yerde oturmuş, karşı duvara boş boş bakıyordu. Kızının kolundan tutup, odadan çıkarmak için çekti.
—Aman kızım bu yılanın odasında fazla kalma, Allah muhafaza Berfin gibi senide zehirler- diye bağırdı. Arkasından gelen Aryan annesini tekrar odadan çıkardı, Sarya üstünü çıkarmadan yatağına girip yorganı başına çekti, ayaklarını karnına çekip elleriyle kulaklarını tıkadığı halde bir süre sonra uykuya daldı. Beyni, vücudu o kadar bitkindiki Emine Hanım tekrar odaya girip dakikalarca bağırmasına rağmen uyanmadı.
Nadir sabaha karşı eve geldi, yorgun olmasına rağmen yüzünde neşeli bir gülümseme vardı. Kapıyı namaza kalkan Emine Hanım açtı, daha Nadir kapıdayken ağlamaklı bir tavır takınarak olanlara bire bin ekleyerek anlatmaya başladı, annesinin şikâyetlerine alışık olan Nadir:
—Anne bütün gece uyuyamadım valla ayakta duracak halim yok, Allah aşkına bir bırakta içeri gireyim dondum kapıda, dedi. Emine Hanım kapı arasında durup yolu kapattığını oğlunun uyarısıyla anlayıp mahçup bir şekilde kenara çekildi.
—Hele şükür- diyen Nadir, neşesinden hiçbir şey kaybetmeden içeri girdi, köşede duran elektrikli sobanın yanına oturup ellerini ısıtmaya çalıştı. Alaycı pek ciddiye almayan bir ses tonuyla:
—Hah anne artık anlatabilirsin, otur bakalım şuraya o haddini bilmez benim anamın canınımı sıkmış, dedi. Kadın ağlamaklı bir sesle, olanları abarta abarta sadece Sarya yı suçlayarak anlattı.
—Ağ oğlum ne günlere kaldık karın babanı dövmeye kalkıştı- . Bu sözler üzerine deliye dönen Nadir odasına koştu, o kadar öfkelenmişti ki odanın ortasında uyuyan Rojin i fark etmeyin üzerine bastı, korkuyla uyanan kız gayri ihtiyari bir çığlık attı, adam çığlığa aldırmadan Sarya nın üzerindeki yorganı bir çırpıda çekip aldı, neye uğradığını şaşıran kadın korku ve şaşkınlıktan sersemleşti, kalkmasına fırsat vermeden kolundan tutup çekti Nadir.
—Utanmaz! nasıl babamı dövmeye kalkarsın, öldüreyim mi seni, diye hiddetle bağırarak kadını dövmeye başladı. Sarya nın çığlıklarına adamın bağrışlarına tüm ev halkı uyandı, korkudan bir köşeye çekilen Rojin başını dizlerinin arasına gömüp elleriyle kulaklarını tıkamıştı. Bağrışmalara uyanan Aryan, ailevi konulardan özellikle kadınlardan mümkün oldukça uzak kalmaya çalışan Bahtiyar da Sarya nın acı çığlıklarına dayanamayıp oraya koşmuştu. Aryan a yardım edip Nadiri kollarından tutarak ite ite dışarı çıkardılar. Onların çıktıklarını gören Rojin koşarak kapıyı kilitledi, yerde yatan Sarya nın üzerine kapanıp onunla beraber hıçkıra hıçkıra ağladı.
Gençlerin elinden kurtulan Nadir, yeniden odaya girmek için hırsla koştu, kapıyı iteledi, açamayınca öfkeden kudurarak tekmelemeye başladı. Aryan, abisinin öfkesi biraz yatışsın diye bir süre engel olmadı, baktıki duracağı yok kolundan tutup:
—Kendine gel abi, delirdinmi, bağrışmalarınızdan tüm mahalle toplanacak başımıza.
—Çekil önümden, onu kimse elimden alamaz illaki öldürecem onu, diye bağırdı, kapıya yaklaşarak sesini Sarya ya ulaştırmak için dahada bağırdı.
—Öldürecem seni, anladın mı, diye yeniden kapıyı tekmelemeye çalıştı. Abisinin hiçbir şeyi sorup dinlemeden, anlamadan agresifleşmesine, yersiz sinirine, saçma bulduğu öfke kabarması karşısında kendini kontrol etmeye çalışan Aryan.
—Abi bir dur bir dinle, bende buradaydım babam Rojin öldürecekti, biz müdahale etmeye cesaret edemedik, o babamı itip Rojini aldı elinden hepsi bu ya akşamdan beri bir annem bir sen kadını dövüyorsunuz insan o ya, konuşmadan dinlemeden üzerine saldırıyorsun, sana gücü yetmiyor diye dövüyorsun.- Işık söndüğünde nasıl karanlığa bürünüyorsa aniden her yer, Nadir de ansızın öyle bir sessizliğe büründü, hiçbir şey söylemeden gelirken çıkarıp askıya astığı kabanını alarak arkasından kapıyı örtmeden çekip gitti. Bir süre çalışıp sonra uzaklaşan bir araba sesi duyuldu. Ardından acı ve çaresiz bir sessizlik. Emine Hanım ağlaşarak arkasından kapıya koştu, Aryan tutup odasına zorla soktu.
—Anne bugün bu kadar yeter ne olur artık uyu dedi, annesine çok şey söylemek isterdi, ama ne derse desin annesi kendi bildiğini savunacak, yanılmış olabileceğini, inandırıldığının dışında doğrular olabildiğine inanmayacağını, kendisini asla anlamayacağını iyi biliyordu. Gidip Sarya yla konuşmak istedi, onunda bu durumda haklı olarak sağlıklı karar veremeyeceğini düşünüp vazgeçti. “neyseki yarın okul yok” dedi kendi kendine, odasına çekildiğinde güneş doğmak üzereydi, yatağının üzerine oturdu, ne yaptıysa uyku tutmadı, kalkıp mutfağa gitti, canı çay çekiyordu, etrafa bakındı, yerdeki dolabın yanında duran semaveri doldurup fişini taktı, bunun pişmesi zaman alır diye düşündü, demliğe kendine yetecek kadar su koyup tüpün üzerine bıraktı. Canı sıkılıyordu, babasının hala bu kafada olmasına, Rojinin durumuna, tüm ev halkının Sarya ya duyduğu yersiz öfkeye, Sarya nın içinde bulunduğu insanı çıldıracak duruma getiren boşluğa. Berfin in ölümü geldi aklına, psikopat abisine ses çıkarmadan katlanmak zorunda kalan Hemail. Daha önce hiç dikkatini çekmemiş hayatın bu soğuk ama var olan diğer tarafı içini ürpertti. Birde kendini düşündü, liseyle beraber dershane ve gitar kursuna gidiyor, cep telefonu, bilgisayarı, sınırsız cep harçlığı, sıkıldığı her hafta sonu arkadaşlarıyla şehir dışına çıkıyor, ağabeylerinden aldığı lüks arabalarla şehri turluyor, yazları o piknikten o pikniğe koşuyor, kısacası canının her istediğini kimseye hesap vermek zorunda olmadan, sırf canı istediği için yapıyordu. Bu ne biçim bir çelişkiydi, Sarya kendini unutup kendisinden olmasını istedikleri kişi olamadığı için her gün onca zulme katlanırken, o bugün daha fazla nasıl eğlenebilirim kafasındaydı, Berfin başkası için ölüme mecbur edilirken, o dahada şımartılmaya, özgürleştirilmeye çalışılıyordu, kendin den küçük Rojin e olgun birinin bile kolay kaldıramayacağı bir sorumluluk dayatılırken ona halen küçük oğlum muamelesi yapılıyordu, aynı çatı altındaki bu iki farklı dünya iki farklı yaşam tarzı her nedense midesini bulandırdı. Kafası karmakarışıktı, yıllardır beraber yaşadığı Sarya yı ilk kez tanıyordu, nasıl olmuştu bunca baskıya rağmen pes etmemiş bu yoz hayatta eriyip yok olmamıştı, çok merak ediyordu kendisi olsa kaldırabilirmiydi, yapamazdı, oda diğer kadınlar gibi erkeklerin kutsallığına, kadının her şeye sessizce evet demek zorunda olan erkekten daha aşağıda bir yerlere sahip bir varlık olduğuna kendini inandırıp, canı yanmadan yaşayabilmek için kendini en aşağılarda tutmayı alışkanlık haline getirirdi her halde. Dünya durdukça kölelik kılık değiştirse de bir yerlerde bir şekilde hep hortlayacak diye düşündü. Bu karmaşık çelişkili durumun canını bu kadar yakacağını söyleseler di gülüp geçer, böyle arabeske bağlamanın modası geçti be deyip ardından kahkahayla gülerdi. Bugüne kadar gözleri önünde yaşanan bu kaosu fark edememiş dökülen onca gözyaşını görmeden yüzeysel bakıp geçmişti, evde kaldığı iki gün bile yaşananları anlamasına yetmişti. Kendisi olmak için herkesi karşına alan ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir arpa boyu yol alamayan, ne kendisi olabilen ne kendisinden istenilen kişi olabilen bir kadının bu çıkmazdaki mücadelesi, onun vazgeçmeyen inadıyla acizliklerinin bilincine varıp ona düşman kesilenler, kurulu düzene çomak sokarak rahatlarını bozacağından korkanlar ve bu korkuyla onu dışlayıp yalnızlaştıranlar.
Aryan, karma karışık duygularla kendine çay demledi, daha önce hiç çay demlemediği için çayı gereğinden fazla kaynatmıştı. Pek içilmese de ikinci bardağı da doldurup pencerenin önündeki iskemleye oturup yudumlamaya başladı, kapının açılmasıyla gözlerini ovuştura ovuştura Bahtiyar girdi içeri.
Bahtiyar hafta sonları bir markete çalışıyordu, Hasan Bey, Nadir her ne kadar çalışma varsa bir ihtiyacın biz veririz senin Aryan dan ne farkın var deseler de, Bahtiyar çalışmaktan vazgeçmemiş, bu güne kadar yeterince yük oldum bari bırakında harçlığımı kendim kazanayım böyle daha rahat hissediyorum deyip çalışmaya devam etmişti. Sabahları erkenden uyanıp sobayı yakan çayı demleyen Sarya, Bahtiyar uyanmadan kahvaltısını hazırlar çocuk uyandığında da yeni demlediği sıcacık çaydan ikram ederdi. Ona karşı kendini borçlu hisseden Bahtiyar, her fırsatta kitap, dergi, gazete, ne bulursa okuması için getirir, böylece bir parçada olsa hizmetine karşılık verdiğini düşünüp kendini daha iyi hissederdi. Çoğu zaman bu denli iyi, merhametli, anlayışlı, bu kadar güzel bir insanı nasıl oluyorda kimse sevmiyor anlayamazdı.
Ovuşturduğu gözlerini açıp Aryan ı görünce, yeniden gözlerini ovuşturdu. Beriki kahkahayı basıp:
—Boşuna ovuşturma gözlerini çünkü her açtığında karşında malesey çirkin suratımla ben olacağım, dedi Aryan.
—Vallaha kâbus görüyorum sandım, sabahın köründe karşımda sen, hayırdır sen ve sabah, bir cümlede bile kullanmak zorken sen karşımdasın.
— Sağ olsunlar uyutmadılar, anlayacağın sabahçıyım.
—Yapma ya, aslında bende pek uyuyamadım, ne zaman uykuya dalsam Sarya yenge ile Rojin in çığlıklarıyla uyandım. Hele Rojin in evleneceği fikri, adamı deli ediyor. Dedem çıldırmış olmalı, ya kız daha çocuk. Hadi Berfin i kan dökülmesin aramıza kan davası girmesin dedi, anladık. Anladıkta sonucu malum.
— Anlaşılmayacak ne var, kendilerine bir yaşam tarzı sunulmuş, onlarda sormadan sorgulamadan bu düzene tanrıdan çok tapar olmuşlar, herkesin de it gibi itaat etmesini istiyorlar, itliği sessizce kabul etmeyenede, tekme tokatla kabul ettiriyorlar.
—Nadir abi de beni çok şaşırttı, hak hukuk denince ondan önce atılıp ondan çok laf edeni görmedim, bugün yaptıklarını aklım almıyor.
—Abi sen uzaydamı yaşıyordun bugüne kadar?
—Anlamadım.
—Abim onu her zaman dövüyor
—Yapma ya, ben burada yaşanılan bunca dramın yeni farkına vardım. Deyip uzun bir süre sessizleşti. Buzdolabından peynir, zeytin alıp ufak bir tepsiye koydu, tepsiyi yere bıraktı, bir çay doldurup şekerle beraber tepsiye bıraktı, eksik olan ekmeği de leğenden alınca sofraya oturdu. Aryan a bakarak:
—Hadi buyur, dedi. Aryan hiç itiraz etmeden oturdu. Aç karna içtiği çaydan midyesi bulanıyordu, bir şeyler yerse bulantısı geçer diye umdu. Çay almadan peynir ve ekmek yedi. Bahtiyar çaydan aldığı ilk yudumda ağzındakileri tükürmemek için kendini zor tuttu, yüzünü ekşiterek lokmayı yutup Aryan a baktı:
—Bu ne be, içine ne koymuşsun böyle?
—Çok kaynadı galiba.
—Yuh be bir çay bile demleyemiyorsun.
—Haklısın vallaha, benim bir an önce çayı bırak yemek yapmayı öğrenmem gerek, üniversiteye gidince ev tutmak niyetindeyim- Aryan. O an üniversiteyi yada tutacağı evi pek düşünmüyordu, sadece gergin ortamı azda olsa dağıtmak için yada laf oraya geldiği için açmıştı bu konuyu, oysa derin yaraya dokunduğunun farkında bile değildi, onu dinleyen Bahtiyar.
—Hatırlıyormusun, ben, sen, Berfin, Rojin eyer tutturabilirsek aynı şehirde okumayı planlamıştık, beraber bir ev tutacaktık.
—Evet, iş bölümü yaparken çok tartışmıştık, Berfin tüm ev işlerini onlara yüklüyoruz diye kızmış, ataerkil düzen orda geçmeyecek demişti.
—Dedem gerçekten Rojini evlendirecekmi şimdi?
—Bilmiyorum,
—O ikimizden de başarılı güzel yerlere gelebilir, inşallah aptalca bir inatla kızın hayatını mahf etmezler, bunlar bir şekilde kızı kandırırlar diye korkuyorum, biliyorsun Rojin çok çabuk kanıyor kandırılmaya açık bir insan.
—Bir işe yarayacağını sanmıyorum ama yinede babamla konuşmayı deneyeceğim.
— Bizim bu kıza bir şekilde yardım etmemiz gerek. Neyse benim işe gitmem gerek, sen buradasın değilmi, arada bir şunları yokla yiyecek bir şeyler götür yalnız kalmasınlar. Deyip çıktı. Bir müddet sonra dış kapının sesi duyuldu, Bahtiyar gitmişti. Aryan uykusuzluktan bitkin zor ayağa kalktı, tepsiyi olduğu yerde bırakıp salona çıktı, kafası karmakarışıktı, Rojine yardım etmek için dayanılmaz bir istek duyuyor ne yapacağını, kiminle neyi nasıl konuşacağını bilmiyordu. Ne yapacağım diye düşünürken annesi çıktı salona, kadının aksiliği yine üzerindeydi.
— Buda ev mi bu saat olmuş ne soba yanıyor ne kahvaltı hazır. Diye söylendi, Aryan annesinin tüm öfkesini kusup biraz rahatlamasını bekledi, bir iki kez “kime kızıyorsun sende yeni uyandın” demeyi çok istediyse de, kendini tutabilmeyi başardı. Bir süre sonra annesinin öfkesi yatışınca,
—Anne!
—Ne var.
—Rojine ne olacak?
—Nasıl ne olacak.
—Babam onu gerçekten evlendirmeyi düşünmüyor değilmi? Bu sözler üzerine kadın ağlamaya başladı, önce yavaş yavaş süzüldü yaşlar gözlerinden, ardından kendini tutamayıp sarsıla sarsıla ağladı. Aryan annesine sarıldı, onu nasıl sakinleştireceğini bilemiyordu.
—Anneciğim, ağlamakla bir şey yapamazsın ağlayacağına hep beraber babamı vazgeçirmenin bir yolunu bulalım. Emine hanım yeleğinin cebinden bir yüzük çıkarıp oğluna gösterdi
—Artık çok geç, baban yüzüğü kabul etti bile, diyerek bu kez kendini bırakıp hıçkırarak ağladı. Çocuk her iki eliyle saçlarını geriye doğru itip oflayıp pufladı, canı acıyana kadar saçlarını çekiştirdi, öfkesini yenemeyip duvara bir yumruk attı.
—Ne var yani yüzüğü almış, ver şu yüzüğü götürüp geri vereyim.
—Ah oğlum bilmezmisin verilen sözden geri dönülmez, hele söz konusu kişi babansa ölürde dönmez sözünden.
—Ölmemek içinde gerekirse öldürecek öylemi, ya bırak illaki biri ölecekse babam ölsün.
—Tövbe de oğlum taş keseceksin şimdi, nasıl babana böyle söz söylersin.
—Ne tövbesi ya, bu çağda da zorla evlilikmi olur, belki kızın gelecekle ilgili farklı hayalleri vardır, belki okuyacak, ne demek onun yerine babam karar veriyor, o bizim babamız olabilir ama sahibimiz olamaz.
—Ben biliyorum bunları kafana Sarya. Kadın daha cümlesini tamamlamadan, öfkesi iyice kabaran Aryan lafı ağzına tıkadı:
—Sakın bana bir daha o kelimeyi kullanma, ben o kadar kişiliksizmiyim, başkası bana ne yapacağımı öğretecek. Bıktım ya senin her şeyde bir başka suçlu bulma hikâyelerinde, bizim konumuz o gariban değil babamın yaptığı bu aptalca hareket
—O bir şeytan
—Tamam, anne tamam, sana laf anlatmaya kalkışmakta benim gibi aptalların işi olsa gerek, bir kere de önyargılarını kırıp gerçeği, dünyayı çıplak gözle gör ya, deyip, salondan çıktı, hıncını kapıdan almak istercesine ardından kapıyı hızla kapattı. Koridora çıkınca gözleri misafir odasının kapısına takıldı, babam şimdi uyanmıştır iyisimi gidip onunla konuşayım diye düşündü. Kapıya doğru yöneldi, babasının horultusu dışarıdan duyuluyordu, babası uyanır umuduyla kapıyı yavaşça araladı, Hasan Bey giysileriyle uzandığı minderin üzerinde uykuya dalmıştı, üstü açıktı. İçeri girip adamın üzerine bir battaniye örttü, anlaşılan buda geceyi uykusuz geçirmiş diye düşündü, pencereye gidip bir müddet camdan dışarıya baktı, pazar olmasına rağmen yoldan gelen giden çoktu, işe gitmek için acele edenler, dershaneye yetişmeye çalışan öğrenciler, sabahın bu saatinde nereye gittikleri anlaşılmayan, çocuklu iki kadın. Rojine bakmak için odadan çıktı, uyanmamışlar deyip vazgeçti, biraz dinlenmek amacıyla odasına gitti, yatağına uzandı. Odası evin güneşe bakan cephesinde büyükçe bir odaydı, odada biri ona biri Bahtiyara ait iki yatak iki çalışma masası, iki bilgisayar ikisinin ortak kullandığı oldukça büyük bir elbise dolabı vardı. Bahtiyarla beraber, yemek saatleri dışında evde kaldıkları tüm zamanlarını bu odada geçirirlerdi. Bahtiyar ın sabah namazına kalkarken okuduğu kuran masanın üzerinde duruyordu, yerlere atılmış birkaç çözülmüş test kâğıda, odanın ortasına gelişi güzel bırakılmış iki gitar. Kapı arkasına konulmuş büyük bir sepetin içine doldurulmuş bir sürü top. Duvarlarda futbolcu posterleri, içi kitap dolu bir kitaplık. Burası evden çok farklı kendilerine ait bir dünyaydı sanki. Derin düşüncelere dalan Aryan uzunca bir süre uyumadan bekledi uzandığı yerde, salondan çocuk bağrışmaları, harıl harıl bir şeyler anlatan Hemaillin sesi duyuldu, ardından karmaşık sesler bulanıklaşan düşünceler ve deliksiz bir uyku.
Nadir odadan çıkarıldıktan sonra kapıyı kilitleyen Rojin gelip Sarya ya sarıldı, sarsıla sarsıla uzun bir süre ağladı. Sarya sigara paketini alıp pencerenin yanına oturdu kanayan yüzüne, acıyan vücuduna aldırmadan sigara üstüne sigara içti. Artık ağlamıyor, ne vücudunda nede ruhunda acı hissetmiyordu. Durgunlaşmıştı, çağlayan suyken durulmuştu tüm duyguları. Beyninden, acı çektiği tüm zamanları karanlık bir kuyuya gömmüş, üstünü çocukluk anılarıyla örtmüştü. Aklında, düşüncelerinde çiçek eken, ektiği tohumları sularken mutlu mutlu şarkı söyleyen, çalışırken bile güle oynaya zıplayan küçük bir kız vardı. Kızın yüzündeki o mutlu tasasız ifade arada bir yüzüne, hafif aralanan dudakları gülümsediğinin belirtisi olsada hemen karanlık bir gölgeyle gölgeleniyordu yüzü. Saatlerce o mutlu hayal kaybolmasın diye hiç kıpırdamadan oturdu. Kıpırdasa o küçük mutlu kızıda o karanlık kuyuda kendisiyle beraber kaybeder diye korkuyordu. Kız yarım yamalak çoğu yeri kopuk hayallerle bağlıydı ona “hayatımdaki tek mutluluğum çocukluğum” diye düşündü. Neden aldılarki benden o masum gülüşümü, o küçücük umutla çarpan yüreğimi, of Allahım of, canım acıyor ve benden başka kimsenin umurunda bile değil. Keşke dilediğinde uçabilen bir kuş olsaydım, yarınlar için çalışan bir karınca, köstebek olsam saklansam toprağın altına, bir dağın tepesinde küçücük kökleriyle toprağa tutunan bir ot olsaydım, sabah güneşin doğuşuyla uyanır, rüzgârda özgürce sallanır, günü dolu dolu yaşayıp güneşin batışıyla, yarın doğacak güne umutla uyanmanın coşkusuyla huzurla uykuya dalardım. Of Allah ım neden ben hep başkasının isteği doğrultusunda yaşamak zorundayım, fikrimi söylediğimde neden suç sayılıyor neden benim gibi sıradan insanlar beni sırf kendilerinin beğenmediği bir konuda cezalandırabiliyor, bu cezaları kim olarak neye göre veriyorlar, ya birileri beni neden hep yargılıyor, neden ben hep başkası ne istese onu yapmak zorundayım niye kendi isteklerimi yapamıyorum, kendim olamıyorum, insanın kendisi olması nasıl bir şey acaba, insan kendisi olunca mutlu olurmu? İnsan nasıl kendisi oluyor, ben kendim değilsem kimim? Nadirin karısı, Emine ;Hanımın gelini,..Yüreğimde durmadan sızlayan insanı cehennemi ızdıraplara kabuslara sürükleyen o dayanılmaz acı yok olurmu? İnsan sabah güneşinin doğuşuna coşkuyla uyanırmı? Günün yorgunluğunu gece tatlı huzurlu bir uykuya çevirebilir mi? Nasıl bir şey insanın kendisi olması? İnsan kendisi olunca, nasıl hisseder, nasıl konuşur, ağlarmı? Ağlayınca içi şimdiki kadar acırmı? Böyle düşüncelere öyle bir dalmıştı ki; Rojinin korkunç çığlığıyla daldığı derin düşüncelerinden sıyrılması daldığı karmaşık karanlık kuyularda çıldıracaktı. Kız uykuyla uyanıklık arasında sayıklıyor, bağırıyordu. Bir an delirdiğini düşündü, sonra ateşi çıkanların bilinçsizce konuştuklarını anımsayıp elini kızın alnına götürdü, ateş gibi yanıyordu.”aman Allah ım dedi kendi kendine” panikledi ne yapacağını bilmeden öylece bekledi bir müddet, neden sonra üzerindeki battaniyeyi çekmeyi akıl edebildi. Çok bitkin görünen kız sayıklamaya, tutarsızca sözler söylemeye devam ediyordu. Birilerine haber vermeliyim deyip salona koştu, Hemail sobayı yakıyordu telaşla kadını çağırdı;
—Gelip Rojine bak durumu çok kötü. O esnada mutfaktan çıkan Emine Hanım birden başına vurup saçlarını yolmaya başladı, ne olduğunu anlayamayan tüm ev halkı başına toplandı. Kadın bir yandan dövünüyor bir yandan avazı çıktığınca çığlık atıp ağlıyordu, Hemail koşup kadının kollarından tutup:
—Kendine gel Rojin sadece hasta niye başına vurup ağlıyorsun böyle: dedi. Kadının yüzüne sırıtmayı andıran bir gülümseme yayıldı. Az sonra tüm ev halkı odada Rojinin başına toplanmıştı. Kızı sıkıca giydirip hastaneye götürdüler, kızıyla gitmesine izin verilmeyen Emine Hanım salonun ortasına oturup dizini döverek ağlaşmaya devam etti, bu kez ağlaması sinir bozucu bir ulumayı andırıyordu. Sık sık “kızım ölürse bende yaşayamam Allah ım kızımı bana bağışla diyordu. Kadının bu sözlerine daha fazla dayanamayan Sarya azar işeteceğini bile bile bağırdı:
-Yaşamak nedir ki, ölmeyi bilmek değilmi, ama yaşamak için ölmek tabi siz bunu nerden bileceksinizki, insan cennetide cehennemide aynı anda yaşar içinde, siz ne bileceksiniz içimizdeki cenneti görüp yüzümüzdeki o kutsallığın anlamını, yada cehennemi ızdıraba eli kolu bağlı sürükleyişimizi, yapa yalnız çırpınırken hep beraber zebaniler gibi üstümüze çullanışınızın sizi gözümüzde düşürdüğü o en iğrenç en aşağı mertebenizi, aptallığınıza tapan siz ne bileceksiniz ölmek sadece nefes alamamak değildir, nefes alırkende ölür insan, işte o ölüm …ama siz ne anlarsınız, boşuna kime neyi anlatıyorum ben. Sarya kendinde değil gibiydi, yarım yamalak cümleler kuruyor, söylediklerini kendiside anlamlandıramıyordu. Salonun ortasında bir aşağı bir yukarı dolanıyor kendi kendine mırıldanıyor, öfkelenip kadına doğru birden ne olduğu anlaşılmayan bir şeyler söylüyor, bazen her şeye boşverircesine omuz sallıyor, belli belirsiz gülümseyip hemen ardından ağlama krizine giriyordu. Onun bu birbirini tutmayan tuhaf halleri ev halkınında dikkatini çekmiş, aralarında fısıldayan kadınlar birbirlerine bakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Hemail korkmasına rağmen merakına yenilip işi birazda şakaya vurmaya çalışarak;
— Sarya delirdinmi sen, ne diye dolanıp duruyorsun, bir ağlayıp bir gülüyorsun, hiç biri anlaşılmayan neler söylüyorsun, dedi. Sarya dönüp ona baktı, kadının bakışlarında öyle anlaşılmayan bir ifade, ürkütücü bir boşluk vardıki, Hemail ister istemez ürktü, bu bakışı en son, Berfinin gözlerinde görmüştü. Ya bu kadında kendine bir şey yaparsa diye düşündü, Sarya nın her çıkmazdaki güçlü duruşunu anımsayıp bu düşünceyi hemen kafasından kovdu. Sarya nın bakışlarından kurtulmak için başını eğdi, kadın bakışlarını salonda bulunan diğerlerinin üzerinde gezdirdi, başını kaldırıp tavana baktı, gören Allah a dua ediyor sanacaktı, başını eğmeden odasına koştu. Ne yapacağını bilmiyordu, bir yerlerde kopmuştu hayatı, bir daha nasıl bağlayacağını o hayata bağlanacağını bilemiyordu, en küçük bağlar bile koparılmış uçurumdan aşağı atılmıştı. Oradan nasıl çıkacak bir kez daha hayata nasıl tutunacaktı bilemiyordu. Bildiği bir tek şey vardı, yaşamaya mecbur bırakıldığı bu yerden kaçıp gitmekti, nasıl ve nereye bu soruların cevabını belkide hayatı boyunca bulamayacaktı.
Rojin o gün akşama kadar hastanede kaldı, ateşi bir türlü düşmüyordu, doktor soğuk algınlığı demişti. Babası ağabeyleri hep oradaydı, çocuğu olmadığı için Besra yı refakatçi olarak yanına götürmüşlerdi. Besra her fırsatta evliliğin çok güzel bir şey olduğunu hele evlendiğin kişi zenginse senden daha rahat yaşayanı yoktur diyor kızı buna inandırmak için elinden geleni yapıyordu. Ye iç süslen gez, nediye okumayla uğraşacaksın kız delimisin diyordu. Sarya ise bütün gün odasında kaldı ne yemek nede içmek için dışarı çıktı, oturduğu yerden hiç kalkmıyor sık sık sigara içiyordu. Sigara içişi bile daha umursamaz daha sıradanlaşmıştı. Su yada yemek istermi bahanesiyle birkaç kez Hemail odaya girmiş her gelişinde kadını aynı yerde otururken görmüş buda merakını katbe kat artırmıştı. Kadını konuşturmak için istermi diye bir sürü şey sıralamış kadın her defasında konuşmadan hayır anlamında başını sallamıştı. Hemail, Sarya nın delirdiğine kendini inandırmış, yeni bir şey keşfetmenin heyecanıyla oradan oraya koşuşturarak bunu birilerine anlatmaya uğraşmıştı. Her ne yaptıysa ya kimse onu dinlememiş dinleyen de lafını bitirmesini beklemeden çekip gitmişti, kimsede istediği etkiyi yaratamamanın hayal kırıklığıyla dışardan birilerine anlatmak için dişarı çıkmıştı.
Gece geç saatlerde Rojin i eve getirdiler, Nadir de gelmişti onlarla, kardeşini salona bırakıp odasına hiç uğramadan çekip gitti, konuşmak için arkasından dışarı çıkan Aryan a:
—Bugün çok yorgunum yarın konuşuruz- deyip arabasına binerek uzaklaştı. Aryan bir süre olduğu yerde durup uzaklaşan arabanın arkasında baktı, üşüyünce kendisini dinlemeyen abisine duyduğu öfkeyle, merdiven basamaklarını tekmeleyip yere küfürle karışık bir tükürük savurdu, içeri girdiğinde Hasan Bey yanından hızla geçip odasına girdi, kapıdan her zamanki sinirli ses tonuyla:
—Kimse beni rahatsız etmesin dinlenecem- diye bağırıp ardından kapıyı hızla kapattı. Dün geceden beri aç olmasına dayanamayan Emine Hanım arkasından içeri girdi, azarlanmasına rağmen çıkmayıp uzun bir süre uğraştıktan sonra onu yeni yaptığı yoğurt çorbasını içmeye ikna edebildi. Adam yemeğini yerken Emine Hanım durmadan vaz geçmesi için konuştu, kız küçük dedi, Berfin gibi canına kıyarsa dedi, nişan olsun ama kız okulu bitirdikten sonra evlensin dedi, ne dediyse adamdan tek bir cevap alamadı, yemeğini yedikten sonra:
—Çık odadan uyuyacam-deyip uyumak için mindere uzandı. Hiçbir cevap alamayan kadın eli kolu bağlı içindeki acıyla, adamın üzerine bir battaniye örtüp, elinde yemek tepsisi olduğu halde dışarı çıktı. Aryan kapının önünde durmuş annesinin çıkmasını beklemişti, beklerken merakına yenilip kapıyı dinlemişti. Odadan bir tek annesinin sesi duyulmuş, babasının ne söylediğini annesine sormak için çıkmasını beklemişti. Annesinin asık suratını görünce görüşmenin pekte istediği gibi geçmediğini anlayıp buruk bir ifadeyle annesine baktı. İki gün içinde annesinin ne denli çöktüğünü fark etti, annelik ne zor diye düşündü. Hasan Bey uzun bir süre olduğu yerde uyuyamadan kıvranıp durdu, ne ara uykuya daldığını kendiside bilmiyordu. Ev halkı erkenden mutfakta bir şeyler yiyip odasına çekildi, kimi hiçbir şey yemeyip bir bardak çayla yetinmişti, herkeste stresten kaynaklı bir yorgunluk vardı ve o gece gerginlik bulaşıcı bir hastalık gibi hızla yayılarak tüm ev halkını etkisi altına aldı. En ufak bir seste bile tartışma çıkabiliyor, normalde önemsenmeyen hareketler bile kişiler arasında büyük bir kavga çıkarmaya yetebiliyordu. Çocuklarda gerginliğin farkına varmış gereksiz yere büyüklerden azar işitmemek için erkenden yataklarına girmiş, yatakta uyuyamadan uzanan yetişkinlerin aksine erkenden uykuya dalmışlardı. Hastaneden gelen Rojin, hiç konuşmadan oturduğu yerde sallanıp durmuş yanağından süzülen gözyaşlarına aldırmadan gözlerini diktiği duvara öylece bakıp durmuştu. Annesinin durmadan yemek sıralamasından sıkılmış olacak ki, yavaşça kalkıp duvara tutunarak odasına girdi. Üstünü çıkarmadan yatağına girdi. Peşi sıra gelen Emine Hanım bu kez konuşmadan kızının üzerine bir battaniye daha örtü önceden doldurduğu sobasını yaktı, kendine de sobanın arkasında bir yatak kurdu. Berfin den dolayı onu bir an bile yalnız bırakmamaya kararlıydı.
Herkes odasına çekildikten sonra salonda bir tek Aryan ve Bahtiyar kaldılar. İkiside sessizce oturmuş, ne olduğu bilinmeyen derin düşüncelere dalmışlardı, yada dışarıdan öyle görünüyordu. En sonunda sessizliğe daha fazla dayanamayan Aryan oflayarak ayağa kalkıp:
—Amma sıkıcı bir gece, iyisimi bir çay demleyeyim. Dedi.
—Haklısın bende çok gerildim, aman sen çay yapma bırak ben yapacam- dedi beriki.
—Beraber yapalım öyleyse. Beraber mutfağa girdiler semaver fokur fokur kaynıyordu,.
—Bunu kapatmayı unutmuşlar, dedi Bahtiyar.
—Yaşananlar herkesi gerdi ortam o kadar gerginki kimsede akıl kalmadı.
—Sorma ya, şu dedeme de çok kızıyorum, durup dururken herkese sıkıntı çıkardı, anlayamadığım bu duruma kendiside çok üzüldüğü halde neden inadından vazgeçmiyor yada neden vazgeçemiyor.
—Ne üzülmesi ya babam asla üzülmez o sülük gibidir yaşamını başkalarını ezerek sürdürebiliyor ancak. İnsanların acısından besleniyor adeta.
—Hiç yakıştıramadım bu sözleri sana, ne olursa olsun o senin baban.
— Ya haksızmıyım, neymiş arkadaşını kıramazmış dostluklarını akrabalığa çevireceklermiş, adam verdiği sözden dönemezmiş, ben anlayamıyorum başkası tarafından senin adına verilen bir söz nasıl oluyorda senin hayatından daha değerli olabiliyor, nasıl oluyorda sen ölsen dahi onun dediği geçerli oluyor, işte ben bunu anlayamıyorum, ha ortada bir saygısızlık varsa oda budur. Başkasının hayatını çalmaktır en büyük saygısızlık. Biliyormusun bunlar söz vermekle kalmamış birde getirdikleri söz yüzüğünü kabul etmişler, ya varmı böyle bir şey kıza sormadan etmeden. Düşündükçe delirecek gibi oluyorum.
—Ben düşünmek dahi istemiyorum, hele kızı dövdüğü anı hiç unutamıyorum gözü dönmüş gibiydi, Sarya yengeyede helal olsun o olmasa dedem Rojin i öldürecekti. Kendine olacakları bile bile savundu kızı.
—Gerçekten cesaretine hayran kaldım hepimiz öylece baktık o kendini yok sayarak atıldı babamın önüne. Vallaha öz anası yapmadı bunu korkusundan yüzüğü alıp koynunda saklıyor, pısırık pısırık.
Bahtiyar çayı demleyip bardakları hazırlarken Aryan yapmayı bildiği tek yemek olan yumurtalı sucuk yaptı, kokusu salona yayılmasın diye dışarının içeri doluşan soğuğuna aldırmadan pencereyi açtı, gülerek:
—Milletin yarısı yatağa aç girdi, şimdi kokuyu alırlar hiç birini uyku basmaz sabaha kadar, dedi. Berikide ona katılıp kıs kıs güldüler. Çaylarını, yumurtalı sucuklarını alıp salona geldiler, Bahtiyar televizyonu açtı birkaç kanal dolaştıktan sonra bir belgesel kanalında karar kıldı. Sucuğun başına geçip kendilerine birer çay doldurdular, o esnada lavaboya gitmek için Sarya çıktı odasında, onları görünce utanıp mutfağa yöneldi. onu görmek ikisini de çok sevindirdi, dün geceden beri hiçbir şey yemediğini bilen Aryan koşarak yengesinin kolundan tutup:
—Yenge Allah aşkına şurada bizimle beraber bir şeyler ye, sucuk yapmışız biliyorum sucuğu çok seviyorsun, dedi. Kadın hayır anlamında başını salladı. Bahtiyarda ısrar edince gençleri kıramayıp oturdu yanlarına.
—Aç değilim sadece bir çay içecem, dedi. Dünden beri hiç konuşmayan kadına kendi sesi o kadar yabancı geldiki, bunu yanındakilerde fark etmiş sanıp şaşırarak onların yüzüne baktı, hiç kimse sesini yadırgamış gibi görünmüyordu, gençlerin yüzündeki bilindik, dostane ifade rahatlamasına yetti. Aryan doldurduğu çayı şekerle beraber kadının önüne bıraktı, Bahtiyar bir lokma olsun yemesi için ısrar ettiyse de bunda muvaffak olamadı. Israrla yemeği red eden kadın çayını yudumlarken gözleri televizyona takıldı, bir ceylanı parçalayan çita avını afiyetle yiyiyordu. İçinde beliren tiksintiyle yüzü buruştu.
—Demek doğanın kanunuymuş bu, birilerinin yaşaması için birilerinin ölmesi gerekiyormuş, güçlü olan yener bu kadar işte.
—Belki normal ama bana göre hiç adil değil, güçsüzlük seçilen bir şey değil, veril bir şeydir. Güçsüze güçsüzlüğünden dolayı birilerinin hesap vermesi gerekmezmi?
—Bu konular bizi aşır, bence biz bizim konuya dönelim, diye onların konuşmasına müdahale etti Bahtiyar. Sarya.
—Rojin i zorla evlendirirlerse ölür, dedi.
—Biliyorum yenge, biliyorum da bu konuda ona nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum, babam yanına kimseyi sokmuyor, bir ara ulaşıp konuşsanda duymuyormuş gibi davranıyor, annemi biliyorsun, korkusundan babamın tarafını tutuyor, Nadir efendi canı sıkılacak diye eve uğramıyor, diğer ağabeylerimle konuştum hepside kızın babası o canı ne istiyorsa onu yapar bu ne seni nede bizi ilgilendirir diyorlar, laflara bak kız onunmuş, bahsettikleri sanki insan değilde bir eşya. Ben bu mantığı anlayamıyorum, dahası anlamakta istemiyorum.
—Senin anlamak dahi istemediğini yaşamak zorunda olanlara ne diyeceksin. Canımı en çok sıkanda ölümle tehdit etmeleri, kendi isteklerinizi dayattığınızda ve karşınızdakini bunu yaşamaya zorladığınızda o zaten ölüyor, ölmek illaki cansız kalmak değil ki. Seni zorla başkalaştırdıklarında sen zaten ölüyorsun, yaşayan sizin zorbalığınız sizin zoraki dayatmanızdır. Neyse bunları boş verelimde Rojin için ne yapabiliriz ona bakalım.
—Dedimya yenge ben artık ne yapacağımı bilemiyorum.
—Aslında benim kafamda bir fikir var ama işe yararmı bilemiyorum.
—Ne?
—Gidip şu kızı istedikleri çocuğu bulup konuşun, vazgeçirmeye çalışın, o hayır derse kimse olması için diretmez artık. Eminim oda kendisini istemeyen biriyle evlenmeyi düşünmez.
—İşe yararmı yenge? Diye sordu deminden beri konuşulanları sessizce dinleyen Bahtiyar.
—İnşallah. Dedi kadın.
—Fena fikir değil, dedi Aryan yarın ilk iş gidip çocuğu bulmak olacak.
—E nasıl tanıyacağız ismini dahi bilmiyoruz.
—Sen o işi bana bırak dedi Aryan. Sarya gençlerin kendilerini dinlemelerine, Rojin e yardım etmek için bu denli istekli olmalarına içten içe bir sevinç duydu, belkide hayatında ilk kez biri kendisini ciddi bir şekilde dinliyor sözlerine değer veriyordu. İçinin ferahlamasıyla yüzüne belli belirsiz bir aydınlanma yayıldı. Dinleniyordu, fikirleri birileri tarafından beğeniliyordu, değer veriliyordu, bu onun için çok önemliydi, belki kendisi için değildi ama hayatın da ilk kez düşündüğünü dile döküyor ve birileri bu fikrini uygulamak için onu dinliyorlardı. Yapılanlar kendi için olmasa bile sevinçliydi, heyecanlıydı.
—Sağolun gençler
—Niçin?
—Beni dinlediğiniz için, Rojin e yardım etmek istediğiniz için. Aryan hemen lafa karışıp.
—Asıl biz sana teşekkür etmeliyiz, kendini hiçe sayarak Rojin i kurtardın, anneden gelecek hakaretleri, babamın sert tavrını, Nadir in seni döveceğini, hatta tüm mahallenin can sıkıntılarını gidermek için durmadan seni konuşup kötüleyeceklerini bile bile babama engel oldun, hepimizin cesaret edemediğini sen yaptın, bu güne kadar kendisine hayır denmesine alışık olmayan babamın adeta gözü dönmüştü, sen olmasan o gece Rojini döverek öldürecekti, yada o gece arabaya bindirir götürüp Heci Hadi nin evine bırakırdı, tıpkı ölen ablama yaptığı gibi, ( ölen ablam dediği Bahtiyarın annesiydi. ) bunu duyan Bahtiyar ın yüzüne hüzünlü gölgeler indi, derin bir ah çekti, acısını kontrol edebilmek için her zaman yaptığı gibi, üst dudağını içe çekip altdudağını öne doğru çıkarak üfledi, üfürüğü her zaman uzun bıraktığı kâküllerini savurdu, bunu birkaç kez yineledi, canı yandığında bunu yapmayı adet edinmişti.
—O kadar da değil canım nede olsa Rojin onun kızı, dövmüş olması onurunu bu denli hiçe sayacağını göstermez sende bu kadar abartma Aryan cım, dedi Sarya. Bahtiyar üzüntüsünü, kendince annesinin uğradığı onur kırıklığını yansıtmamaya çalışarak:
—Benim annemde onun kızıydı, ona yaptı bu insafsızlığı. Annemle evlenmeyi babamda istememiş, ailesi diretince boyun eğmiş, annem de o sıralar birini seviyormuş, dedem her şeyde olduğu gibi sorma gereği duymadan onu babama vermiş, annem ilk duyduğunda Rojin gibi bağırıp çağırmış e Hasan Bey bu hayır cevabını asla kabul etmeyen, hatta kendisine verilen cevabı dahi duymayan, annemi apar topar bir arabaya bindirip götürüp dedemlere bırakmış, garip güçsüz bir kıza yaptığı zulmü adamlık sanıp göğsünü gere gere birçok kez anlattığına şahit olmuşum, neymiş efendim otoritermiş, neyse hoca getirip bir nikâh kıymışlar oda ne kadar geçerli sayılırsa artık neticede ne kız ne erkek istemiyor, kıytırık bir hoca babalarının kararıyla kıymış bu gençlerin nikâhını bunlar uzunca bir süre ağlaşıp yas tutmuşlar, baskılara daha fazla dayanamayıp sonunda kabullenmişler, sonrasını da biliyorsun o çığ olayı. Bazen düşünüyorum belkide böylesi onlar için en iyisiydi, yazık ki bazen ölüm tek kurtuluş yolu oluyor, bundandır ki Berfin in kurtuluş yolu olarak ölümü seçmesine şaşmadım. Bahtiyar anlatırken gözleri dolmuştu.
—Aslında Berfin ölümü seçmedi, o yaşamak için öldü ölmek için yaşamadı, bunu herkes anlayamaz bazen yaşamak için ölmek gerekir. Dedi Sarya, oda ağlıyordu. Gözlerindeki yaşlar yanaklarında süzülürken gözlerinin derinliklerinden yayılan acı insanın yüreğine işliyordu, herkes susmuştu belkide o an en çok acı veren yaraya dokunmuşlardı. Aryan hep merak ettiği bir sorunun cevabını almanın tam zamanı deyip Sarya nın gözlerinin içine bakarak:
—Neden bu hayatı kabullenip mutlu olmaya çalışmıyorsun, yanlış anlama ama her gün yüzünde kederli bir ifade yanaklarında kurumuş gözyaşları görmek beni çok üzüyor bir türlüde cesaret edip soramıyordum.
—Bunu bende çok istiyorum çokta denedim, dahası direnmek ten yoruldum sırf durup dinlenmek için kabullenmeyi çok istedim, kendimi buna zorladım ama olmuyor olduramıyorum, bedenimim buraya hapis olduğumu buradan çıkamayacağımı başka yaşantımın olamayacağını biliyorum, biliyorum da ne yaparsam yapayım bunu yüreğime anlatamıyorum, ruhum dayatılanı kabullenip her şey güllük gülistanlıkmış gibi yaşayıp gülüp oynamayı beceremiyor, saplanıp kalmışım bir yerlere ne kadar direnirsem direneyim oradan çıkamıyorum, elimdekilerle kendime bir dünya kurmayı başaramıyorum. Dönüp dolaşıp olduğum yerde dahada dibe batıyorum. İçimde bir şeyler elinden alınanları unutamıyor, kendisine zorla dayatılanları kabullenmiyor, belkide gerçeği göremiyor, ya sadece kendini paralamaya yarayan bir isyanla oyalanıyor, yada boş olduğunu bile bile aptalca bir hayali umut sanıp, çölde serap görenler gibi kendini inandırıp ona doğru koşuyor. Tüm beklentilerinin hüsran ve hayal kırıklıklarından ibaret olduğunu bilebile bekliyor. Tüm direnmelerinin, karşı çıkışlarının koca bir hiçle sonuçlandığını tekrar tekrar görüp acıdan acıya sürüklendiği halde vazgeçmiyor. Israrla inatla bana rağmen gerçeğe karşı isyanı son bulmuyor, yoksa bende istiyorum mutlu olabilmek için kendimi kandırabilmeyi, ama olmuyor işte yapamıyorum, ikiye bölünmüşüm sanki sürekli kendimle bir savaş içerisindeyim, kendimle verdiğim mücadeleyi görüp bilseniz aklınız şaşar, neyse konu ben değilim biz kıza nasıl yardım edebiliriz ona bakalım. Deyip kalkıp mutfağa yöneldi, kanayan yarasına dokunulmuştu canı yanıyor çaresizliği kabullenişi canını dahada acıtıyordu. Aryan peşinden gitmek için ayağa kalktı, Bahtiyar:
—Peşinden gitme bırak kendiyle biraz yalnız kalıp toparlansın gidersen canını dahada acıtırsın. Dedi.
—Ben çok üzgünüm onu incitmek için sormadım.
—Tamam üzülmene gerek yok konuşmak her ne kadar canını yaktıysa da eminim onada iyi gelmiştir, bazen kanayan yaraları canımızı çok acıtsa da temizlemek gerekir, aksi taktirde mikrop kapar, iyileşmesi zaman alır. Eminim yengemde iyileşir çok güçlü bir kadın ama dediğim gibi yarası hiç temizlenmemiş. Biz çocuğu nasıl bulacağız, nasıl konuşacağız dedemin bundan haberi olmamalı.
—Hallederiz takma yiyen, babamın ruhu bile duymaz.
—Aman dayıcım senin olduğun yerde kafama takmama mümkünmü? Kendi kafamıza göre davranamayız bir plan yapmalıyız.
—Ne planı ya o iti bir göreyim ağzını burnunu dağıtacağım.
—Bildiğin tek şey vurmak kırmak, sözde tabi.
—İyi sen söyle bay iyilik ne yapalım?
—Çocuğu görmeden bir şey diyemem, bir görüp tanıyalım nasıl biri olduğunu bilelim ona göre karar veririz.
—Oldu canım birde ahbap olalım, maç falan oynayalım beraber.
—Bir şeyide gırgıra alma, sen yarın git çocuğu bul beni ara ben gelmeden sakın konuşma, yok yok bende gelecem seninle, yarın işten izin alırım beraber gidip ararız çocuğu.
—Tamam anlaştık
Bu esnada Sarya da gelip yanlarına oturmuştu, gözlerinden ağladığı belliydi, canını daha fazla yakmamak için kimse bunu anladığını belli etmedi. Kadın zoraki bir gülümsemeyle:
—Çocuklar ne karar verdiniz? Bahtiyar yapacaklarını tektek anlattı. Aryanda
—Yarın hallederiz yengecim merak etme sen.
— Sağolun çocuklar bu gece rahat uyuyacağım, inşallah bir aksilik çıkmaz.
—Ne çıkacak yenge oda salak değil ya kendisini istemeyen bir kızı istesin.
—Orası öyle ama bizim insanımızı bilirsin bir inat bir gurur bir öfke yüzünden neler yapmazlar. Size iyi geceler başım çok dönüyor ben gidip uyuyacağım. Deyip ayağa kalktı attığı ilk adımda başı dönmeye gözleri kararmaya başladı sendeledi düşmemek için duvara tutundu, duvara tutunmasıyla iki gencin aynı anda atılıp onu tutması bir oldu. Kolundan tutup oturmasına yardımcı oldular, Bahtiyar, mutfağa koşup yeniden yumurtalı sucuk yaptı, kadının önüne bırakıp:
—Hadi yenge şimdi ye bunları, hiç boşuna itiraz etme, tüm şehir toplansa da bunlar bitmeden buradan kalkmana izin verilmeyecek. Sarya bu kez hiç itiraz etmeden yemeye başladı daha ilk lokmada ne kadar acıktığını fark etti, içten içe çocuklara karşı bir minnet duygusu belirdi içinde. Yemeğini yiyip üstüne de iki bardak çay içtikten sonra odasına çekilmek için ayağa kalktı. Bu kez başı dönmüyordu, komidinin üstünde duran sigara paketini görünce içinden bir tane aldı ardından hemen vazgeçip sigarayı aldığı yere bıraktı, havlusunu alıp banyoya gitti. Duş aldı, dişlerini yıkadı. Odasına geri dönüp saçlarını havluya sardı, pijamalarını giyip yatağına uzandı. Rojine yardım edileceği umudu, karnının tok olmasıyla düşüncelere dalmadan uykuya daldı, deliksiz kâbussuz bir uyku.
Sabah olunca herkes hayata kaldığı yerden devam etmiş hiç kimse Rojin yada günlerdir eve gelmeyen Nadir den söz etmedi. Sarya her zamanki gibi erkenden kalkıp sobayı yaktı çayı demledi kahvaltıyı kurdu. Mutfakta biriken bulaşıkları yıkadı. Pencereden dışarıyı seyretti, bahçede duvar dipleri dışında hiç kar kalmamıştı, güneşli hava insanın içini ısıtıyordu, kendine bir çay doldurup kadın ve çocuklar için mutfağa kurduğu kahvaltı sofrasına geçip oturdu, kimseyi bekleyemeyecek kadar açtı. Az sonra tüm ev halkı sofradaydı, erkekler her zaman olduğu gibi salonda, kadın ve ocuklarda mutfakta kahvaltı yapıyorlardı. Salondaki sofraya kadınlardan yalnız Emine Hanım oturma hakkına sahipti, diğerleri orda oturmakla Hasan beye ve orda bulunan kendilerinden büyük erkeklere saygısızlık yapmış sayılırlardı. Çocuklardan ise sekiz yaşını geçen saygı kurallarını uymayı bilen oturma hakkını elde ediyordu. Orda oturan aynı zamanda kendisine saygı duyulması gerekenler arasına giriyordu. Onlara da yetişkin biri gibi hizmet edilir, istediği her şey yerinde ve zamanında yapılırdı. Mutfakta çocukların gürültüsü arada bir sataşması arasında kahvaltı yapılırken bir den elinde bir tabakla Gülbahar belirdi kapıda. Emine hanım dışında herkesi sofrada gördüğüne sevindiyse de Rojin in yokluğunu fark edince keyfi kaçtı, her nedense Berfin in yokluğunu anımsatmıştı.
—Hepinize afiyet olsun dedi güleç bir yüzle. Kocasının ölümünden sonra Sefer le kıydığı nikâha la evde horlanan bir hizmetçi gibi yaşamaya alışmış, burukta olsa eski neşesi geri gelmişti, kahkahaları yürekten tasasız olmasa bile gülebiliyor nadir de olsa kahkahalar koyveriyordu. Yüzünde gülümsemesi hiç eksilmeden elindeki tabağı kimseye uzatmadan sofraya bıraktı, dolaptan birkaç ufak tabak alıp getirdiği nar gibi kızarmış un helvasını tabaklara doldurup servis yaptı, iki tabağıda salona erkeklere gönderdi. Helvayı doldururken bir yandan da konuşuyor, hal hatır soruyordu.
—E emine Hanım nerede, salonda da bulamadım?
—Misafir odasında Hasan Beyle baş başa yapıyorlar bugün kahvaltıyı, diye cevap verdi Hemail gülerek ardından.
—Kız hiç helva kaldı mı bir tabak doldurdu onlara götüreyim. Diye ekledi.
—Evet, ya ben akıl edemedim, dedi Gülbahar ve son helvayı da bir tabağa doldurup götürmesi için kadına uzattı. İkram edilmesini beklemeden kendine bir çay doldurup kahvaltıya oturdu, Sarya merakla
—Hayırdır helvamı dağıtıyorsunuz_diye sordu.
-Yok kız, Siti Hanım sabah kalkıp koca bir tencere yaptı bunu da size getirmemi istedi.dedi Gülbahar.
—Allah razı olsun.
—Hasan Babam çok sevindi, canı da çok çekmiş, Siti Hanımın hamaratlığını öve öve bitiremedi-dedi heyecanla içeri giren Hemail. Ağlayan çocuğuna bir tokat atan Fatma helvadan koca bir lokma alıp
—Görüyorsun Gülbahar bunlar lokmayı insanın ağzında bırakıyorlar, sahi günlerdir nerelerdeydin geçen size de geldim seni göremedim. Sormaya da bir türlü fırsatım olmadı- dedi.
—Köydeydim.
—Köy mü, hayırdır?
—Haberiniz yokmu, mazot geliyor, biz bu yıl oradayız kısmetse, evi temizlemeye gitmiştik Sefer le.
—Kız bir hafta yalnız mı kaldınız, Besra buna nasıl izin verdi? Dedi Hemail sinsi sinsi gülerek, ardından hep beraber gülüştüler.
—Aman be abla sen neler diyorsun, hem Besra kendi gelmedi, Sefer çok ısrar etti ama ikna edemedi, köy de boğuluyorum dedi gelmedi.
—Tabi hanım efendi kendini niye yorsun, sende çok akılsızsın, o gelmese bende gitmem deseydin ya.
—Hiç öyle şey olurmu, onu kendime nasıl rakip kılabilirim, gelir yada gelmez bu onu ve eşini ilgilendiren bir konu. Benim çocuklarım var onlar için çalışmak zorundayım dedi, kızdığını belli eden bir ses tonuyla.
—Kırılman için demedim kusura bakma sadece şaka yaptım- dedi Hemail yanlışını düzeltmek istercesine. Sarya üzgün bir sesle:
—Şimdi ciddi, ciddi köye gideceksin? Dedi.
—Öyle valla, hem iyide olur bence biraz uzaklaşmak hem bana, hem çocuklara çok iyi gelecek. Biraz kendimizle kalmak, kendimizi yaşamak ne bileyim daha iyi olacağını düşünüyorum, belki bir daha hiç dönmeyiz.
—Hadi ya, bu sözleri kaybeden birinin umutsuzluğuyla söylemişti Sarya, son zamanlarda hem Gülbahar a hem kızlarına çok alışmıştı. Özellikle kızlarla çok güzel vakit geçiriyor yaşayamadığı çocukluğunu, çocuklara duyduğu özlemi onlarla gideriyordu, ilk kez onlarla oynarken çocuk yokluğu çekmiş, çocuğu olmadığı için içten içe üzülmüştü. Çok güzel bez bebekler, yünden oyuncak ayıcık, kedi, köpek yapıp kızlara veriyor onların mutlu olduğunu görünce kendide çok mutlu oluyordu.
—Rojin nerde görünmüyor? Diye sordu Gülbahar,
—Uyuyor dedi Fatma çarçabuk, konuyu değiştirmek için:
—Hayırlısıyla köye ne zaman gideceksiniz? Diye sordu. kadının amacını anlayan Gülbahar üstelemedi, aslında olup biten her şeyi biliyordu, Nadir onlardaydı, orda olduğunu söylememeleri konusunda herkesi uyarmıştı.Kadın buraya Sarya nın durumunu öğrenmek, onunla konuşmak için helvayı bahane edip gelmişti.,ev halkı yaşananları ondan saklayınca oda renk vermeyip bilmemezlikten geldi. Kahvaltıdan sonra çaylar içildi sohbet edildi. Gülbahar, Saryayla konuşmak için uzun bir süre kendini oyaladı, bir türlü kadınla yalnız kalma fırsatı bulamadı. Bir iki kez odasına giden kadının ardından sigara içmek bahanesiyle gittiyse de merakına yenilen Hemail görgü kurallarına aldırmayıp peşleri sıra gitti. Konuşmak için fırsat bulamayacağını anlayan kadın çaydan sonra evine döndü, arkasından bakan Fatma
—Şuna bak laf almaya gelmiş, dedi.
İşlerini çar çabuk yapan Sarya odasına çekildi, içi içine sığmıyordu, gençlerin ne yaptığını merak ediyordu. İkisi de sabah erkenden kalkıp kahvaltı yapmadan çıkmışlardı. Zaman durmuş akmıyordu sanki kadın saate baktı daha sabahın dokuzuydu, pencereye gidip yola baktı yol boştu, geri dönüp yatağına oturdu, salondan birbirine vuran iki çocuğun sesi duyuldu, ardından onları azarlayan Fatma nın tiz sesi, yere düşen bir tabağın kırılan sesi, sakarlığına lanetler okuyan Hemail in sesi. Tekrar pencereye koştu bu kez bakmadan geri döndü, saate baktı sadece beş dakika geçmişti. Dışardan tavuklara yem veren Emine Hanımın sesi duyuldu. Onun dışarı çıkmasını fırsat bilip Rojin e bakmak için odadan çıktı, Rojin in odasının kapısını yavaşça araladı, kafasını uzatıp içeri baktı, yatağında uyuyan kızın kapıya dönük yüzü görünüyordu, kız uyuyordu, bir iki kez yavaşça seslendi karşıdan ses alamayınca seslenmekten vazgeçti, bir süre durup öylece kızı seyretti, Rojin öyle masum uyuyordu ki, tüm dertlerinden arınmış hür bir kuş gibi, uykunun semalarında canı acımadan kanat çırpıyordu, yavaşça kapıyı kapatıp mutfağa bir göz attı, ocaktaki yemekleri kontrol etti, pişen kuru fasulyenin altını kapattı. İçini kemiren duygunun önüne geçemiyor kafasında binlerce senaryo yazıyordu. Ya o çocuk dik kafalının biriyse inatla çocuklarla konuşmayı red ederse, ya o vazgeçse dahi dedesi vazgeçmese, ya Hasan Bey büyük kızına yaptığını ona da yaparsa. Hızla mutfaktan çıkıp odasına gitti, daralıyordu , ya çocuklar vazgeçirmeyi başaramazsa, of Allah ım …..ilk defa yalnız kaldığı için daralıyordu. Salona çıktı, orda da yapamayıp yeniden mutfağa geçti, iki de bir pencereye gidip dışarıya bakması Fatma nın gözünden kaçmadı:
-Hayır dır, gelin bekleyen damat gibi ne diye gözlerini yoldan ayıramıyorsun. Nadir i mi özledin yoksa. Dedi.
—Evet, onun yolunu gözlüyorum, gelirse çıkıp balkonda sarılarak karşılayayım diye.
—Âlemsin vallaha. E söylemedin ne diye ikide bir pencereden bakıp duruyorsun?
—Birini bekliyorum, dedi, Fatma nın meraklı soruları canını sıktı, ne yapsam da kuşku uyandırmadan merakını gidersem diye düşündü. Tam o sırada bahçe kapısından eve doğru gelen Gülbahar göründü, sevinçle,
—Hah geldi işte- dedi.
—Kim?
—Gülbahar.
—Onun için mi bu sevinç çığlığı, kadın daha yeni gitti, ikide birde ne diye geliyorsa oda artık?.
—Yok, ben uçuşan kuşlara sevindim, o esnada geldi oda, yani ondan. Sabah giderken geleceğim demişti benimde canım sıkılıyordu ondan yani. Gülbahar ın gelişine hiç bu kadar sevinmemişti, Rojin den vazgeçsin diye Aryan la Bahtiyar ı çocukla konuşmaları için gönderdiği duyulursa bu kez acımaz onu kesin öldürürlerdi, Berfin den yana zaten sabıkalı sayılıyordu birçoğunun gözünde. Bir anda bu denli çabuk rahat yalan söyleyebilmesine şaşırdı elinde olmadan yanakları kızardı, Fatma nın sürekli kendisini gözetlediğini fark edince, kuşkucu bakışlarından kurtulmak için:
—Ben Gülbahar ı karşılayayım deyip mutfaktan çıktı, salona çıkınca rahatlamıştı, Emine Hanımla konuşan Gülbahar ın sesi duyuldu. Sarya yı görünce ona doğru ilerleyip gülerek
—Görmeyeli iyisin inşallah, ikide bir gelip sizi rahatsız etmiyorumdur umarım.
—Rica ederim canım oda nasıl söz, varlığından mutlu olduğumu bilipte nazamı çekiyorsun, gel otur, dedi salonun yukarısında bulunan kanepeyi işaret ederek.
Gülbahar oraya Saryayla konuşmaya geldiği halde onunla odasında yalnız konuşmaya cesaret edemedi, kapıda karşılaştığı Emine Hanıma da kendisiyle köye götürüp örmek için patik örnekleri almaya geldiğini söylemişti. Kendince bu çok iyi bir bahaneydi, böylece yanlış anlaşılmadan onunla konuşabilecekti. Geçip koltuğa oturdular, Sarya çay almak için ayağa kalktı Gülbahar.
—Çay istemiyorum buraya seninle konuşmaya geldim hazır kimse yokken oturda beni dinle- sarya şaşkınlıkla oturdu, bu kadının benimle bu denli gizli konuşacak neyi olabilir diye düşündü, onu bir iki saat içinde iki defa buraya getirecek kadar önemli ne olabilirdi, merakla kadının anlatacaklarına kulak kabarttı. Etrafta kimseler yoktu. Emine Hanım odada Hasan Beyle ilgileniyordu, Hemail bebeğini uyutmak için odasına çekilmişti, Fatma ile Kubar mutfakta çocuklarına börek yapmakla meşkuldular. Salonda ikisi yalnızdılar, arada bir mutfaktan salona, salondan mutfağa koşuşturan çocuklar işlerini kolaylaştırıyorlardı.
—Beni buraya Nadir abi gönderdi, dedi Gülbahar, Sarya nın yüz ifadesi birden değişti, yüzündeki gülümseme gidip yerini öfke ve kızgınlığa bıraktı.
—Gülbahar seni severim bilirsin ama bana sakın ondan söz etme edersen bozuşuruz, deyip gitmek için ayağa kalktı, aynı andan Gülbahar onu durdurmak için uzanıp kazağından tuttu, geri çekti, bir anlık dalgınlığından dengesini kaybeden Sarya oturur vaziyette koltuğa düştü. Yeniden kalkıp gitmesin diye Gülbahar kazağını sıkıca tuttuğu halde konuşmaya devam etti.
—Hemende heyheylenme Sarya bi durda beni dinle, anlatacaklarım önemli.
— Sen bu işe karışma Gülbahar.
—Ya bir dinle.
—Niye kendi evin yolunu bilmiyormu da elçi gönderiyor.
—Ya bir dinle, amma konuştun önce dinle sonra ne dersen de. Konuşmasına sürekli engel olduğu için kızmış son sözlerini yüksek sesle söylemişti Gülbahar. Kendisini dinlemek istemeyen kadına neden kızdığını kendide anlamayıp, sesi duyulmuşumu diye etrafına bakındı, çocukların gürültüsünden duyulmamış diye düşündü. Yinede sesi duyup da gelen olur diye bir müddet bekledi kimse gelmeyince kadına dönüp:
—Kusura bakma, eyer beni dinleyeceksen sana söyleyeceklerim var, kızma gitmene gerek yok önce dinle sonra ne karar verirsen ver dedi. Derin bir nefes alan Sarya, gereksiz yere öfkelenip gerginlik yarattığını anladı, kadın sadece konuşacaktı dinlemenin ne zararı vardı. Mahcup bir edayla:
—Anlat, sinirlerim bu ara çok bozuk bazen böyle gereksiz yere kızıyorum nazımı geçirebildiğime.
—Nadir abi seni dövdüğü için çok üzgün, öncelikle sana bunu iletmemi bildirdi, dedi Gülbahar. Bu sözler Sarya nın canını çok acıtmıştı, dövülmek çok aşağılayıcı bir durum gibi geldi, döven mi dövülen mi küçülüyor anlayamadı, dövülen diye düşünde, düşündükçe canı dahada yandı, can acısını gidermek için döven daha küçülür diye kendini avuttu, ama canı hala acıyordu, neden birileri yaptıkları için onu kendi kafalarına göre cezalandırıp bu cezalarını da dayakla çektiriyordu, kime neye göre suçluydu, tüm insanlar için geçerli olan din ve devlet kanunlarının yanı sıra sadece kadınlar için geçerli, erkeklerin koyduğu kanunlarda mı vardı. Dayak sadece fiziksel olarak canını acıtmıyordu, şiddete her maruz kalışında günlerce ruhunu acıtan bir acı hissediyor bu acı zamanla ruhunda durmadan kanayan bir yaraya dönüşüyor, kendini savunacak gücü olmadığından kendine olan saygısını yitiriyor kendini eksik, yetersiz buluyordu. Fiziksel güçsüzlük eksiklikmiydi, yetersizlikmiydi yoksa fiziksel olarak daha güçlü olan erkeğin kadına üstünlüğünü kanıtlamak için başvurduğu en aşağılık ve basit yollardan birimiydi, kendi zihinsel güçsüzlüğünü örtpas etmenin en basit, en sıradan, yüzyıllardı başvurulan yolumuydu, kendi eksiklikleri, yetersizliklerimiydi: Sarya asla cevabını bulamadığı bu sorularla kendi kendini yiyip bitiriyordu. Bazen bu düşünceler beynini o denli yoruyordu ki düşünmemek için Gülbahar ın kızlarını çağırıyor onlara bezden bebekler yaparak oyalanıyordu.
—Sarya, neyin var, dedi Gülbahar sessizliği bozarak. Kendini toparlayan kadın.
—Geç bunları, herhalde buraya bunları söylemek için gelmedin? Dedi Sarya.
—Yok… Bir anlık sessizlikten sonra Gülbahar:
—Nadir abi, eyer Sarya kabul ederse bizde köye geleceğiz diyor, buraya bunu sormak için geldim.
Duyduklarına inanamayacak kadar şaşıran Sarya, yeniden düşüncelere daldı ne diyeceğini kestiremedi, karmakarışık duygular arasında hangisinin daha ağır bastığını kendiside anlayamadı. Böyle bir teklifi direk gelip kendisine yapmadığı için Nadir e kızgındı, öte yandan kendi fikrini soruyor olması onu önemsenmesi gururunu okşuyordu, düşündükçe şaşkınlığı daha da artıyordu, Nadir daha önceleri böyle konularda fikrini sormaz sadece yapacağız derdi, oda ister istemez yapardı. Şimdi ne olmuştu da fikrini sorma gereği duymuştu, yoksa onu haksız yere dövdüğünümü anlamıştı, ama bunu daha önceleri de defalarca yapmış, küsmesine dahi izin vermemişti. Hadi hayırlısı dedi kendi kendine. Birden şaşkınlığı yerine buruk bir sevince bıraktı, buradan bu evden ayrılacaktı, kendine ait bir evi olacaktı, çocukluk hayalleri bunlar değildi ama sürekli azarlanıp dışlandığı bu evden uzaklaşacaktı, bu kendini toparlaması, yeniden kendisine saygı duyması için iyi bir fırsat olabilirdi, belki Nadir de daha anlayışlı davranırdı, nede olsa adamın eve her gelişinde sürekli onu şikâyet edecek, yapmadığı şeylerle suçlayacak birileri olmayacaktı. Kendiyle baş başa kalacak olmanın sevinçiyle Gülbaharın orda olduğunu unutmuştu. Onun bu uzun süreli dalgınlığına daha fazla sabredemeyen Gülbahar.
—Yine nerelere daldın be Sarya, senden cevap bekliyorum bana bir cevap ver kimse gelmeden sonra dalarsın düşüncelerine.
—Çok şaşırdım da?
—Şaşıracak ne var sınırda mazot ticareti açılmış, herkes gidiyor ben de gideceğim sen gelmesen bir eltin gelir, ne olur kabul et, önümüzde yaz inan çok güzel olacak.
—Kabul etmesem ne değişecek, sırf ben istemedim diye gitmeyecekmiyiz. Dedi Sarya her nedense Nadir in fikrini sormak için gülbahar ı yanına gönderdiğine pek inanmadı, üzerindeki ilk şaşkınlığı atınca, Nadir köye gitmeye karar verdiyse benim fikrimi sormaz sadece uygular diye düşündü.
—Of Sarya, yine kelime oyunlarına başvurma sadece gelip gelmeyeceğini söyle yeterli.
—Sende gerçeği söyle, her nedense Nadir in gitmek için fikrimi soracağını sanmıyorum,
—Ay olurmu hiç beni gönderdi ya.
—Canım benim çok iyi niyetlisin, tamam geleceğimde, Nadir sana tam olarak ne dedi onu anlat merak ediyorum, bu fikrimi değiştirmez zaten böyle bir şansım yok.
—Tamam, ama üzülmeyeceğine söz ver.
—Söz üzülmem.
—Hazırlansın dedi, sabah erken köye gitmek için gelip seni alacak.
—Ne! Ne dedin yarınmı?
—Evet, yarın evi temizlemeye gideceksiniz.
—Oh bir an yarın temenni taşınıyoruz sandım, neyse kendi niye gelip söylemedi, seninde alacağın olsun, bir fikrimin önemsendiğini sanıp içten içe gururlandım, yoksa bilirim birileri karar verir ben isteyeyim yada istemeyeyim sadece uygularım.
—Boş ver be Sarya hepimizde aynıyız, madem değiştiremiyoruz iyisimi kabullenmek, başka türlü yüzümüz gülmez, karşı çıkman sana sadece acı ve gözyaşı sunuyor ne değişiyor ki, kendini boşu boşuna hırpalayıp duruyorsun ve hırpalanmak için hedef oluyorsun ne olur artık vaz geçsen kabullensen.
—Tamam, canım bu konuda konuşmak istemiyorum “ Adocno” ne demiş hem “ yanlış hayat, doğru yaşanmaz”. Ne kadar haklı değilmi.
—Valla ben anlamam kitaptan, söylenen sözlerden ama şunu iyi bilirim yaşamak için sessizce kabulleneceksin başka çare yok. Bak bana çocuklarım için neleri kabulleniyorum. Canımı acıtan bir tek şeye sesimi çıkarsam çocuklarımı kaybederim, çocuklarımsa geleceklerini.
—Yarın gelemeyeceğimi söyleyebilirmisin?
—Delirdin mi sen, bu evden çıkmak için can attığını sanıyordum, böyle bir fırsatı nasıl tepersin.
—Gelmeme gibi bir lüksüm yok zaten ama yarın olmaz, bir sonraki gün gideriz, ya lütfen Sefer ede söyle bir sonraki gün için ikna etsin.
—Tamam canım hallederiz de, hayırdır yarın önemli bir işin mi var? Kadın anlayacak diye birden telaşlandı Sarya, elleri titredi, telaşı sesine de yansıdı.
—Yok yok işim yok sadece… Bir sustu, söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalışarak:
—Sadece toparlanamam şimdi, yani temizlik için bir sürü malzeme lazım olacaktır hepsini hazırlamam eksikleri aldırmam zaman alır yarın tüm gün uğraşsam ancak toparlanırım. Orda uzun süredir yaşanılmıyor bildiğim kadarıyla temizlemek için yani çok…
—Tamam, anladım, konuşur ikna ederim nadir ağabeyi.
Akşam olmak üzereydi, çocuklar hala dönmemiş, çağrı atmasına rağmen bir kez olsun aramamışlardı. Sarya nın merakı gittikçe artıyor içi içini yiyiyordu. Bu iş sonuçlanmadan gitmek Rojin i öylece bırakmak istemiyordu, Rojin inde kendisi gibi karanlık bir bilinmezliğe sürüklenmesine dayanamazdı.
—Sarya sen iyimisin ikide bir dalıyorsun bir sıkıntınmı var? Diye sordu Gülbahar, ardından hemen düzeltip.
—Hay Allah sıkıntını bildiğim halde sorduğum soruya bak, sormaya cesaret edemiyorum ne bileyim bir aksilik olur başımıza kalır yani Rojin nasıl sahi?
—İki gündür perişan ne yaptıysak bir lokma bile yemek yediremedik odasına kapanmış yorganı çekmiş başına öylece yatıyor, onu öyle görünce içim parçalanıyor, ne konuşuyor ne ağlıyor, tüm duygularla ilişkisini koparmış sanki gerçi Emine Hanım yanına gitmeme izin vermiyor ama o yokken arada bir yokluyorum.
—Ya karışmasan ne bileyim diğer olayı daha atlatamadın, burada da bir terslik olursa canını çok sıkarlar, en iyisi yarın köye git hiçbir şeye de karışma, desem uyarmısın bilmiyorum, ama şu Hasan amcayı anlayamıyorum verdiği kararlar daha dün nelere sebep oldu, nasıl oluyor da aynı hatayı tekrar yapabiliyor. Bu ara hiç görünmüyor nerde?
—Oda, odasına kapandı.
—Emine yengede perişandır şimdi
—Yani sonuçta annesi mutlaka ki üzülüyordur. Dedi Sarya.
Duvardaki saate gözleri takılan Gülbahar:
—Bende gideyim artık, çok geç oldu, deyip ayağa kalktı, gitmek için. Beriki misafirine bir şey ikram etmediğini anlayıp:
—Otur ya daha çok erken hem sana bir çay bile ikram etmedim, lütfen otur bir çay içelim öyle git, kaynamış su var iki dakikaya demlerim. Dedi,
—Sağol inan hiç gerek yok yabancı ev mi burası, geç oldu gitmem gerek çocuklar yokluğumu fark edip ağlarla şimdi, artık nasipse köyde misafirin olunca içerim çayını. Dedi Gülbahar gülerek, bu içten, insanı içini ısıtan temenni Sarya nında yüzünü güldürmüştü.
Beraber dış kapıya doğru yürüdüler, o esnada Aryan ve Bahtiyar içeri girdiler, Gülbahar la selamlaşıp salona geçtiler. Onları gören Sarya derin bir nefes aldı, olanları çok merak ediyor ne yaptıklarını bir an önce sorup öğrenmek istiyordu. Heyecanla gençlere doğru yürüdü, o esnada misafir odasından Emine Hanım çıktı, gençlerin sesini duymuş onları çağırmak için gelmişti.
—Çocuklar babanız sizi çağırıyor, dedi umursamaz bir sesle. Sarya nın içini bir korku kapladı, kesin çocuk ailesine söyledi, onlarda Hasan Beyi aradı diye düşündü. odaya giren gençlerin peşi sıra yürüdü, Emine Hanım dan dolayı bir şey diyemedi. İçerde konuşulanları dinlemek için kapıya doğru yürüdü, hemen vazgeçti, küçükken annesinin kapı dinleyenler hakkında söylediklerini hatırlamıştı. Ne demişti annesi “kapı dinlemek çok günah, her kim kapı dinlerse kıyamet günü kulaklarına ateşte kızdırılmış demirden şişler batırılacak demişti. Geri dönüp salona geçti canı sıkılıyordu, geçip kanepeye oturdu zaman geçmek bilmiyor içeri girenler çıkmıyordu, olduğu yerde bir süre kulak kabartı hiçbir bağrış çağrış sesi gelmiyordu içeriden, bu nasıl olur diye düşündü Hasan Bey in içerdekileri azarlaması hatta daha ileriye gidip onları tekme tokat dövmesi gerekiyordu. Oysa içeriden hiçbir ses gelmiyor her şer oldukça normal görünüyordu. Sarya kendinden çok Rojin için endişeleniyordu, Evliliği engellemek için çocukla konuşulduğunu Hasan Bey duyarsa Rojin i bu evlilikten ancak ölüm kurtarırdı. Bir bahane bulup adaya gitmeliydi, ama ne? Kapı sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Hemen koridora koştu, Hasan Bey ceza verecek kadar çok kızmışsa bunun gençlerin suçu olmadığını onları kendisinin yönlendirdiğini anlatacaktı. Korkudan gereğinden fazla açılmış gözlerle odadan çıkanlara baktı, özellikle gözlerine bakıyor gözlerinden olan biteni anlamaya çalışıyordu, gençler her zamanki yüz ifadeleriyle karşında duruyorlardı. Sarya nın gözlerindeki korkuyu gören Aryan kadının biraz olsun korkusunu gidermek için şakayla karışık:
—Yenge senin yaramaz kaybolmuş, yani babam öyle diyor. Söyleneni anlamayan kadın şaşkın bakışlarını Aryan a dikti.
—Nadir abi iki gündür eve gelmiyor ya onu aramaya gidiyoruz, daha sı babam bizi gönderiyor, nerde olduğunu biliyorsan söyle de boşuna yorulmayalım. Dedi aryan yengesine göz kırparak, Emine Hanım arkalarından geldiği için daha fazla bir şey diyemeden çıkıp gittiler, Sarya derin bir nefes aldı, içi rahatlamıştı ama merakı daha da artmıştı, gün boyunca beklemiş gençlere neler yaptıklarını soramamıştı kimbilir eve ne zaman dönerlerdi. Acaba konuşmuşlarmıydı, çocuk vazgeçmişmiydi, ya vazgeçmemişse, yo bu olamazdı çocuklar oldukça keyifliydi, ters bir şey olsa gençler üzgün olurdu. Bu şekilde yüzlerce fikir beynine hücum ediyor kendi kafasın da sayısız senaryo yazıyordu. Kafası bu tür düşüncelerle doluyken bir korku sardı içini belki de gerçekten öğrenmiş ama Nadir gelene kadar susuyordur, belki de Nadiri buraya onu cezalandırsın diye çağırıyordur diye önüne geçemediği bir düşünce meşgul etmeye başladı kafasını, düşüncesi büyüdükçe korkusu artıyor korkusu arttıkça çeşitle cezalandırma şekilleri kafasında resme dönüşüyordu. Bu cezalar bazen vahşet senaryolarına dönüşüyor kendini yerde kanlar içinde görüyor, bazen evden kovulmuş bazen herkesin içinde rencide edilmiş buluyordu. Herkes tarafından suçlanan bir günahkâr olup ulu orta taşlanıyordu, bazen her gelip geçen açıkça alay edip yüzüne gülüyordu, Emine Hanım ı görüyordu, sokak ortasında saçlarından tutup sürüklerken, arkasından gelen kadınlar ellerini ona doğru uzatıp hakaretler yağdırıyor, Siti Hanım beliriyordu yanı başında elleri belinde ona verebileceği en acımasız cezayı düşünürken yüzünde o her zamanki küçümseyen bakışlarla. Bu düşüncelere kendini o kadar kaptırdiki bir an gerçek sanıp çaresizlikle elleri titredi, nefesi daraldı canı acıdı, tüm mahalle başına toplanmış sanıp çevresine baktı, kimseyi bulamayınca bir an sirkelenir gibi kendine geldi, neler düşünüyorum böyle ben, kimseye gerek kalmadan kendi kendimi cezalandırıp delireceğim şimdi diye düşündü. Üstüne bir şey almadan dışarı çıktı hava oldukça serindi, genzini yakan ıslak toprak kokusunu doya doya içine çekti, bu koku ona yaşamın güzelliğini, her şeye rağmen yeşeren umutları anımsatıyordu, canı ne kadar acırsa acısın bu koku yaralarına merhem gibi gelip acısını dindiriyordu, çoğu kez yaşadığını ona anımsatsın diye çıkar saatlerce bu kokuyu içine çekerdi, belkide bundandır ki ona en iyi gelen mevsim ilkbahardı. Uzunca bir süre dışarıda bekledi, ön avluyu boydan boya defalarca turladı, yıllardır burada yaşıyor olmasına rağmen alışamadığı bu ev, bu avlu ona o kadar yabancı geldiki, kendini hep bir sığıntı, istenmeyen bir misafir olarak hissettiği bu evden gidecek olmasına çok sevindi. Nadir in yarın gelip onu alacağını tamamen unutmuştu, gerçi bir gün daha müsaade etmesi için Gülbahar dan onu ikna etmelerini rica etmişti ama ya Nadir onları dinlemese, yarın gidelim diye tutturursa diye geçirdi içinden o düşünceyle içeri girip nelerin lazım olabileceğini düşündü, komidinin çekmecesinden kağıt kalem çıkarıp lazım olabilecek malzemeleri yazmaya başladı, bunları Gülbahara da gösterecek, gereksizleri silip eksikleri ekleyecekti. Listesini bitirip kendine ufak bir valiz hazırladı, birkaç parça elbisede Nadir için bıraktı. Bunları hazırlarken düşünmekten oldukça yorulup başı dönmüştü, bir hafta için birçok şeye ihtiyaçları vardı, daha yiyecek ve içecek listesini gerekli kap kaçağı listeye eklememişti bile, kafası bu denli meşkulken birçok şeyi eksik bırakacağını düşünüp biraz ara vermeye karar verdi. Odasından çıkıp salona geçti etrafta kimsecikler yoktu bu fırsatı değerlendirip Rojin e bakmaya karar verdi, yavaşça kapısını açıp içeri girdi, kız hala yorganın altındaydı, uyuyordu yada uyumuş gibi yapıyordu, elini yorgana doğru uzattı, yorganı çekip ona yaptıklarını anlatmak için inanılmaz bir istek duydu, ardından hemen vazgeçti, ya olmazsa onu boşuna umutlandırmayayım diye düşündü. O şen şakrak hayat dolu Rojin gitmiş yerine; hayatı boşlayıp sürekli yatan biri gelmişti. Bu durum canını yakıyordu, bir insanı bitirmek ne kadarda kolaydı, söylediği her şeyin sorgulanmadan kabul edilmesine alışık olan Hasan Bey, kendisine karşı çıkıldığı için hâkimiyetini kaybeden bir kral gibi acımasızlaşıp önüne çıkanı ezip geçiyordu. Ne olurdu da kızına bu hayat senin, sınırların dışına çıkmadan, kuralları çiğnemeden dilediğin gibi yaşa deseydi. Ruhlar bu kadarmı duyarsızlaşmıştı, gözler bu acımasızlığı görmeyecek kadar kör, kulaklar ne zaman böyle sağırlaşmıştı. Tüm umutlarını yitirmiş, orda öylece yatan kızda kendini görüyordu, ona yardım etmeyi başarabilirse, sadece ona değil kendinede yardım etmiş olurdu. Canı daha az acır, ruhu kaybolduğu karanlıklarda yolunu bulmak için ufak bir ışığa sahip olurdu. İçindeki suçluluk duygusunu azda olsa yener yaptığı her şeyin yanlış olduğu düşüncesini kafasından atar, kendine yeniden güven duymayı başarabilirdi belkide. Kimine göre anlaşılmayan bu olaylar zincirinin nasıl olurda onu refaha çıkaracağını anlamak zor, bu karmaşayı çözmek yada kafa yormak aptalca olsada ona göre bu başlı başına bir yaşama sebebiydi.
Nadir akşama doğru kafası karışık olduğu halde arabasıyla şehrin tenha sokaklarını turlayıp durdu, borca aldığı bir kamyon dolusu kaçak sigara yakalatmıştı, borcunu kapatmak için birikimini arabasını vermek zorundaydı, canı sıkılıyor ne yapacağını bilemiyordu. “inşallah babam duymaz” diye düşündü, şimdi başlar ben sana demedim mi kaçakçılık kumar gibidir, kazanacağın yada kaybedeceğin belli olmaz, bu yüzden sık sık olsada azar azar oynayacaksın diye, neymiş kaçakçılığa az miktarda para yatırmak gerekirmiş, yakalansa da maddi olarak seni fazla etkilememeliymiş, yeniden yapabilme sermayen hep olmalıymış. Of deyip saçlarını çekiştirdi, tüm ömrünü kaçakçılık yaparak geçiren babasının haklı olduğunu biliyordu, ama o düşünmeden davranmış, piriçn pilavına giderken evdeki bulgurdan da olmuştu. Lanet olsun şu düzene deyip bir tükürük savurdu, kaçakçılık yapmayıp ta ne yapacaktı. Tek geçim kaynağının kaçakçılık olduğu bu coğrafyada doğmak bile başlı başına bir talihsizlikti zaten. Düşündükçe içinden dahada çıkılmaz bir hal alıyordu durumu, kafası karışık olduğu halde kapıya kadar gelip durdu, isteksizce arabadan inip eve doğru yöneldi tam zile basacaktı vazgeçti, eve girsem bir yandan annemim bitmeyen şikâyetleri, Sarya nın gözyaşları iki gündür nerdesin diye babamın azarlamaları, hiçbir cevaba tatmin olmayan soruları, bu kafayla hiçbirini çekemem diye düşünüp amcasının evine doğru yürüdü. Seferi kapıda iki kişiyle konuşurken buldu, ikiside yabancıydı. Yanlarına yaklaşıp:
— Merhaba dedi.
—AA merhaba amcaoğlu, iyi oldu geldiğin, bende seni arayacaktım. Dedi sefer.
Ardından yanındakileri işaret edip:
—Tanıştırmayı unuttum, bunlar Azat la Ferzo, bana katır getirecekler, hani sende köye gelecem diyordun ya sana da getirsinler, ben şimdilik beş tane istedim sen kaç tane istersin? Diye ekledi. Nadir düşünceli düşünceli,
—İyi olur aslında ama? Sefer hemen atıldı,
—Aması yok Amcaoğlu ben pazarlık yaptım zaten beş tanede sana getirsinler.
— Sen biraz gelsene, deyip Seferi kolundan çekiştirerek adamlardan biraz uzağa götürdü.
—Ben tüm sigaralarımı yakalattım, sefer oldukça şaşırmış ve üzgün bir edayla:
—Yapma ya, inan çok üzüldüm, e şimdi ne yapacaksın?
—Düşünemeyecek kadar başım ağrıyor… Neyse anlayacağın şu an katıra verecek param yok, sen benim katırlarında parasını ödesen, bu işi düzelteyim öderim.
—Ayıp ettin abi, lafımı olur, adamlar bekliyor onları göndereyim konuşuruz, istersen sen içeri geç.
—Çok iyi olur, biraz uzanayım başım çok ağrıyor, deyip eve doğru yürüdü, daha içeri girmeden arkasında seslenen Aryan ve Bahtiyarın sesiyle durdu, ikisi aynı anda:
—Abi bir bekle: diye bağırdılar, arkasını döndüğünde her iki genci karşısında görmek Nadir in canını oldukça sıkmıştı, kimseyle konuşamayacak kadar çok gergindi. Nefes nefese kalmış gençlere bakıp.
—Ne var! Dedi azarlayan bir sesle.
—Babam seni çağırıyor. Dedi Aryan, abisinin sesindeki öfkeye pek takılmadan.
—Hayırdır?
—İki gündür eve gelmiyorsun ya ondan, nerde kalıyor eve gelsin dedi.
—Buda nerden çıktı, ben her zaman gidip günlerce gelmiyorum ne odluda şimdi gelsin diyor, hem o sürekli odasında eve gelmediğimi nereden biliyor? Dedi, öfkesi oldukça yükselmiş sinirden gözleri kızarmıştı. Gençler onun bu agresif tavrına bir anlam veremediler.
—Ben ne bileyim abi, belkide annem söylemiştir, diye çekinerek konuştu bu kez Aryan, abisi sinirlerine hâkim olamayıp kırıcı bir laf söyler gereksiz yere araları açılır diye daha fazla konuşmadan eve döndü, bir iki adım atmıştıki Nadir arkalarından seslendi, sesle beraber her iki genç dönüp ona baktılar.
—Babama birazdan geleceğimi söyleyin, sakın burada olduğumu bilmesin deyip içeri girdi, salonda oturan Heci Hekim le selamlaşıp misafir odasına geçti, kapı tarafında katlı bulunan yatakların üzerinden bir battaniye alıp yerde bulunan minderlerden birine uzanıp üzerine örttüğü battaniyeyi başına çekti.
Sarya odasına girip kapıyı kapattı, hava kararmış olmasına rağmen ışığı yakmadan el yordamıyla pencereye doğru yürüdü, camı açtı, aynı anda yüzüne keskin bir ıslak toprak kokusu çarptı, yeniden doyasıya içine çekti kokuyu, umutsuzluğunu umudan çeviren kokuydu bu. Yeniden doğuşu, yaşamın hep olumlu sürprizlerle dolu olduğu izlenimi uyandırırdı, derin derin içine çekti kokuyu, umutları yeniden uyanmış buruk yarım bir yaşama sevincinin heyecanı yüreğinde belli belirsiz mutluluk kıpırtılarına neden olmuştu. Yaşamak bunca yenilgiye, yılgıya rağmen güzel diye düşündü, yaşamak için acı çekmekte güzel dedi kendi kendine, sonra güldü bu düşüncelerine “ne ara acıları bu denli kanıksadım” diye bağırdı. Pencerenin açık olduğunu unuttuğu dalgın bir anına denk gelmişti bu bağırtısı, hemen pencereyi kapatıp bir süre öylece bekledi, umarım kimse duymamıştır yoksa gerçekten delirdiğimi düşünürler diye geçirdi içinden. Hiç ses çıkmayınca kimsenin duymadığından emin olup derin bir oh çekti. Salondan kapı sesiyle beraber gelen gülüşme ve konuşmalardan gençlerin geldiğini anladı, yanlarına gitmek için sabırsızlıkla ayağa kalktı, odadan çıkmak üzere kapıya uzanırken Emine Hanımın gençleri çağıran sesi duyuldu yeniden. Olduğu yerde durakladı. Garip bir hüzün çöktü üzerine, yalnız kaldığında belli belirsiz kıpırtılar halinde yüreğinde yeşeren umutlar birinin sesini duyduğundan yada birini gördüğünde hemen soluyor, ruhunu, yüreğini sıkan, içini daraltan tarif edemediği bir acı karabasan gibi üstüne çöküyor yaşama dair güzel ne varsa içinde hepsini ezip geçiyordu. Yalnızken azda olsa huzura kavuşan ruhu birini gördüğünde yada birinin sesini işittiğinde eziliyor, önüne geçemediği, nedenini anlayamadığı bir suçluluk duygusuna kapılıyor bu duygularla ne kadar mücadele etsede, sonunda yenik düştüğü bu duygular büyüyerek anlaşılmaz bir vicdan sızısına dönüşüyordu. Bu sızı büyüdükçe o küçülüyor, karanlık bir köşeye saklanıp hiç görülmemek, yada yok olup hiç kimse fark etmeden, arkasından konuşmadan, hiç olmamış, burada yaşamamış gibi kaçıp gitmek istiyordu. Az önce içinde yeşeren umutlar yerini dayanılmaz bir acıya bıraktı, elini sol göğsüne koyup şuursuzca bastırdı, bastırmak yeterince acı vermeyince yumruklamaya başladı, dıştaki acı içteki acıyı bastırır düşüncesiyle, kolu yoruluncaya kadar yumrukladı göğsünü, oysa içindeki acı o denli büyüktü ki, her ne yaptıysa dıştaki acıyı hissetmedi bile, niye böyle hissettiğini, yüreğini yakan bu acının nedenini anlayamıyor, boğazına kadar gelip engelleyemediği ağlama isteğine bir neden bulamıyordu. Sinirlerim bozulmuş galiba dedi kendi kendine. Koşarak yatağına girip yorganı başına çekti, içimdeki acı ancak böyle geçer deyip nefesi tükeninceye, boğazı acıyıncaya kadar hıçkıra hıçkıra ağladı, o ağlamayla ne zaman uykuya daldığını kendiside hatırlamıyordu.
İki gündür aç yatan Rojin gördüğü bir kâbusla gece yarısı çığlık çığlığa uyandı. Rüyasında, Sarya Gülbahar, Berfin ve tanımadığı bir sürü kız kuru tozlu bir düzlükte bir taburenin üzerinde, boyunlarından bir iple arkalarında duran kuru bir dala asılı halde duruyorlardı. Onlara eziyet eden birilerini görüyordu, kavurucu güneşin altında dudakları çatlamış, iğrenç denilecek şekilde çirkinleşmiş yüzleriyle kadınlara korkunç denilecek bir ses tonuyla bağırıyorlardı. O korkunç sesleri ve çirkin suratlarıyla, boyunlarında ip, bir taburenin üzerinde duran kadınlara eziyet ediyorlardı. Elleri arkadan bağlı olan kadınlar sessizce onların eziyetlerine boyun eğip, tüm işkenceler karşısında öylece duruyorlardı. eyer hareket ederlerse tabure düşecek boyunlarına bağlı ip onları boğacak öleceklerdi, bunu bildiklerinden her hakarete çaresizce boyun eğiyorlardı. Biraz daha yaklaşınca kadınların yüzlerinde anlaşılmaz bir huzur, garip bir gülümseme fark etti. Daha yakından bakınca kadınların ortasında boş duran bir tabura gördü, arkadaki kuru dalda asılı duran ip taburenin üzerine doğru sallanıyordu. Birden babası beliriverdi yanı başında, arkasında kimi tanıdık kimi yabancı bir çok erkek vardı, kolundan tutup onu boş tabureye doğru sürüklediler, birileri onu sürüklerken birileri çektikleri ipi boynuna geçirmeye çalışıyorlardı. Onlardan kurtulmak için attığı çığlıkla uyandı. Besmele çekti, yavaşça doğrulup yatağına oturdu, ne biçim bir rüyaydı hayırlara vesile olur inşallah dedi kendi kendine. Oturduğu yerde başı dönüyor, rüyanın etkisinden çıkamadığı için tüm bedeni titriyordu. Bu rüyayı ömrü boyunca aynı titremeyle hatırlayacağını o an kendiside bilemiyordu. Yüzünü yıkamak için kalkıp lavaboya gitmek istedi, daha ilk adımda başı dönüp gözleri karardı, düşmemek için olduğu yerde oturdu, biraz bekleyip yeniden ayağa kalktı baş dönmesi azalmış azda olsa gücü yerine gelmişti. Bu Sarya nasıl günlerce yemek yemediği halde kalkıp çalışabiliyor, nasıl bir dayanma gücü var onda diye düşündü. Salona çıkıp duvara tutunarak lavaboya girdi musluğu açtı, şırıl şırıl akan suyun sesi yaşama güdüsünü, hayata tutunma duygusu uyandırdı içinde. Ellerini bir süre soğuk suya tuttuktan sonra avuçlarını suyla doldurup yüzünü yıkamaya başladı, saçlarını, ensesini ıslattıkça gücünü dahada toparladı. Ağzını çalkalayıp bir avuç su içti. Artık gücü iyiden iyiye yerine gelmiş, baş dönmesi tamamen geçmişti. Koluyla yüzünü kurulayıp, lavabodan çıktı. Burnuna açlığını iyice pekiştiren nefis bir börek kokusu geldi, yengesinin gündüz yaptığı böreğin kokusu hala duruyordu. Bastıramadığı açlığı onu mutfağa doğru sürükledi. Sessizce kapıyı açtı perdesi örtülmeyen pencereden süzülen sokak lambasının ışığı ortalığı loş bir aydınlığa bürümüştü. Ampulü yakmadan şöyle bir göz gezdirdi, fazla göz gezdirmeye gerek kalmadan büyük bir kapta üzeri bezle örtülü börekleri buzdolabının yanında buldu, bir heyecan sardı içini yemek karşısında ilk kez böyle heyecanlandığını fark etti şaşkınlıkla.
Sabah erkenden uyanan Sarya, ilk iş mutfağa koşup semaverin fişini taktı üzerine su ilave etti. Birçok yumurta yıkayıp ufak bir tencerede ocağa bıraktı, ne yaptığı düşünmeden her günkü alışkanlıkla yapıyordu. Kafası karmakarışıktı, olanları daha çok merak ediyor, gece gençlerle konuşmadan uyuduğu için kendine kızıyordu, diğer yandan köye gideceği fikri kafasını kurcalayıp duruyordu. Daha önce hiçbir evde yalnız yaşamamıştı, yalnız yaşamak nasıl bir değişiklik yaratacaktı hayatında. Neleri getirip neleri götürecekti, kafası bu tür düşüncelerle meşkulken Bahtiyar ın;
_Günaydın yenge, sesiyle irkilip gayri ihtiyarı bir çığlık attı.
—Seni korkuttum galiba kusura bakma.
—Önemli değil, dalmıştım bırak bunları da ne yaptınız onu anlat, dünden beri sorma fırsatı bulamadım meraktan ölecem vallaha.
—Çocuğu gördük.
—Gördünüz mü? Ne dedi vazgeçmeyi kabul etimi, bir zorluk çıkarmadı ya, yoksa kabul etmedimi. Sarya heyecan ve telaşla soru üstüne soru soruyor Bahtiyar ın cevap vermesi için fırsat tanımıyordu. Çocuk gülerek:
—Sakin ol yenge, sorularını tek tek sorki cevaplayayım. Dedi
—Ya tamam sen anlat.
—Gördük konuştuk ama bizi pek ciddiye almadı galiba.
Nasıl yani, ne dedi ki vazgeçmedimi, bak her şeyi baştan tek tek anlat, hiçbir ayrıntıyı atlatma nasıl gördünüz ne dedi.
—Sabah Aryan la beraber gittik, Heci Hadinin çarşının yukarısında bir marketi var alış veriş bahanesiyle girdik markete, şansımız var ki çalışanlardan biri eski okul arkadaşımız, ona sorduk kendisine kız istenen çocuk hangisi diye, biz konuşurken içeri yakışıklı bir genç girdi işte o dedi, anlayacağın bulmak pek zor olmadı. Yanına gittik, selamlaşıp konuşmak istediğimizi söyledik, kim olduğumuzu sordu, söyleyince konuşmayı kabul etti. Konuyu açtık, kız istemiyor dedik yani baya bir konuştuk, o bizi gülerek dinledi, uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra bir şartla, bunu kızdan duymalıyım onunla konuşayım oda istemiyorum derse vazgeçerim dedi. Bizde tamam dedik Rojin de kabul ederse okul çıkışı onu arar konuşuruz numarasını verdi bize zaten. Ama bir yandan da Rojin görünce bu çocuğa kapılır diye korkuyorum. Ne bileyim biraz fazla akıllı, e oldukçada yakışıklı, gerçi evlenselerdi fena olmazdı. Dedi gülerek. Sarya kızgın kızgın,
—Boşuna dememişler armut dibine düşer diye, Hasan beyin torunu dedesinin izinde.
–Abartma yenge, sadece fikrimi söyledim illa evlensin demedim.
—Peki, bunları Rojine kim anlatacak?
—Tabiî ki sen yengeciğim.
—Ben anlatırımda, Emine Hanım beni kızın yanına pek yaklaştırmıyor, bu yaptıklarımızı duyarsa bu kadın kızlarımızın evlenmesine mani oluyor deyip beni linç etmeleri için tüm mahalleliyi başıma toplar vallaha. Berfinle sadece konuşmaya çalıştım diye; kendi yaptıkları tüm hataların faturasını bana çıkardılar, hem onunla birçok kişi konuşmayı denemişti, ama bildiğin gibi, benim onu ölüme sürüklediğimi söyleyip bu söylentiyi de her yere yaydılar ve halen yaşananlardan beni sorumlu tutup suçluyorlar. Babam, orada da rahat durmuyorsun burnunu her şeye sokuyorsun deyip benimle konuşmuyor, hatta bir daha buraya gelmesin diye haber yollamış aslında ben onlara kırgınım dargınım bana değilde başkasına inandıkları için. Ay neyse konuyu fazla dağıttım, korkmuyorum da ya konuşacak fırsatı bulamazsam diye endişeleniyorum.
—Haklısın yenge, seni onunla her şeyi konuşacak kadar uzun bir süre yalnız bırakmazlar, neyse ben akşama konuşurum.
—Akşam değil şimdi konuş, kız iki gündür aç, böyle giderse hastalanır, sen git konuş bende kahvaltı hazırlarım oda bizimle yer belki.
Bahtiyar hızla mutfaktan çıkıp Rojin in odasına doğru yürüdü, kapı aralıklı olduğu için çalmadan içeri girdi erkenden uyanın Rojin okul formasını giyinmiş saçlarını tarıyordu, onu böyle ayakta görünce oldukça sevindi.
—O günaydın teyzelerin en güzeli, dedi.
—Günaydın, diye karşılık verdi Rojin titrek hüzünlü bir sesle.
—Okula mı?
—Evet
—Buna sevindim, yenilgi sana yakışmıyor, kahvaltıdan sonra beraber çıkarız. Dedi Bahtiyar
—Tamam, saçlarımı düzelteyim çıkarız.
—Tamam, diyen Bahtiyar odadan çıktı, kapı önünde duran Sarya konuşulanları duymuştu. Beraber mutfağa geçip kahvaltıya oturdular, Aryan da gözleri uykulu olduğu halde gelip onlara katıldı, az sonra ellerinde kitaplar olduğu halde Rojin çıkageldi. Tüm ısrarlara rağmen kahvaltı yapmadı, gece yarısı yediği börekler iştahını kapatmıştı. Ev halkı uyanmadan hep beraber çıktılar, yolda Bahtiyar tüm olanları Rojine anlattı, kız hiçbir tepki vermeden sessizce dinledi, onun bu sakin tavrı, Bahtiyarı oldukça şaşırttı, daha fazla dayanamayıp:
—Rojin beni dinliyormusun sen* diye sordu.
—Evet dedi Rojin, sesindeki umursamazlık, hüzün Bahtiyar ı daha da korkuttu, bu bir kabulleniş değil, aksine kendince bulduğu kurtuluşun tuhaf hüznü, gerideki her şeyi boş verişi gibiydi. Ne yapmaya çalışıyor bu, neler planlamış diye düşündü.
—Rojin sen iyimisin, istiyorsan eve dönelim.
—Okula gitmek istiyorum, dedi Rojin. Uzun bir süre beraber yürüdüler ikiside konuşmuyordu, Bahtiyar ın anlattıklarını umursamadan çocukla konuşmayı da reddetmişti.
—Rojin, ne yapmaya çalışıyorsun, niye kendi kendini kandırıp her şey normalmiş gibi davranmaya çalışıyorsun, hoş beceremiyorsun ya neyse, hadi inat etmede gidip şu çocukla konuşalım bu işkencede bitsin. Dedi Bahtiyar, kızın ne düşündüğünü anlamak için konuşurken gözlerinin içine bakıyordu.
—Onunla konuşmayacağım, evlenmeyeceğimde zorla alıp götürecek değiller ya.
—Zorla götürecekler bunu biliyorsun, sana öyle bir psikolojik baskı uygulayacaklar ki seni ikna ederken öyle bir üzerine varacaklar ki, sen farkında bile olmadan onlara boyun eğeceksin, öyle bir yoldan bilincine, duygularına doğru yürüyecekler ki sen kendini koruyup savunurken suçluluk duyacaksın, kendi gözünde her şeye karşı çıkan, anne babanı üzen, toplun düzeninin ahlak kurallarına aykırı davranan asi kötü bir kız olacaksın, kendi hayatınla ilgili kararları kendin vermek isteğini yalnızken bile düşündüğün de bir vicdan azabına kapılacaksın, istemediğin halde gidersin ve bunu ailene minnet borcunu ödemek için yaptığını sanacaksın, istemediğin her şeyi böyle yapar, karşı olduğun her şeyi bir gün gelir kanıksayacaksın, farkında bile olmayacaksın, sadece şuranda yüreğimde durmadan içini kemiren canını acıtan bir boşluk duyacaksın sürekli. Onun için kendini kandırmaktan vazgeç, karşı koyacak gücün yok senin, işin derinliklerine dalmadan, sen bilinmezliklerde kaybolmadan konuşalım şu çocukla.
—İyi çok istiyorsan konuşalım, ama konuşsam da konuşmasam da hiçbir şey değişmeyecek.
—Biz bir konuşalım da.
—Hadi şimdi gidelim.
—Şimdi mi, ya okul?
—Zaten kafam çok karışık, derse girsemde bir şey anlamam, hadi ara şimdi gidelim.
Bu kez sesinde bir kıpırtı, azda olsa yaşama dair bir heyecan vardı, o vurdumduymaz hali giderek yerini sabırsızlığa bırakıyordu.
Onun bu ani ruh değişiklikleri Bahtiyar ı elinde olmadan endişelendirdi, bir an nedenselleştirmediği bir korkuya kapıldı. Kıza yetişmek için adımları hızlanıp, illaki şimdi konuşalım ısrarları arttıkça ve bu ısrarındaki sesi renkten renge girdikçe, korkusunun nedeni de belirginleşmeye başladı. Ya çocuk Rojin i evlenmeye ikna ederse, diye düşündü. Rojin ne istediğini bilmeyen değişken bir karaktere, çok çabuk kanıp fikir değiştiren bir kişiliğe sahip dedi kendi kendine, hemen ardından yok canım kaç gündür yemek yemiyor, ağlamaktan perişan ondan böyle tutarsız davranıyor, zaten tüm çabamız Sarya yengenin dayak yiyip azarlanması tüm bu yaşanan olumsuzluklar, sırf o istemediği için değilmiydi. Of neyse arayayım şunu da bu iş bir an önce bitsin, bu saçma konu yeterince uzayıp bizi meşgul etti, deyip cebinden telefonu çıkarıp rehber den Mihroz ismini aradı.
Mihroz Heci Hadi nin Rojinle evlendirmek istediği torunuydu. Daha küçük yaşta babası öldüğü için dedesinin yanında bir dediği iki edilmeden büyütülmüş şımardıkça şımartılmıştı. Bu şımarıklık daha sonraları onda aşırı bir özgüvene dönüşmüş, istediği her şeyi elde etmenin çevresindeki herkesin etrafında pervane olması nedeniyle herkese her istediğini yaptıracağını sanan bazen sırf eğlence olsun diye başkasıyla dalga geçen ve bunu yaparken karşısındakinin canını acıttığının farkına bile varmayan bir kişilik edinmişti. Şaşırtıcı ikna kabiliyetine sahip Mihroz, yirmi beş yaşındaydı. Liseden sonra okula devam etmeyip iş hayatına atılmıştı, şımarıklığını özgüvenini iş hayatına da taşımış, dedesinden hiç maddi yardım almadan atıldığı mazot kaçakçılığında yakalanma riskini umursamadan büyük borçlar altına girmiş. Kurnazlığı, gözüpekliği, geleceğe dair hayalleriyle birleşince hırsa dönüşmüş doğuştan gelen işletme yeteneğiyle kısa süre de çok kazanmış, çarşının yukarısında kimsenin pek değer vermediği içinde eski bir ev bulunan büyük bir arsayı oldukça yüklü bir paraya satın almış, başta herkes eleştirdiyse de, oraya yaptığı beş katlı iş hanıyla, herkesin şaşkınlıkla hayran kalmasını sağlamıştı. İş hanının zemin katını market yapmış, herkese de bu marketin dedesine ait olduğunu söylemişti. Onun bu tavrı Heci Hadi yi daha bir gururlandırmış gözünden sakındığı torununu hayatta en sevdiği can dostu Hasan Bey in kızı yla evlendirmeyi çok istemiş dedesinin her zaman doğru kararlar verdiğine inan Mihroz bu fikrini olumlu karşılamıştı. Hasan Beyin evinden kırgın ve üzgün döndüklerinde olanları anlatmış, dedesinin elini tutan Mihroz “hiç üzülüp kafana takma dedeciğim o kız bu eve gelecek, hemde güle oynaya” demişti, hayır cevabına alışık olmayan Heci Hadi torununun bu sözleriyle rahatlamış, yapmayı planladığı ihtişamlı düğünün hazırlıklarına başlamıştı. Canından çok sevdiği torununa, kendince dillere destan bir düğün yapacaktı. Daha şimdiden eşiyle beraber tüm kuyumcu dükkânlarını dolaşmış, bileziklerden, gerdanlıklardan, tut, altın kemere, altın taçtan tut pırlanta yüzüklere kadar kilolarca altın almıştı. En büyük hayaliydi, torununun can dostunun kızıyla evlenmesi.
Aryan ve Bahtiyar ın gidip Mihroz la konuşması onun inadını, sahip olma hırsını daha da artırmış, Rojin le ne pahasına olursa olsun evlenmeyi kafasına koymuştu. İkna kabiliyetine güvenerek, Rojin le konuşmayı istemiş, böylece hem onunla evlenecek, hem de bunu onun isteğiyle yapacaktı. Bahtiyar telefonunu defalarca çaldırmasına rağmen cevap vermedi, yanında kızın olduğunu tahmin ediyor bunu bilerek yapıyordu. Amacı kızı günlerce bekleterek, sürekli kendisini merak edip düşünmesini, kendisine karşı öfke kızgınlık hatta nefret de olsa bir duygunun yüreğinde yeşermesini sağlamaktı. Onu tüm sinir krizlerinden geçirtecek, öfke nöbetlerine maruz bırakarak direncini kırdırıp yıldıracak, işlerin den dolayı çok yoğun olduğunu göstererek, kızın üzerinde, kolay kolay ulaşılmayan önemli biriymiş izlenimi uyandıracak böylece kız onunla konuşurken kendini değersiz hissedip, utanacak konuşurken sesi titreyecek, haklı olduğu halde suçluymuş gibi eziklik duyacak kendini hiçbir şekilde ifade edemeyecekti. Kızın gözünde oluşturacağı değerli, ulaşılmaz kimliğiyle kendisine içten içe bir hayranlık duymasını sağlayacaktı.
Çocukluğundan beri, köylerde, sınırdaki ıssız dağlarda mazot, sigara, çay kaçakçılığı yapmış hatırlayamadığı kadar çok kez gece kaçak yollardan İran a gidip gelmiş, defalarca ölümle burun buruna gelmişti, kurşun yağmurları altında, ufak bir kayayı, bir toprak tümseğini kendine siper ederek gecenin soğuğuna, boğucu kar fırtınalarına, uluyan aç kurtlara rağmen hayat ta kalmayı başarmıştı. Ölümle her karşılayış onda inanılmaz bir azmin, hırsın, her isteğini elde etme arzusunu kamçılamış, bu duyguları içinde büyüterek canavarlaştırmıştı, istediği her şeyin onun için olan önemi istediği, uğranda mücadele ettiği sürece değerli olup elde edildikten sonra tüm değer ve önemini yitirerek sıradanlaşırdı. Bu sürede sayısız insanla muhatap olmuş, en aptalından en akıllısına, dürüstlükten taviz vermeyenden, her işini kurnazlıkla dalavereyle halledene, en sıradanından, en erdemlisine, en cahilinden kendince kültürlü sayılan birçok insanla arkadaşlık kurup çoğu gece bunlardan birçoğuyla dağlarda sabahlamak zorunda kalmıştı. Her birinden bir şeyler öğrenmiş, karşısındakini tanıyıp ona göre davranmayı adet edinip, kimin neyle nasıl ikna olabileceğini iyice kavramıştı, bu yolla karşısındakini nasıl etkileyip ikna edebileceği konusunda uzmanlaşmıştı. En kötü huylarından biride istediğini elde etme hırsıydı. Rojini de kendi değil dedesi istediği için evliliğe ikna etmeyi kafasına koymuştu. Kendince asla babasının yokluğunu hissettirmeyen dedesine vefa borcunu ödeyecekti. Evliliği sıradan bir olay, kadını her evde olması gereken bir aksesuar gibi görüyordu. Onun için sevgi ve aşk, göreceli güzelliğe duyulan hayranlıktı.
Mihroz un görüşmeyi ertelemek için sürekli bahaneler bulması, hepsinde tedirgin bir sabırsızlığa yol açmıştı. Birbirlerinin yüzlerine her bakışları, umutsuzluklarını bulaşıcı bir hastalık gibi birbirlerine bulaştırarak umutlarını tüketmişlerdi. Çocuğun her defasında farklı bir bahane üretmesi Rojin in öfke nöbetleri geçirmesinin yanı sıra çocuğa karşı merakını artırdıkça artırmıştı..cevap alamadığı anlarda öfkeden kudurup kızarıyor, diğer zamanlarda ise içine kapanarak hiç konuşmuyordu. Hayattan uzun süreli kopuşları ve şen şakrak kişiliğine ani dönüşleri yeniden büründüğü sessizlik herkesi gereğinden fazla endişelendiriyor, Berfin den dolayı korkmalarına neden oluyor onunda Berfin gibi ölümü tek çare olarak görmesini, düşünmelerine neden oluyordu. Berfin in unutulmayan ve hepsinde derin izler bırakan içler acısı ölümü, istemedikleri halde Rojin nin de aynı şeyi yapabileceğini düşündürüyor. Hafızalarında asla silinemeyen Berfin in yerde yatan cansız bedeni onların olumsuz düşüncelerini daha da körüklüyordu.
Oysa Rojin, Berfin den çok farklıydı, günde on kez fikir değiştiren, gördüğü her şeyden etkilenen, kararlarında fazla tutarsız davranan biriydi. Çok çabuk inanıp kanar, yarını hesaplamadan anın o anın etkilenimleri, heyecanları, kapılmalarıyla geleceğe dair kararlar verir, başka bir zaman başka bir şeyden etkilenip daha öncekini tam zıttı kararlar verirdi. Onun bu tutarsızlığını bilen annesi bu evliliğin onun için en hayırlısı olduğunu düşünüp, babasından yana tavrını koymuş, onu çok çabuk etkileyip kanmasını kolaylaştıracağına inandığı Besra nın onunla konuşmasını istemişti. Kızın konuşkanlığı, ikna ederken kullandığı pozitif üslubu , hayatla ilgili görüşü ve her şeyi tiye alışıyla kızı çok çabuk ikna edebileceğine inanıyordu.. Çünkü kızının, yalnız kalmayı, dışlanarak her zorluğu kendi başına göğüslemeyi, kendi iç dünyasıyla yalnız yaşamayı göze alacak kadar cesur olmadığını iyi biliyordu.
Nadir ilk günlerde köye gitmek için ısrar edip hazırlıklar yapsa da, sonraları sesi hiç çıkmadı, eve geldikten sonra sabah erkenden evden çıkıyor, gece yarıları eve dönüyordu. Yakalattığı arabasıyla sigaraları savcılığa intikal edip arabasına satılmazlık damgası vurulmadan kurtarmanın yolarını arıyordu. Araya birilerini koymuş istenilen rüşvetleri fazla bulmadan ödemeyi kabul etmişti. Bu iş bir sonuca bağlanana kadar köye gitmeyi ertelemişti. Evde kaldığı zamanlarda Sarya dan uzak durmaya çalışır, bir şeyler istemek zorunda kaldığında konuşur konuşurken bile gözgöze gelmemeye özen gösterirdi. Sarya ya karşı haksızlık ettiğini biliyor, ama annesini memnun etmek için ondan uzak duruyordu. Çoğu kez kadına kızdığında yada dövdüğünde bunu yürekten istemiyor, sadece bunu yapmaya kendini zorunlu hissediyordu. Aksini yaparsa annesine karşı geldiğini, ona olan evlatlık görevini yeterince yerine getiremeyeceğini sanıyordu. Anne hakkının böyle ödendiğini fikrine annesini yıllarca “erkekler evlenince elkızının tarafını tutup annelerini bırakıyorlar” sözleriyle varmıştı. Bunun aksi davranmak, haksız olduğuna inanmadığı zamanlar Sarya ya kötü davranmamayı, anneye karşı gelmek sanıp en kötüsü bu haksızlığını bu yanlış inancını dindarlıkla bir tutup, aksinin sadece anneye değil, aynı zamanda Allaha karşı gelmekle bir tutardı. Dinle ilgili bildiği her şey annesinin kendisine anlattıklarından ibaretti, hiçbir zaman kendini aşıp kafasına takılan herhangi bir konuyu araştırmamış, dini kitaplardan yada bir bilenden öğrenmeye çalışmamıştı, ona göre Sarya annesiyle kendisi arasına giren bir günahkar, hatta bir çeşit şeytan, o ise Sarya ya rağmen annesinin tarafını tutarak anne hakkını gerektiği gibi ödeyen hayırlı bir evlattı. Bu nedenle Sarya ya ne yaparsa yapsın, yaptığı zulmün beyninden yüreğine inmesini yanlış inanç setleriyle engellemiş, yüreğine inmeden vicdan azabına dönüşmeyen haksızlığına içi hiç acımadan devam etmişti.
Gülbahar, hazırlıklarını bitirdikten sonra her iki kızını da alarak köye taşındı. Taşındıkları ev, kapıları ufak bir salona açılan iki oda ve mutfak olarak kullanacağı diğer odalardan daha ufak bir odadan ibaretti. Ev eşyası olarak evlenirken kendiyle getirdiği çeyizini ve bir aya yetecek kadar erzak getirmişti. Kızlarının ısrarı üzerine birde ufak televizyon almıştı onlara Sefer. Yanlarına aldıkları sadece bunlardı ama bunlara rağmen, Ahmet in ölümünden buyana ilk defa huzurluydu. Ufak bakımsız, banyosuzda olsa kendine ait bir evi vardı. Uğruna her acıyı göze aldığı kızlarıyla beraberdi, daha ne isteyebilirdi.
Onlar bir kamyonla Sefer götürmüştü köye, kamyon kasasının yukarı kısmına eşyalarını geri kalan kısmına da evin kalan onaranımı tamamlamak için gerekli malzemeler yüklenmişti, kendileriyle gitmesi için Besra ya çok ısrar etmiş ama ne olursa olsun köyde bir gün bile kalamam diyen kadını ikna edememişti Sefer.
Gülbahar harabede olsa yuvası bellediği bu evi oturabileceği hale getirmek için önceki gelişinde dört elle işe sarılmış çoğu kez iki üç saatlik uykuyla ayakta kalmaya çalışmıştı. Duvarlardaki toprak sıvayı koparmış beton sıva yaptırmıştı, balkonunu onartıp, evin tabanıyla beraber betonla sıvatmıştı. Sıva işlerini, daha önceleri inşaatlarda çalışan birine yaptırıyorlardı. Pencereler, kapılar boyandı kırılan tüm camlar sökülüp yerine yenileri takıldı. Tavan iyice temizlenip, odunları yıkandıktan sonra bezle kaplatıldı. Şimdilik bu ev Gülbahara saray gibi geliyordu, tek sıkıntısı oldukça eski olan evin yağmur yağdığında damlayacak damı, bir banyo ve mutfakta bulaşıklarını yıkayabileceği bir mutfak tezgâhına duyduğu ihtiyaçtı. Sefer köyde kaldığı süre içinde getirdiği malzemelerle elinden geldiğince tuttuğu ustayla beraber onarmaya çalıştı, evin bitişiğine bir banyo ve tuvalet yaptırıp kapısını camekânla kapattığı balkonu açtı, evi çatılattı, mutfağa su çekip tezgah yaptırdı, elektriği bozuk olan yerlerin elektik tesisatını yeniledi olmayan yerlere elektrik çektirdi, tüm işler bitince tüm evi boyattı. Bu süre içinde eşyaları kamyon kasasında kalan gülbahar ve kızları geceleri köylülerin evinde kalıyorlardı. Evin epey yukarısında Hasan beyle ortak olan tarlarına, Nadirle ortak kullanacakları mazotu ve mazot getirecek atların barınması bu atlara bakan rençberlerin ve mazot getirecek besiçlerin kalması için gerekli yapıların inşaatına başlandı. Atlar için büyük bir ağır mazot koyacakları bir ambar, yakalanma riskine karşı fazla mazotun depolanması için yeraltına gizli bir bölme ve bu gizli bölme fark edilmesin diye üzerine orda çalışacakların kalabileceği bir oda mutfak, banyo ve tuvaletten oluşan ufak bir evin inşasına başlandı. Gülbaharı oraya götürmesinin asıl nedeni, köylülerin koyduğu ve asla çiğnenmesine müsaade edilmeyen “burada her ne kadar tarlaları olsa da evi olmayan mazot ticareti yapamaz” kuralıydı.
Gülbahar, elli haneden oluşan bu köye kısa sürede alışmıştı. En çokta kendine ait bulduğu evini seviyordu. Ustalardan ricada bulunmuş çatı tahtalarından arta kalan parçalardan ona bir raf birde masa yapmışlardı. Bunları pencerelerden arta kalan krem rengi boyayla boyamış kendi çeyizinden çıkardığı örtülerle süslemişti. Penceresine meyve desenli perdeler taktığı mutfağı çok şirin, sıcacık bir yer olmuştu. Yıllardır bakımsız kalan bahçeyi kendi eliyle temizlemiş, hayvanlar girmesin diye Sefer inde yardımıyla etrafını tel örgüyle kapatmıştı. Böylece zamanı geldiğinde dilediği her sebzeyi yetiştirebilecekti. Her tarafından derelerin aktığı bu köyün toprağı oldukça verimliydi. Pek anlamasada oldukça büyük olan tüm bahçeyi ekmeyi düşünüyordu. Bahçenin suya en yakın en yumuşak toprağa sahip kısmını çilek dikmek için ayırmış, evine misafirliğe gelen tüm kadınlardan çilek fidesi istemişti. Bir haftadan fazla orda kalan Sefer tüm ağır işlerde Gülbahar a ayardım edip evin tüm eksikliklerini gidermeye çalışmıştı. İyi bir tadilattan sonra ev Gülbahar ın istediğinden bile güzel olmuştu, Sefer aldığı küçük televizyonu da kurunca kızların keyfi iyice yerine gelmişti. Gülbahar ın tüm itirazlarına rağmen ona ve kızlarına yatmaları için karyola ve buzdolabı getirtmişti. Tüm bu masrafların ne gereği var diyen Gülbahar a:
—Siz bana emanetsiniz bir eksiğiniz olsun istemem, deyip cebinden çıkardığı bir telefonla bir tomar parayı ona uzattı. Gitmek için çıkıp arabasına yöneldi, gitmeden geri dönüp Gülbahar a
—Sizi buradaki herkese emanet ettim, yinede bir sıkıntın olursa beni ara, birde olurda gece korkarsanız diye bizim büyük hala var burada ondan rica ettim ne zaman istersen geceleri gelip yanınızda kalacak. Sarya gelene kadar, o zaman korkmazsınız zaten.
—Sahi o nerede kalacak? Yani onların evi hangisi?
—Onların evi bu yan taraftaydı yıkıldı, Nadir bizim evin bitişiğine Sarya için ev yapacak balkonlarını bizim balkonla birleştirerek tek çıkış kapısı yapmayı planladık olursa.
—Ya çok güzel olur oda tek kadın böylece korkup sıkılmaz.
Sarya o sabah erkenden uyanıp her gün yaptığı gibi perdeyi çekip pencereden dışarıyı seyretti, martın ortalarına doğruydu, karla karışık yağmur yağıyordu. Camı açıp yeni ıslanan toprağın kokusunu iyice içine çekti. Beni boşluğumdan alıp özüme götürüyor dediği bu kokuyu her şeyden çok severdi. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, gözlerine çarpan kar ve yağmur tanelerinden korunmak için eliyle gözlerine siper yapıp gözlerini kısarak gökyüzüne bakmaya devam etti. Doğu tarafı hariç, tüm gökyüzü bulutlarla kaplanmıştı. Doğuda ki bulutsuz boşluklardan güneş ışınları yere kadar uzanıyordu, bu görüntü onda sonsuzluk hissi uyandırdı nedensiz, anlamsız. Gözleri acıyana kadar o ışınları seyretti, öyle bir sonsuzlukta yitip gitmeyi öyle çok isterdi ki, ulaşılmaz bir hayal, çözülemeyen bir gizem gibi, uzak anlaşılmaz büyüleyici. Gözlerini kırpmadan o ışınlara bakanlara görünecek, yüreğinde dinmez acısı olanlara yalnız değilsiniz deyip göz kırpacaktı, kimi varlığından eminken, kimine kurgudan ibaret olacaktı. Kurduğu hayale öyle dalmış doğru olmasını öyle dilemişti ki, bir oradan birinin ona göz kırptığını sandı, bulutlar o boşlukları da doldurunca sıyrıldı hayallerinden, artık görebildiği kadarıyla tüm gökyüzü bulutlarla kaplanmış karla karışık yağmur şiddetini daha bir arttırmıştı. Bir süre sonra yağmur tamamen kara dönüşmüştü. Doğudan esmeye başlayan rüzgar, kar tanelerini Sarya nın yüzüne doğru savurdu, sıcak yüzüne doğru gelen damlalar gıdıklamayla karışık bir ürperti vererek eriyip aşağı doğru süzülüyordu, gözlerini kapatıp yüzü tamamen ıslanan kadar öylece bekledi. İçindeki çocuğun dışa vuruşuydu bu, böyle çocukça hareketleri çoğu kez yapar, o an duyduğu tasasız huzuru derin derin içine çeker o anın bitmemesi için elinden geldiğince uzatırdı. Acılar büyüyüp kâbus gibi üzerine çöktüğün de ve çoğu kez dayanılmaz bir hal aldığında içindeki bu çocuğa sığınırdı. Yalnızlığına dost olmuştu içinde çocuk, sırlarına sırdaş onu dinleyen anlayan, her suçlandığında yargılanmadan her kötü kılığa sokulduğunda, bazen acımasızca yerden yere vurulduğunda, her olumsuzluğun her yanlışın tek sebebi sayıldığında bir tek içindeki çocuk vardı onu koruyup kollayan, her düşüşünde kolundan tutup kaldıran, üzerine varan herkese rağmen dayanmasını sağlayan, çevresinde örülü kapkara duvarlara rağmen, duvarların arkasındaki ışığın bir gün ona da ulaşacağını ona fısıldayan. Her şeyden önemlisi ne olursa olsun yalnız olmadığını düşündüren di içindeki daha olsundu.
Pencereden sarkıttığı başını, yüzü saçları iyice ıslanana kadar içeri çekmedi, soğuk hava, kar üşümesine neden olmuşsa bile içini ferahlatmış ruhuna anlayamadığı bir huzur getirmişti. Odasına gidip başındaki ıslak örtüyü çıkardı, ıslanan saçlarını kuruladı halde mutfağa geri dönüp çay demledi kahvaltıyı hazırladı, bu arada uyanıp oraya gelen Bahtiyar her ne kadar ona yardım etmeye çalıştıysa buna izin vermedi. Daha kimse uyanmamıştı, Sarya mutfağa da ufak bir kahvaltı sofrası kurdu Bahtiyar kahvaltıya otururken oda kendine bir çay doldurup pencerenin önünde duran iskemleye oturdu. Mihroz un kaçışında Rojin in değişen tepkilerinden, bir terslik olacak diye ikiside gereğinden fazla endişeliydi, Bahtiyar ın telefonunun çalınmasıyla ikiside irkilerek sıyrılıverdi düşüncelerinden. Arayan Mihroz du, günlerdir şehir dışında olduğunu ve eğer müsaitse bugün Rojin le konuşmak istediğini söyledi, bu haber ikisini de rahatlatmaya yetti, yüzleri gülmeye içlerindeki sıkıntı, ısıyla buluşan sis gibi dağılıvermeye başladı, sonunda bu gerginlik bir tatsızlık olmadan bitecekti. Bahtiyar duygularını daha fazla gizlemeden.
—Çok sevindim yenge, inşallah bugün bitecek.
—Evet, bende çok sevindim, birini daha alıp başkalaştıramayacaklar, hayatını ondan çalamayacaklar, onu acıları göğüslemeye mecbur bırakamayacaklar, onu canını yakan her şeye sabretmeye, tüm yaşananlar kaderdendir demeye zorlayamayacaklar, erkeklerin kendilerine ait gördüğü şu lanet olası dünyada bir hayatın daha üzerine basıp geçemeyecekler. Dedi Sarya ardından uzun bir sessizlik oldu, söylenen sözleri özümsemek, özümserken anlamak oldukça zordu. Uzun bir sessizlikten sonra Bahtiyar,
—Anlaşılan canını çok yakmışlar. Diyebildi sadece.
—Bu neye benzer bilirmisin, hani derinden yaralanırsın, paramparça olur yüreğin, öyle bir acırki canın, günde bin kez ölmeyi dilersin ama ölmesin o acıyla yaşamaya mecbur bırakılırsın. Buna alışmaya çalışır acının dinmesini beklersin, ama gün geçtikçe bunun imkânsızlığını anlarsın, canın acır dahası canını acıtırlar ama sen ses çıkaramazsın, bazen canın o kadar acırki sen elinde olmadan acının verdiği kendinden geçmişlikle inlersin, canını yakan şeye karşı yüreğinin derinliklerinden gelen savunma güdüsüyle mücadele etmek durdurmak istersin, o zaman sana karşı olanlar katlanarak çoğalır, seni edepsizlikle kötü olmakla suçlarla, sen suçlu olmadığını bilirsin, ama o kadar çok üstüne varıp öyle ağır sözler söylerler ki, gün gelir sen istemediğin halde içten içe bir suçluluk duyarsın, bu duyguyu yenmek için kendinle mücadele etmeye başlarsın bu mücadelede öyle yorulursun ki en sonu yenilgiyi kabul edersin. Kendinden kaçmak için birilerine içini dökmek istersin ama yapamazsın çünkü içindeki çıkmazı çaresizliği anlatacak kelime bulamazsın, içinde yaşanan acılar cümlelere dönüştüğünde sıradanlaşır, anlamsızlaşır ne olursa olsun içindeki o parçalanışı dışa yansıtamazsın. İçinde kalmaya mahkûm bu suçluluk duygusu zamanla dayanılmaz bir vicdan azabına dönüşür. Artık savaşın sadece kendinle olur kendinden şubelenir her şeyin sebebi olarak kendini görürüsün. Hayatta en çok insanın canını yakan ne biliyormusun, insanın kendisinin kötü olduğuna inanması, inandırmaları. Çaresizce haykırırsın, ama bu haykırış yüreğinin öyle derinliklerinde olurki ne yaparsan yap sesini kimseye duyuramazsın ve bu sessiz haykırış içini parçalamaya başlar, bu parçalanış seni ne öldürür ne yaşatır, o cehennemi ızdırapla baş başa kalakalırsın. Ortada elle tutulacak kadar gerçek bir haksızlık olduğu görür bilirsin ama buna kimseleri inandıramazsın….
Boğazına düğümlenen bir hıçkırıkla sustu Sarya, gözlerinden süzülen yaşları karşısındaki görmeden silmeye çalışırken, Bahtiyar gözyaşlarını silmesi için çoktan ona bir peçete uzatmıştı bile.
—Öyle bir anlattın ki bana diyecek söz bırakmadın, boş vermeye çalış her söyleneni dinleme, seni sana düşman etmelerine izin verme,
—Belki de sen haklısın, boşvermek gerek bazen ki başka da yapacak bir şey bulamıyorum, bazen böyle dışa vurur içimdekiler elimde olmadan. Hayattan da fazla bir şey istemedim sadece gülmek istediğimde gülebilmeyi, ağlamak istediğim de eleştirilmeden başka anlamlarla suçlanmadan ağlayabilmeyi, sabah uyandığımda bana ait olan bir güne uyanmayı, belki de farkında olmadan çok şey istiyorum. Dedi, uzun bir sessizlikten sonra Sarya biraz utanmış bir halde;
—Ya kusura bakma, amma kafanı şişirdim kendi saçma düşüncelerimle, hiç böyle coşup bu kadar sitem etmezdim başkasının yanında, sana fazla alıştım galiba ne bileyim yakınlığından cesaret aldım tekrar özür dilerim. Dedi. Bahtiyar bir şeyler diyecek ama ev halkının uyanmasıyla ikisi de sessizliğe büründü, anlaştıkları gibi Sarya hiç müdahale etmeden Bahtiyar Rojinle konuşup beraber çıktılar, Emine Hanım arkalarından balkona koşup:
—Kızım kahvaltı yapmadan nereye gidiyorsun diye bağırdı, kız arkasına hiç bakmadan:
—Geç kaldım kantinden bir şeyler yerim. Dedi. Annesi bir şeyler daha söylediyse de adımlarını hızlandıran kız ne dediğini anlamadan uzaklaşıp gitti. Heyecandan elleri ayakları titriyor bu hali Bahtiyar ın dikkatinden kaçmıyordu, çocukla vazgeçmesi için konuşmak tan çok onu, göreceği için içten içe bir heyecan duyduğu izlenimi uyandırıyordu insanda. Bunca eziyeti boşa çektik, galiba Rojin bu heyecanla onu görür görmez kapılır diye geçirdi içinden, ardından böyle bir düşünceye kapıldığı için kendini suçladı, sürekli kızı gözetleyip yüz mimiklerinden yanıldığına dair bir ifade aradı, oysa kızın yüzüne her bakışında daha bir umutsuzluğa kapıldı, her nedense kızı tamamen kaybettiklerine emindi artık yine yanılmak için içten içe Allaha yalvardı.
Az sonra kararlaştırdıkları gibi okulun yukarısında bulunan kafeye geldiler. Mihroz daha önce gelmiş en tenhada olan masaya oturmuştu, onları görünce karşılamak için ayağa kalktı, Bahtiyar ın daha önce gördüğünden çok daha yakışıklı ve kendinden oldukça emin duruyordu. Saçlarına giyimine hatta kullandığı parfüme kadar bir kızı etkileyebilecek her ayrıntıya dikkat etmişti, Bahtiyar Rojin e batı büyülenmiş gibi çocuğu izliyordu, Mihroz un nazikçe uzattığı elini hiç tereddüt etmeden tuttu selamlaşma faslından sonra çocuk Bahtiyara mümkünse yalnız konuşmak istediğini söyledi, Bahtiyar başta kabul etmese de Rojin kabul etmesi için yalvaran bakışlarını görünce:
—Tamam, ben karşıki masadayım biraz acele edin okula geç kaldık, deyip işaret ettiği masaya gidip oturdu. Olanları az çok tahmin ettiğinden onlara sırtını dönerek oturdu.
Kâffeden çıktıklarında Rojin in heyecandan içi içine sığmıyordu, gözlerindeki ışıltıyı gören Bahtiyar:
—Sevincine bakılırsa çocuk vazgeçmeyi kabul etti. kız duraksadı, dudakları titredi, suç işlemiş gibi yanakları kızardı birkaç kez konuşmayı denedi yapamadı, kekeledi boğazı kurudu, farkında olmadan adımları yavaşladı, bir an çocuktan çok geride kaldığını fark edip kendini toparlamaya çalışarak adımlarını hızlandırdı, göz ucuyla onu gözetleyen Bahtiyar, bir an içinde yaşadığı tüm değişikliklerin farkındaydı artık kızın ona evet dediğinden emindi. Canı yanmaya başladı, hak etmeyen için tüm bu yapılanları biri Sarya için yapmış olsaydı bugün hayatı çok farklı olurdu, en azında kendisi için verilen mücadeleye duyduğu saygıdan bırak daha ağırdan alırdı, hemen atılmazdı, kaldı ki bir tek kendini yaktığının farkında değil, anlayınca çok geç olacak yazık diye düşündü. Bu arada Rojin arkada kalmayı fırsat bilip kendini toparladı söyleyeceklerini az çok kafasında şekillendirdi adımlarını hızlandırıp bahtiyara yetişti, konuyu dağıtıp kendini tam toparlamak için:
—Çok hızlı yürüyorsun sana yetişemiyorum.
—Neden? Dedi Bahtiyar, sesindeki küçümsemeyi fark eden kız afalladı, yine eli ayağına dolaştı.
—Dedim ya çok hızlı yürüyorsun, şey o yani Mihroz sen nasıl istersen dedi.
—Peki, sen nasıl istiyorsun.
—Biliyorsun zaten.
—Hayır, artık bilmiyorum.
Bahtiyar ın her şeyi anladığını fark eden kız renkten renge girdi, bir an için sana ne demek istedi, onun için yaptıklarını anımsayıp vazgeçti, Mihroz a tam olarak evet dememişti, ama verdiği telefon numarasını almış bir müddet konuşmayı kabul etmişti. Elinde olmadan çocuktan etkilenmiş, giyim tarzına, konuşma üslubuna hayran kalmıştı. Bunu Bahtiyar a nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Bu arada okulun avlusuna gelmişlerdi, zilin sesi duyulunca üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir oh çekti Rojin, kısa bir sürede olsa cevap vermekten kurtulmuştu. Bu arada düşünecek Bahtiyar ı incitmeyecek bir cevap bulacaktı.
O gün her şey yine ters gitmişti Sarya için, çaylar soğuk olduğundan Basri tarafından eleştirilmiş, elinden kayıp kırılan tabaklar için Emine Hanımdan hatırı sayılır bir azar işitmiş, gömleği yıkanmadığı için Nadir, ağzına geleni söyleyerek kapıyı çarpıp çıkmıştı. Bütün bunlardan oldukça gerilen Sarya ılık havayı fırsat bilip dışarı çıktı ne yapacağını bilmeden öylece dolandı, içini kemiren yalnızlık duysuyla gözleri doldu ağlayacaktı, kendini zor tuttu. Duvar dibine bırakılan kütüğe oturdu, akşamüzeri karanlığı hafiften çöktüğünden yakına gelinmedikçe görünmediği için bu duvar dibine oturmayı seçmişti. Önünden ısınmak için dökülen kömür küllerine yata yata isten külden tüyleri iyice kararmış cılız bir kedi geçti miyavlayarak, belikle bu gece barınacak bir yer arıyordu. Bir süre kedinin arkasından öylece bakakaldı, buda benim gibi çaresiz, evsiz kimsesiz mi diye düşündü. Kedi uzaklaşıp gözden kaybolunca düşünceleri başka yöne kaydı, bir an Berfin geldi aklına, belki de ölümü seçerek en iyisini o yapmıştı, bunca eziyete katlanmamıştı, ama ya dedikleri gibi ebedi cehennemde kalsa, bu hakmıydı, cehennemi o değil onu buna zorlayanlar daha çok hak etmiyorlarmıydı, onlar yaptıklarından bi haber günde beş vakit namaz kılıyor, Allah tan cenneti diliyorlardı. Ya ebedi cehenneme mahkûm ettikleri onların vebalini kim ödeyecekti, bu çelişkiyi anlayamıyor, onu cehennemliksin diye suçlayanların cennete gideceklerini sanıyordu. Bu çelişkiler içinde boğuştukça canı daha bir yanıyor nefesi daralıyordu. Bu düşüncelerle uzunca bir süre öylece bekledi omzuna dokunan bir elle irkilerek ayağa kalktı, Aryan ve Bahtiyar dı gelenler. Aryan:
—Ne yapıyorsun bu soğukta burada? Diye sordu.
—Bilmem oturmuştum dalmışım zaman nasıl geçmiş fark etmemişim. Ne oldu Rojin konuştumu çocukla, vazgeçti mi çocuk?
—Valla yenge biz kendi elimizle kuzuyu kurda teslim ettik galiba, diye cevap verdi Bahtiyar.
—Nasıl yani anlayamadım.
—Bizim evlenmesin diye bu kadar uğraştığımız Rojin Hanım bir süre konuşalım diyen beyefendinin teklifini kabul etmiş, bununda anlamı belli zaten, benim tanıdığım Mihroz onu bir hafta değil üç günde evliliğe ikna eder. Dedi Bahtiyar.
—Madem evliliğe o kadar meraklı hayrını görsün, biz onun için elimizden geleni yaptık bundan sonrası onun sorunu. Diye atıldı Aryan.
Duyduklarına inanmayan Sarya şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi, bir insan nasıl olurda kendi felaketini kendi başlatır, nasıl olurda kestirip atmak varken konuşmayı kabul eder, bir kez dahi konuşması evlendirilmesi için zaten yeterli bir nedenken bunu nasıl göze alabilirdi. Konuşmak bir nevi evet demek yâda evet demeyi düşünmekti zaten.
— Belkide siz yanlış anlamışsınız, dur birde ben konuşayım Rojinle.
—Bir şeyin değişeceğini sanmıyorum yinede bir konuş umarım sen haklısın yenge dedi Bahtiyar.
—Bu kadar kafaya takma yenge, içeri girelim içim üşüdü valla. Varsa bir de çay içelim kimin canı ne istiyorsa onu yapsın, dedi Aryan umursamaz bir tavırla, oradkilerin ona olan tuhaf bakışlarını fark edip hemen:
—Ne bakıyorsunuz öyle suçlar gibi, haksızmıyım hayat onun eyer o çocuğu beğenmiş onun la evlenmek istiyorsa bu onun bileceği iş, hem sizde kendi kararını kendi versin demiyormusunuz, zaten kızların aklı bu kadar hemen kapılıyorlar, kim ne yapsın. Dedi Aryan, konuşurken hiç ara vermiyor haklılığını kanıtlamak için üstüne basa basa konuşuyordu.
— Tamam, kimsenin seni suçladığı yok biz Rojin e üzülüyoruz o kadar, kendini yaktığının farkında değil. Neyse olan oldu içeri girelim bende üşüdüm. Dedi Bahtiyar ve eve doğru yürüdü, Aryan da onu takip etti, içeri girmeyi pek istemeyen Sarya da mecburen onların arkasından içeri girdi, gençler şakalaşıp gülüşerek odalarına girdiler, Sarya salona geçip daha önceden doldurduğu sobayı yaktı üzerine kaynaması için çaydanlar la su bıraktı, ellerini yıkayıp mutfağa geçti, yemeği kontrol etti, öğleden kalma yöresel bir yemek olan keledoş yemeği akşamada yetecek kadar kalmıştı, buna çok sevinen kadın yemeğin kapağını kapattı, bu kafayla birde akşam yemeği yapacak durumda değildi. Gözleri fokurdayarak kaynayan semavere takıldı, fişini çekti demliği alıp çay demledi, bütün bunları çok ağır yapıyordu. Bir tepsiye doldurduğu bardak ve şekeri götürüp salona bıraktı, ardından gelip semaveri ve demliğide götürdü, çay içmeleri için gidip odalarından gençleri çağırdı, çay doldurup onlara ikram etti. Lavabodan çıkan Rojin de bir çay alıp sobanın arkasına geçerek yudumlamaya başladı, kimse konuşmuyor Rojin in sevinçten parlayan gözlerine bakıyordu, günlerdir asık suratla dolaşın kızın yüzünde adeta güller açmış gibiydi. Saryayla göz göze gelen Aryan ben sana demedim mi gibilerinden kızı gösterip göz kırptı. Sarya olanları artık inanmış başını eğerek derin düşüncelere dalmıştı, ne yapsam da kızı yuvarlandığı bu uçuruma düşmeden kurtarsam diye düşünüyordu. Bir süre sonra sessizlik bunaltıcı bir hava gibi herkesi etkisi altına almıştı. Uzun bir sessizlikten sonra yeni aklına gelmiş gibi Aryan kalkıp televizyonu açtı, bir müddet kanalları dolaştıktan sonra bir spor kanalında durdu. Spor haberlerini sunan spikerin sesi çınlayarak sessizliği delip geçti, bu ses herkese iyi gelmişti. Az sonra Nadir girdi içeri, selam verip üzerindeki montunu çıkarıp kapı arkasındaki askıya astı, kışın içeri giren herkesin alışkanlık haline getirdiği gibi sobada ellerini ovuşturarak ısıttı, yukarıdaki kanepeye geçti, yerine otururken:
—Çay sıcaksa bana da bir tane getir, dedi, çayı dolduran Sarya ya bakarak.
Kadın hiç cevap vermeden bir çay doldurdu, kanepenin yanında duran sehpalardan birini Nadir ri önüne bırakıp üzerine doldurduğu çayı ve şekeri bıraktı. Nadir çayını yudumlarken Aryan ve Bahtiyarla hararetli bir konuşmaya başlamıştı bile. Sınırdan gelen mazotu anlatıyordu.
Elbak sınırları kapatılmış, tüm mazot kaçakçılığı yolları Şemdinli ile Yüksekova’nın İranla olan sınırlarına kaymıştı. Onların köyüde bu güzergâhtaydı, İran da yüzlerce katır ve ata mazot yüklenip engebeli dağ yollarından Türkiye ye getirilirdi. Köylerde bu yükler indirilir atlar ve katırlar dinlendirildikten sonra İran a geri dönerlerdi. Köye indirilen mazotlar, oraya gelen yüzlerce alcıya satılır, satın alınan mazot kamyonlara yüklenerek kaçak yolardan başta Van olmak üzere birçok yere götürülürdü. Mazotlarını yakalatmadan geçirebilenler bu ticaretten yüklüce para kazanırlardı. Memur yâda esnaf olmayan halkın en büyük geçim kaynağıydı kaçakçılık, bu sınır bölgesinde uzun zamandan beri çeşitli yollarla kaçakçılık yapılmış, bir çoğu bu yolla zengin olurken bir çoğu ya arkalarında onlarca yetim bırakarak yaşamını yitirmiş yada yakalanıp yılarca hapis yatmıştı. Büyükler şans oyununa benzetirlerdi kaçakçılığı, kaybetmek ve kazanmak şansa bağlıydı, ne zaman ne olacağını bilmeden girişirdin bu işe, kazanmak için hayatını ortaya koymak zorundaydın. Bu işi yapan her an ölmeyi göze almak zorundaydın, bu dağlık coğrafyada ya aç kalacak yada ölümle dans edercesine kaçakçılık işine girişecekten. Bu ikisini de yapmak istemeyenler, kendi topraklarını bırakıp batı kentlerine göç edip değişik işlerde işçilik yaparak yaşamlarını sürdürürlerdi.
—Köye ne zaman gideceksin abi? Diye sordu Bahtiyar.
—Bir an önce gitmek gerek, evi orda olmayan mazottan pay alamıyor, Sefer yerleşti bile oraya, o şanslıydı eski evleri duruyordu. Biraz onarıp taşındı. Bizim ev biliyorsunuz geçen yıllarda yıkıldı, mazota ve atlara barınak yapan ustalara fazladan pireket yolladım, Sefer in evine yapışık ev yapıyorlar bana, ev dediğim işte bir oda salon mutfak banyo falan yani küçük bir yer kışa kadar bizi barındırsın yeter, kışın mazotun geleceğini sanmıyorum, o zaman geri döneriz. Dedi Nadir. Bu arada telefonu çaldı ustalardan biriydi arayan, evin bittiğini bir tek camların takılması gerektiğini söylüyordu, oldukça sevinen Nadir:
—Nihayet şu pastadan bizde payımızı alacağız, deyip ardından Sarya ya dönerek.
—Kalk hazırlan yarın sabaha gidiyoruz.
—Nasıl yani ne hazırlayayım, dedi kadın şaşkınlıkla.
—Taşınıyoruz, bir ev için ne gerekiyorsa al, eksik olanları da yaz, giderken alır öyle gideriz, yiyecek olarak ta gerekli her şeyi yaz. Ne bileyim bir ev için gerekli her şey. Dedi. Sarya oturduklarından beri telefonuyla meşgul olan Rojin e baktı, onun için bir şey yapamadığı için içi yandı şimdide bırakıp gidecekti, belkide böyle olmasının nedeni oydu, çocukla konuşma fikrini ortaya atmasaydım, o Rojin le konuşmaz, onu görmeyen kız hemen kapılıp evet demezdi, düzelteyim derken her şeyi bozdum, ben ne yaptım Allah ım dedi kendi kendine. İnceden inceye bir sızı duydu, yoksa gerçekten Emine Hanımın dediği gibi dokunduğu her şeye felaket mi getiriyordu. Uğursuzluk onda mıydı, hiç karışmasa her şey daha mı güzel olurdu, neden böyleydi neden hiçbir şeyi doğru düzgün beceremiyordu, bunları düşündükçe içi yanıyor içi yandıkça daha birçok düşünüyordu. Hasan bey in içeri girmesiyle sıyrılıverdi düşüncelerinden. Salondaki herkes gibi oda ayağa kalktı, bu büyüklere duyulan saygıdandı. Adam geçip oğlunun yanına oturdu, Sarya onada bir çay doldurdu. Hal hatırdan sonra neler yaptığını sordu, günlerdir kapandığı odadan yeni çıkıp ev halkının neler yaptığını yeniden denetlemeye başlamıştı. Nadir kısaca köye gitmek istediğini, nedenini Sefer in gittiğini ve en sonunda müsaadesi olursa yarın gitmek istediğini söyledi, bu söz üzerine Hasan Bey kükreyerek ayağa kalktı:
—Yarın olmaz, bilmiyormusun düğünümüz var, nişandan sonra gidersiniz, nişana kadar kimse bir yere gitmiyor, dedi. Düğün sözü üzerine tüm gözler Rojine çevrildi, normalde bağırması gerekirken mahcupça başını eğmiş heyecanını gizlemek için olağan üstü bir çaba sarf ederek olanları memnuniyetle dinliyordu. Sarya, onun oğlana iyice kapıldığına artık emindi. Yine bir sessizlik hâkim oldu salona kimse konuşmuyor, Rojin in nasıl olurda çocuğa böyle kapıldığını anlamaya çalışıyordu. Bir süre sonra Sarya bardakları toparlayıp yıkamak için mutfağa götürdü, bardakları yıkarken su içmek bahanesiyle Bahtiyar geldi mutfağa.
—Yenge görüyormusun ne umuyorduk ne bulduk. Gerçi işlerini bu denli kolaylaştırdığımızı bilse alnımızdan öperdi dedem, dedi.
—Nasıl anlamadım?
—Bizim sayemizde kız kabul etti, e onu çocukla buluşturmak için az uğraşmadık.
— Evet ya, kaş yapalım derken göz çıkarmışız, işin kötüsü bunun yeni farkına varıyoruz. Biz ne yaptık be Bahtiyar, kızı elimizle felakete sürükledik, bunu düzeltmenin bir yolu olmalı böyle gitmesine izin veremeyiz.
—Ben de buraya onun için geldim sakın bu işe karışma, artık yapacak bir şey yok, hem senin onu vazgeçirmek gibi bir niyetin olduğunu anlarlarsa bu senin için hiç iyi olmaz, bir şeyi de değiştiremezsin zaten. Rojin çocuktan etkilemiş sen karşı çıktıkça o daha da bağlanır zaten senin sözlerini umursamaz bile, bana karışmayacağına dair söz ver daha fazla üzülmeni istemiyorum.
—Tamam söz. Dedi Sarya oldukça üzgün bir ses tonuyla, her ne kadar kız hayatından memnunmuş gibi görünse de sonraları çok pişman olacağını okumamış olmanın verdiği eksikliği bir ömür boyu içinde duyacağını geçmişe gidip bu hatasını düzeltmek mümkün olsa bunu bir an bile düşünmeden yapacağını iyi biliyordu, çünkü burada evliliğin geri dönüşü yoktu, bir nevi duvarları olmayan hapishane gibiydi. Buradaki cezalar ömür boyuydu, kaçmanın tek cezası ölündü, erkeklerde içinde durum pek farklı sayılmazdı, onlarında yapabileceği tek şey ikinci bir evlilikti, ama ilki duracak şartıyla, iki eşe bakmak maddi olarak külfetli olduğundan, bunu herkes yapamazdı. Ve birbirine tahammül edemeyen birçok kadın ve erkek bir ömrü sadece mecbur bırakıldıkları için bir arada geçirmek zorunda kalıp her iki hayatında heba olmasına neden olurlardı. Aksi imkânsız olduğu gibi bunu düşünmek bile başlı başına bir suçtu. Sarya odasına g
Bardakları yıkayan Sarya odasına geçti yatağına uzandı, hiçbir şey düşünmemeye çalışarak gözlerini tavana dikip öylece bekledi. Daha önceleri odun ve tahta olan tavan, alçıpenlerle kapatılmış, tavana betonarme ev görünümü kazandırılmıştı. Bembeyaz tavana diktiği gözleri acıyana kadar hiç kırpmadı, acı gözlerinde yaş damlalarına dönüşüp aşağı süzüldüler. O esnada nadir içeri girdi, şakayla karışık:
—O hanım efendinin keyfine bak yarın taşınacak başkası sanki dedi gülerek. Kadın hemen ayağa kalkıp:
—Ama baban düğüne kadar kimse bir yere gitmeyecek dedi.
—Ben konuşup ikna ettim, biz gidip yerleşelim nişan içinde, düğün içinde bir hafta öncesinden gelip onlar kovmadığı sürece de gitmeyiz, neyse sen şimdi burada götürebileceklerimizi hazırla eksik olanlarıda aklına gelebildikleri kadarıyla yaz, bir iki şey eksik kalsa da pek sorun değil, daha sonra gelir alırım. Köşede Sarya nı n çeyizinden kalma televizyonu göstererek:
—O çalışıyor mu, valla orda televizyonsuz yapamayız, sıkılır insan o dağın başında her gün bir avuç insanla aynı şeyleri konuşup aynı şeyleri yapmaktan. Neyse hadi oyalanmada bir an önce işe koyulalım, bana bir kâğıt kalem getir gel önce. Sarya komidinin çekmecesinde bir kalem ve defter getirip elektrik sobasının yanına yere oturan Nadir e verdi. Adam, cam, boya vs. gibi ustaların istediği malzemeleri yazdıktan sonra Sarya ya dönüp, şimdi biz sadece odamızdaki eşyaları alacağız, bir evde olması gerekli olup ta burada olmayan ne varsa söyle, ben şimdi gidip alabildiklerimi alayım, unuttuklarımızı da yarın alıp gideriz.
İki saat sonra oldukça uzun bir liste yazılmıştı, yaşamak için bunca şeye ihtiyaç duyulduğuna oldukça şaşıran Nadir:
—Vay be tüm bunlar mecburiyetmi dedi.
—Hayır, bunlar olmasa da insan yaşayabilir, ama sen bir evde olması gerekenleri söyle dedin, ben de söyledim. Diye karşılık verdi Sarya.
—Kız biz köye gidiyoruz taş devrinde yaşamaya, ya da ıssız bir adada ayakta kalma sınavı vermeye gitmiyoruz. Rahatımı hiçbir şeye değiştirmem ben. Ben çarşıya gidiyorum, senin özel bir ihtiyacın varsa onları da yaz deyip kalemi kadına uzattı, oda birkaç şey ekledi listeye Nadir listeyi alıp çıktı, Sarya kırılabilecek eşyalar için marketten birkaç boş kutu getirmesini istedi.
Adamın gitmesiyle Sarya toparlanmaya başladı, yatakları battaniyelere sardı, çoğunluğu hala kutularda olan çeyizini dolabın üzerinden indirip kontrol etti, acılan yırtılan kutuları izole bantla sağlamlaştırdı, bazı kutuları bağladı, elbiselerini katlayıp valizlere yerleştirdi, odada götüreceği ne varsa hepsini toparlayıp, taşınmaları kolay olsun diye sarıp sarmaladı. Toparlanmamış bir tek kitaplar kalmıştı sandığın üzerinde, onlara baktı uzun bir süre birçoğunu Berfin vermişti. Şimdi oda Berfin gibi burayı bırakıp gidecekti, gerçi bu da onun kararı değildi ama bu kez kendi adına verilen bu karardan pek şikâyetçi değildi, kendisini neyin beklediğini bilmesede buradan uzaklaşmak ona iyi gelecekti, bu yolculukta inandığı, umut ettiği tek şey buydu, belkide kendine daha iyi bir hayat kurabilecekti, belki hayata yeniden bağlanacak kendine karşı kaybettiği saygıyı tekrar bulacaktı. Gideceği için seviniyordu, ama Rojin i böyle bırakıp gitmek içine sinmiyordu, sevinci eksik buruktu, bir aralar, lisede okudukları için imrenerek baktığı iki kızdan biri ölmüştü, diğeride bilinmeyen bir boşluğa sürükleniyordu, dört yandan, annesi, Besra ve daha birçoğu bu yolu seçmesi için durmadan kafasını dolduruyor, zengin biriyle yapılan evliliğin mutlu bir yaşam sunduğunu idda ediyor ve onu buna inandırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Kararlarında pek tutarlı davranamayan Rojin her anlatılana çarçabuk inanıyor, bu doğrultuda hayatına dair kararlar alıyor hemen akabinde pişman olup başkasının söylediğini mantıklı buluyordu. Bu kararsızlığını, fikirlerindeki tutarsızlığını, toyluğuna şımarıklığına bağlayan Sarya, ilerde bir dengede duracağını biliyor o zaman bu yaşta verdiği ve tüm hayatını değiştirecek olan bu kararından dolayı çok pişman olacağına inanıyordu. Bundandır ki daha mantıklı davranması için bir büyüğün ona yardımcı olması gerektiğini düşünüyor, bu denli önemli kararlar alması için henüz çok erken olduğunun ona öğretilmesi gerektiğine inanıyordu. Bunu yapması gereken annesinin tam aksine davranmasını canilik olarak değerlendiriyor, eskiden kız çocuklarını diri diri gömenlerle aynı zihniyette olduğunu düşünüp, birilerin gelip bunları insanlığa davet etmesi gerektiğini düşünüyordu. Bazen oturup bunu emine hanımla konuşmaya karar veriyor kendisini asla dinlemeyeceğini bildiğinden hemen vazgeçiyordu. Şimdide, kıza hiç yardım etmeden gidecekti, bunun için ne kadar üzülse de ne yapacağını bilemiyordu, belkide Bahtiyar haklıydı hiç karışmamak en iyisiydi, belkide kız gerçekten bir ömür boyu çok mutlu olacaktı. “İnşallah” deyip kitapları toplamak için sandığa yöneldi, bir kaçını alıp üst üste dizdi, bunların çoğu Bahtiyarındı belkide götürmesini istemezdi “ondan habersiz götüremem” dedi kendi kendine, izin almak için odasına gitmeye karar verdi, saate baktı oldukça geç olmuştu, saatlerdir burada eşya topladığını ve akşam yemeği için sofrayı kurmadığını buna rağmen kimsenin gelip kapıda onu azarlamadığını şaşırarak fark etti, bu çok tuhaftı, olanları anlamak için salona çıktı kimseler yoktu ve ev oldukça sessizdi, herkes uyumuş olamazdı, mutfağa gitti orasıda boştu, tezgâhta yok denilecek kadar az bulaşık vardı. Alışkanlıkla kollarını sıvayıp bulaşıkları yıkadı, semaveri suyla doldurup fişini taktı, yemek yenilmişmi diye merak edip tencerenin kapağını açtı yemekten çok az alınmıştı, bu kez şaşkınlığı daha da artı, kapağı kapatıp yeniden salona çıktı, televizyonu açtı, az sonra sesleri duyan Aryan geldi salona kadını görünce şaşkınlıkla:
—Yenge sen içeri nasıl girdin? Dedi.
—Ben zaten içerdeydim, akşam beraber girmedik mi içeri dedi.
—Sen amcalara gitmemişmiydin?
—Hayır, kim niye gitti ki oraya?
—Tüm ev halkı orada, misafirleri gelmiş buradakilerde oraya gitti, sende gittin sandım. Akşamdan beri neredeydin sen?
—Odamda eşyaları toparlıyordum, yarın gideceğiz ya.
—A evet Nadir abi öyle dedi, hadi hayırlısı seni özleyeceğiz, tatilde sık sık uğrarım. Dedi gülerek, onların sesine Bahtiyarda çıktı, Sarya:
—Ben de sana bakacaktım ama uyuyorsundur diye rahatsız etmek istemedim, bana verdiğin kitaplardan çoğunu okumadım daha, onları kendimle köye götürebilirmiyim?
—Onları sana verdim yenge, tabiî ki götürebilirsin, bende biraz daha kitap dergi var onları da sana vereyim belki orda okumak isteyen başkaları da olur, deyip kitapları getirmek için odasına geri döndü. Sarya da çay demlemek için mutfağa gitti.
Sabah erkenden Aryan, Bahtiyar ve Sefer inde yardımıyla tüm eşyalar arabaya yüklendi, Sarya tüm sabah oradan oraya koşturdu, eşyaları getirip götürdü, eşyaları kirlenip kırılmasınlar diye kamyon kasasına geçip çoğunu kendi yerleştirdi, aklına unuttuğu bir şey geldikçe koşarak pencerenin içine bıraktığı kâğıda yazdı, bu evden çıkıp gideceğine hala inanamıyordu, içi içine sığmıyor kendisini bekleyen hayatı gereğinden fazla merak ediyordu. Gideceği yerde Gülbaharın olması onu daha da heyecanlandırıyor, çok sevdiği kızlarıyla istediği kadar beraber olacağı içinde ayrıca seviniyordu. Bu sevincinin, kendine dahi itiraf edemediği bir çocuk özlemin den kaynaklandığının farkında bile değildi. Arabaya tüm eşyalar yüklendi, Nadir herkesten kendileri için dua etmelerini isteyip arabaya bindi, Emine Hanım ardından ağlamaya başlayınca inip yanına koştu ellerine sarılıp defalarca öptü, ardından sıkıca sarıldı.
—Canım anam ben oraya temenni kalmak için gitmiyorum ki, son baharda döneceğiz, hem ben her hafta bazen her gün buradayım sıkma canını tamam mı, söz her gece aramadan uyumam tamam artık ağlama, deyip yeniden ellerine sarılıp örtü annesi ağlamayı kesince koşup arabaya bindi, Sarya da ev halkıyla vedalaşıp onun yanına oturdu, şoför mahalline de Sefer geçip oturdu. Arabayı çalıştırdı, uzun bir korna çalıp yola koyuldu, bu yolculuğun hepsinin hayatını çok değiştireceğinin hiç biri farkında değildi.
Araba hızla ilerleyip şehri gerisinde bıraktı. Sarya camdan dışarıya bakıyordu, daha önceleri birçok kez yolculuk yapmış hiçbirinde böyle karışık, birbirine dolanık duygular hissetmemişti, buraya ilk geldiği günü hatırladı, durmadan ağlıyor bindiği arabadan inip yokluğa karışmayı, bindiği arabanın kaza yapıp o arabada ölmeyi öyle çok istiyor, kafasında öldüğüyle ilgili yüzlerce senaryo yazıyor, en çokta cenazesinin babasının yanına götürülürken neler hissedeceğini merak ediyordu. Her ne kadar hayal kurup bunu Allahtan dilediyse de ölmemiş o şehre gelmişti, uzun yıllar kaldığı bu şehirde yaşadıkları, gelirken ölümü dilemesinde ne kadar haklı olduğunu ona defalarca kanıtlamış yaşadığı her anını cehenneme çevirmişti. Biliyordu bunu yapan şehir değil, şehirde yaşayanlardı ama o her nedense sadece insanlarına değil bu şehre de düşman olmuştu. Ona her dayatılan, yaşadığı her mecburiyet içindeki kini nefreti daha bir körüklemişti. Neler almıştı ondan bu şehir, en başta çocukluğunu almıştı, oynadığı evciliğin gerçeğini yaşamak, sadece canını değil ruhunu acıtıyordu. Acılar bir bir alıp götürmüştü, umutlarını, gülüşlerini, heyecanlarını, insanlara olan sevgisini duyduğu güveni, bazen içi yanarken bir bu şehre kızardı, onu alıp bir daha salmadığı, sıkı sıkıya bu ızdaraba bağladığı için, gülüşlerinin ardından ağlardı yürekten kahkahayla gülen birini her gördüğünde. Annesine kardeşlerine kızardı, sığınacak bir dost aradığında, bu şehir ondan annesini de kardeşlerini de almıştı. Bu şehirden gidiyordu, belki de yalnızlığından uzaklaşıyordu, bu gidiş biraz kendine doğru bir gidişti, şu an farkında olmasa da kendini bulabileceği bir yolculuktu. Araba şehirden çıkıp uzaklaştıkça, Sarya var olan dünyanın farkına varıyordu, her şey daha farklı daha gerçekçiydi sanki, yer yer bulutlar olsa da önünde alabildiğine engin bir gökyüzü uzanıyordu, berrak mavimsi gök, varlığını daha bir hissettiriyordu, yüreğinde hayata dair kıpırtılar uyandırıyor bu berrak gök kubbenin altında nefes alabildiği için içten içe bir şükran duyuyordu. Yüksekova’dan, Şemdinli’ye doğru gidildikçe, ilkbaharla uyanan yemyeşil bir doğa karşılıyordu onları, her iki tarafı dağlarla çevrili yol bir yılan gibi kıvranarak derin vadilerden, eğimli dağ yamaçlarından, çok nadirde olsa düzlüklerden geçerek uzanıp gidiyordu. Kış uykusundan uyanan doğa bahara en yakışan yemyeşil elbisesini giymişti, bazı yerler beyaz, pembemsi kardelenlerle süslenmiş, bazı yerler sarı çiçeklerin açtığı bir cennet bahçesine dönüşmüştü. Yol kenarındaki tümseklerde, tek tük mor nevruz çiçekleri açmıştı. Sarya uzun zamandır görmediği bu çiçeklere hayranlıkla baktı, çocukken bu çiçekler açmadan baharın geldiğine inanmazdı, arkadaşlarıyla kırları dolaşır gördükleri bu çiçeklerden yerlerdi, büyük annesinin dediğine göre “kim bu çiçeklerden yerse tüm yıl bir çiçek kadar berrak güleç olurmuş yüzü.” Çiçeğin ortasındaki morluktan tırnaklarını, dudaklarını boyarlardı, çoğu kez bu çiçeğin mor boyasından kendilerine bıyık yapar birbirlerine türlü türlü şakalar yaparlar, saatlerce gülüp eğlenirlerdi, o anları başkası yaşamış gibi anımsıyor kendisinin bir zamanlar böyle katıla katıla tasasızca gülmüş olabileceğine inanmıyordu. Yeniden camdan dışarı baktı, arabanın önünden dağa doğru kaçan bir tavşan gördü, kahverengi giri tonlarında tüyleri olan tavşan zıplayarak ilerliyordu, yeni kazılmış ıslak topraktan başlarını çıkaran birkaç fare görür gibi oldu, yol kenarında emekleyerek yürüyen bir kaplumbağa, oldukça sakin emin adımlarla yürüyordu. Başını arabanın camından çıkarıp, araba uzaklaşana kadar arkasında kaplumbağaya baktı, bunu fark eden Sefer:
—Çocuklar kadar heyecanlanıyorsun bir hayvan gördüğünde, ama merak etme köyde bol bol hayvan göreceksin, dedi,
—Hayvanları, doğayı çok seviyorum.
—Valla çok şanslısın, bizim evin arka tarafı dağ, yani doğayla iç içe, dağ tamamen çeşitli ağaçlarla kaplı ve istemediğin kadar hayvan, bitki, çiçek çeşidi var, O taraflara mazot getiren bineklerde gidemiyor, zaten köyden büyük bir suyla ayrılıyor, bizim evin hemen yanında karşıya geçebilmek için tahta bir köprü yapılmış tamda doğaseverlerin bayılacağı türden. Bizim ufaklıklarda senin gibi bayılıyor bu tür şeylere, beraber doğanın tadını doyasıya çıkarırsınız. Dedi gülerek, ufaklıklar dediğide Gülbahar ın kızlarıydı. Duydukları karşısında Sarya nın merakı daha bir arttı, bir an önce oraya gitmek tüm bu anlatılanları içine çeke çeke yaşamak istiyordu, hayallerden uzak somut olan bu gerçeklere yüreğiyle dokunmak istiyordu.
Araba ilerledikçe dağlara, yol kenarlarına serpilmiş gibi duran ağaçlar göze çarpmaya başladı, henüz yaprak açmayan ağaçlar girinin, siyahın kahverenginin her tonuna bürünmüşlerdi, yol ilerledikçe bu ağaçlar daha da sıklaşıyor, çoğu yerde her tarafı ağaçlarla kaplı dağların sadece en tepeleri ağaçsız oluyordu. Bazı yerlerde dik yamaçlar bile ağaçlarla kaplıydı. Yol boyunca dağlarda toprağı eşeleyen kadınlar gördü, bunlar ilkbaharda karın erimesiyle yeşeren “kenger” denen toprak üstüne çıkan kısmı tamamen dikenli olup toprak altın da kalan uzun dolgun beyaz olan kısmı yenilen bir ot topluyorlardı. Bunu yumuşayıncaya kadar kaynatıp yağda kızartarak ya da yoğurtla cacık yaparak yerlerdi. Birçoğu ise satmak için kenger toplarlardı, tüm bölge halkı tarafında sevilen bu ot oldukça iyi bir fiyata satılırdı, işsiz olanların çoğu bir ay boyunca bu otu toplamaya gider, kendilerince günlük harçlıklarını bu yolla kazanırlardı. Otlar bollaşıp biraz yükseldiğinde, kengerler acımsı bir tat alır artık yenmezlerdi. Sarya bir çok kez kenger yemiş olmasına rağmen toplamaya hiç gitmemişti, Bunları toplamaya daha çok fakir kesim gider diğerleri genelde satın alırlardı, yada bir pikniğe gittiklerinde zevk için toplarlardı. Dağ yamaçlarına öylesine yayılan kadınlara imrenerek baktı, yıllardı böyle özgürce dağlarda dolanamadığını anımsadı, tüm hayatı o evin belirli bir bölümüne sığdırılmış ve küçücük yerde de serbest bırakılmamış sürekli denetlenip, attığı her adımın, sarf ettiği her kelimenin nedeni sorulmuş, doğru sözleri eleştirilmiş, yanlışlar ve hoşa gidilmeyenler içinse cezalandırılmıştı. Yıllarca maruz kaldığı bu sıkıyönetim onda yeni alışkanlıkların belirmesine yol açmış, kendi benimsediği hareketlerden çok yanındakilerin beğeneceği ve durmadan üstüne varıp onu bunaltmayacağı şeyler yapmaya başlamıştı. Zamanla kendi için yaşamayı unutmuş, kendi isteklerini bastıra bastıra içine kapanık sessiz bir kişilik edinmişti. Bu düşünceler canını acıtmaya başlayınca unutmak için gözlerini dağların yüksek kısımlarına dikti, yüksek dağların yukarı kısımlarının çoğu hala karla kaplıydı, buralardaki karlar bazen yaza kadar kalırdı. Bu dağların büyük bir kısmı yayla olarak kullanılırdı eskiden, dağ yamaçlarına uzak, köyleri ovada bulunan köylüler koyunlarını otlatmak için buralara getirir haziranda otlar biçilip toplanana kadar buralarda kalırlardı. Sonbaharda köylerine geri dönerlerdi. Doğa her yönüyle baştan çıkarıcıydı, insanı insandan alıp, şekilden şekle, renkten renge sokuyor aynı anda tüm duyguları birden yaşamasını sağlıyordu. Ona nasıl baksan öyle görürdün, sıradan ıssız ve sıkıcı, vahşi sarp ve zor, efsunlu büyüleyici rengârenk, gizemli karmaşık, bağrında binlerce sır saklayan ketum, neşeli canlı komik, yalnız efkârlı hüzünlü, nasıl bakarsan öyleydi. Bir dağ yamacı bile başlı başına bir dünyaydı Sarya için, hem dost hem sırdaş hem arkadaştı, onun gibi yalnızlığa bırakılanlar için, her kusuruyla, günahıyla, ayıbıyla, kınamadan, dışlamadan, horlamadan bir o saklardı bir ana sıcaklığıyla bağrında, bir o sarıp sarmalardı karşılığında bir şey almadan onu başkalaştırmadan, onu ondan alıp yabancılaştırmadan her şeyiyle olduğu gibi.
Köye yaklaştıkça araba gereğinden fazla sallanıyordu, Sefer, eşyalar kırılmasın diye her ne kadar dikkat etse de, ıslak yolda gece gündüz mazot taşıyan arabaların ağırlığıyla toprak olan yol oldukça aşınmış, çoğu yerde bir taksinin geçemeyeceği kadar büyük çukurlar açılmıştı. Yağmur yağdığında bu çukurlar suyla doluyor, suyun etkisiyle yumuşayan toprak arabalar geçtikçe dahada aşınıp çukurlaşıyordu. Bu çukurlara araba her denk geldiğinde Sarya yerinden fırlıyor, cama çarpmamak için yanında oturan Nadir in koluna sıkıca tutunmak zorunda kalıyordu. Artık camdan dışarı bakmıyor, tüm dikkatini oturduğu yerde sabit durabilmeye harcıyordu. Bu durumdan hiç etkilenmeyen Sefer ve Nadir i farkında olmadan kıskanıyor onlar kadar güçlü olup, öyle sağlam durabilmeyi çok istiyordu. Ayaklarını birbirinde uzaklaştırıp, yere sıkıca bastı, koltuğa alabildiğince yayılarak oturdu, bu kez bir çukura denk geldiğinde Nadire tutunmayacaktı. Sıkıca tuttuğu Nadirin kolunu bırakıp kendinden emin önüne bakmaya başladı, az sonra arabanın sarsılmasıyla öne doğru savruldu, Nadir hemen atılıp tutmasa camdan savrulacaktı. Oldukça korkmuş bir halde arkaya yaslandı, tüm vücudu titriyordu, Nadir sağ elini uzatıp, onun sol elini sıkıca tuttu, bu azda olsa rahatlamasını sağlamıştı. Yolda toplanmış birçok adam görünüyordu uzaktan, eğilip kalkıyor yola bir şeyler taşıyorlardı, onların yukarısında bir grup daha görünüyordu.
—Hele şükür, yolu yapmayı akıl edebilmişler, günde bu yol sayesinde binlerce lira kazanıyorlar yola bak, at bile zor ilerler bu yolda. Dedi sefer.
—Mazot sayesinde hepsinin altında dört çarpı dört cipler var, bu yollar onlara asfalt gelir ne umurların da, dedi Nadir.
—Bir aya kalmaz inşallah bizde alacağız amcaoğlu.
—Alabilirmiyiz dersin?
—Her halde, biz bu köye zengin olmaya geldik amcaoğlu, zengin olmaya. Sefer konuştukça coşuyor, coştukça daha çok konuşup bağırıyordu, keyfi yerindeydi günlerdir uğraşıyordu ve nihayet, bugün akşama doğru ilk mazot yükleri gelecekti, bir aksilik çıkmasa elli katır ona elli katır Nadir için mazot taşıyacaktı İrandan, ve her gün bu katır kervanlarıyla beraber kendileri ait beş katırları da gidip gelecekken o parada fazladan ek gelir olacaktı, bunu bağlamak için defalarca tartışmış, oradan oraya koşuşturmuş bu büyük pastadan kendine düşen payı almak için adeta savaşmıştı.
—Bak amcaoğlu, biz mazotumuzu şehre kadar kendi arabamızla götüreceğiz, birkaç köylüyü de ayarladım onlarda mazotlarını bize satacaklar, onlarınkiyle beraber tüm mazotu şehre kendimiz taşıdığımızda, haftada birkaç bin fazladan kazanmış oluruz. Biraz yorulacağız ama olsun, biz buraya neye geldik çalışmaya, bir gece ben taşıyacam bir gece sen, birimiz mazot taşırken diğerimiz, köyde kalıp gelen yüklerle ilgilenecek.
—Vallaha sağ ol kardeşim, her şeyi ayarlamışsın hakkını nasıl ödeyecem bilemiyorum. Dedi Nadir, memnuniyetini açıkça belli eden bir ses tonuyla.
Az sonra köydeydiler, Sarya buraya ilk kez geliyordu, köy iki yanı yüksek sıradağlarıyla çevrili, yer yer düzlük ve tepeciklerden oluşan geniş bir vadiye kurulmuştu, yukarı taraflarda çığ tehlikesi olduğundan evler daha çok aşağılarda ve dağın eğimli eteklerinde kurulmuştu. Dağların kuzeye bakan kısımları ve yüksek yamaçları dışında hiçbir yerde kar kalmamıştı, doğuya bakan dağ yamaçları, tepecikler, çok nadir olan düzlükler yemyeşil bir örtüye bürünmüştü. Köy evleri genelde birbirinden uzak yapılmıştı, hemen hemen hepsi çatılı ve betonla sıvalı olan her evin yanında birkaç ağır, ahır, kümes tandır yerleri tezek yığınları vardı. Çoğu evler avlularını tel örgülerle, ya da eskimiş çalı çitlerle çevrelemişti. Tüm avlularda göze çarpan arabalar, arabaların arasında dolanan kuzular, tavuklar, bazı yerlerde birleşerek bir sürü halini alan hindiler, bir köyde olması gereken her şey. Köyün ortasında ufak bir dere akıyordu, kaynağını köyün yukarısındaki dağlardan alan bu dere köydeki tüm hayvanları su içme ihtiyacını karşılıyordu, sulamada kullanılan su ise yine aynı dağlardan akan ve daha büyük olan diğer dereden açılan kanallarla yapılıyordu. Dere yukarıdan aktığı için dere boyunca birçok kanal açılmış, su her tarlaya ulaştırılmıştı. Çoğunluğu yonca olan tarlalara buğday, nohut ve arpa ekilirdi genelde. Sebze yetiştiriciliği sadece ev ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bostanlarda yapılırdı, artık fazla uğraşılmasada bazı evler tütün yetiştiriciliğide yaparlardı. Hayvancılığın yanında bir zamanlar köyün tek geçim kaynağı olan ve oldukça zahmetli olan tütün yetiştiriciliğini, gücü kuvveti yerinde olan eskiler yapıyordu sadece, yeni nesil bu külfetli işe pek yanaşmıyordu. Çoğu evin yanında bulanan, taşlardan yapılmış penceresiz yapılar tütün kurutmak için kullanılırdı. Bunu penceresiz yapıları soran Sarya ya, Sefer anlattı, Sarya nın nasıl sorusu üzerine Sefer:
—Tütün toplanma olgunluğuna ulaştığında alt yapraklardan başlanarak toplanır ve toplanırken bu yapraklara zarar verilmemeye dikkat edilir toplanan tütün yaprakları ılık bir yerde solmaları için bir gün bekletilir ertesi günü tüm yapraklar iğneyle saplarından ipe geçirilir ve hiçbir yaprağın diğerine değmemesi için oldukça dikkat edilir, daha sonra bu yapraklar bu penceresiz yerlerde duvardan duvara asılır, tüm duvarlarda iplerin asılması için daha önceden hazırlanmış düzenekler vardır zaten. Oda dolana kadar sıra sıra tavana kadar asılır, deyip hemen ardından Nadire dönüp,
—Köye geldiğimiz yaz tatilini hatırlıyormusun ağabey, Ahmet ağabeyle sen dedemin tütünlerini bulunduğu yere girip tüm yaprakları ipten koparmıştınız. Dedi gülerek.
—Hiç unuturmuyum, hayatımda yemediğimiz kadar dayak yemiş ardından köyden kovulup yılarca köye gelmeye cesaret edememiştik. Hepsi ne acımasızdı ya önce dedem bizi tütünün bulunduğu yerde kıstırıp bir güzel dövdü, ardından amcam bizi asfalta getirip arabaya bindirene kadar dövdü, tabi arabadan iner inmez babama anlattı, bir dayakta ondan yedik valla yıllarca tütünlü kolonyaya dahi dokunmadım, otuz beş yaşlarını geçmişim, iki yıldır sigara kullanıyorum, ne değerli tütündü be. Dedi Nadir
—Dedemde çok acımasızdı ama çocuklara karşı hoş babam ve amcamda öyle ya, bildikleri tek şey dayak, dinlemeden anlamadan, valla çoğu kez suçsuz yere dayak yerdik, birde dedemde bir şey vardı hiç çözemedim, çocuklarla her kavga edişimizde, birini dövsek dedem bizi döverdi, işte neymiş çocuğun ailesi şikâyete gelmiş, biz dayak yesek yine bizi döverdi, siz nasıl dayak yersiniz kız gibi, ağzını burnunu kıramadınız mı falan iye bu tavrını hiçbir zaman anlamadım ben. Dedi Sefer ve önlerinden geçen birkaç adama korna çalarak selam verdi. Aklı tütün yetiştiricilinde kalan Sarya korna sesiyle irkilerek kendine geldi, yeniden çevreyi süzmeye başladı. Köyün ortasındaki derenin çevresin de bir sürü kızlı erkekli çocuk toplaşmış oynuyorlardı, birkaç köpek havlayarak arabaya doğru koştu, köpeklerden korkan bir kedi miyavlayarak dere kenarında bulunan ağaca tırmandı, az ötede başıboş bırakılan iki eşek koyunlardan arda kalmış kuru otları toprağın içinden seçerek yiyiyorlardı, topallayarak yürüyen bir koyun ve peşi sıra giden kuzusuna takıldı gözleri, ardından vızır vızır gelip giden kamyonlar, at sırtında köyün ortasında bulunan bakkala gelenler, “bunlar mazot getiren İranlılar olmalı diye düşündü” Sarya, insanlarla hayvanların bu denli doğal, bu denli iç içe yaşaması her şeyin bu denli yaşanır gerçekçi olması karşısında büyülenmişti. Uzun zaman olmuştu yaşamın her rengine böyle tanık olmadığı, ağzı açık etrafa bakmaya devam etti, batıdaki dağın doğuya bakan yamacında sırtlarında torbalar ellerinde demirden sapları oldukça uzun bir tür çapayla kadınlı kızlı bir gurup inip köyün içlerine dağıldılar:
—Bunlarda bu köyün kenger toplayanları, sahi sen kenger toplamayı çok merak ediyordun yerleşelim, Gülbahar yengeyle bir gün sizde gidin kenger toplamaya, köyün sosyal yaşamına da böylece katılmış olursunuz. Dedi Sarya ya şakayla karışık bir sesle. Bir gülüşme oldu arabada, fırsatı kaçırmayan Sefer.
—Âlemsin amcaoğlu, peki köyün sosyetesine nasıl katılacaklar?
—Tabi ondanda eksik kalmamalılar, bunun içinde akşamüzeri çayları, bu çaylardaki çorap örme partileri meşhur, demlesinler çayları, çayın yanına da bol bol şekerleme, davet etsinler komşu kadınları ellerine birde örgü aldılar mı al sana mükemmel bir parti, daha iyisi can sağlığı. Dedi, Sarya bunun bir şakamı yoksa bir tür alaymı olduğunu pek anlayamadıysa da adet yerini bulsun diye diğerlerine uyarak oda güldü.
Köyün dolambaçlı yollarından geçerek köyün en yukarısına kadar ilerleyip, orada bulunan bir evin arkasını dönüp bu kezde batıya doğru gittiler, ilerledikçe evler daha seyrekleşiyordu, köyün en düz olan alanına sekiz yılık eğitime cevap verecek şekilde yeni yapılmış okuluda geçip çatılarından yeni yapıldıkları anlaşılan tek bir evmiş gibi duran ama ayrı iki çatıdan yapılmış bir evin önünde durdular.
—İşte evimiz burası, nasıl buldun yenge burada yapabilecekmisin? Diye sordu Sefer.
—Valla cennet bu olsa gerek, dedi Sarya arabadan inerken. Arabanın sesine çıkan Gülbahar koşup Sarya ya sarıldı, ikiside burada oldukları için çok mutluydular. Gülbarın arkasından çıkan kızlarda koşarak Sarya ya sarıldılar kadın sırayla kızları kucağına alıp defalarca öptü, onları çok özlemişti, yere çömelip iki kaza birden sarılarak uzun bir süre bırakmadı. O esnada öğle ezanı okunmaya başlandı, gelenler hem dinlenmek hem öğle yemeği yemek için içeri geçtiler, Sarya hiç oyalanmadan namaz kılmaya gitti, erkeklerde salonda oturup yemeği beklediler. Onların geleceğinden haberdar olan Gülbahar etli köfte, yoğurt çorbası ve sebze salatası yapmıştı. Hemen sofrayı kurdu erkekler aceleyle yemeklerini yiyip ustalara camları vermek için dışarı çıktılar çıkarlarken:
—Bize dışarıya çay getir dediler. Namazını kılan Sarya nında gelmesiyle hep beraber yemeğe oturup derin bir sohbete daldılar. Sohbetin ana konusu Rojin di, Gülbahar her ne kadar detaylı sorsa da Sarya kaçamak cevaplar veriyor kendini suçlu saydığı olayı nasıl planladığını, kızı kurtarmaya çalışırken nasıl bir bilinmezliğe sürüklediğini anlatmaktan çekiniyordu, bu konuyu ne kadar çok kişi bilirse duyacağı vicdan azabının o nispette büyük olacağına inanıyordu. Bunun için susuyor kendi suçluluğunu içinde yaşamayı tercih ediyordu. Kadının sorduğu her soru suçluluğuna temas ediyor, susması bile yüreğinden fışkıran suçluluğu engelleyemiyordu, içini yakan acıyı giderir zannıyla koca bir bardak suyu soluklanmadan yutarcasına içti, bir an nefessiz kalıp soluksuzca öksürdü, kendine gelebilmek için ayağa kalkıp salonun içinde yukarı aşağı dolandı, bu konudan rahatsız olduğunu anlayan Gülbahar ne o gün nede arkasından gelen diğer günlerde bir daha Rojin konusunu açmadı, nede olsa buraya her şeyden uzaklaşmak için gelmişlerdi.
Nadir ve Sefer ustalarında yardımıyla camları, kapıları ve gerekli olupta getirilen tüm malzemeleri indirdiler, bir yandan camlar, kapılar takılırken diğer yandan musluklar ampuller takıldı, Sefer, Sarya nın tercihi olan lila rengi boyayı hazırlayıp köyden yardımlarına gelen bir iki gençle beraber evi boyamaya başladılar. İki üç saat sonra tüm işler bitmiş kaba temizlik yapılmış geriye sadece Sarya nın yapacağı ince temizlik kalmıştı. Bu arada çalışanlara çay ve kek servisi yapılmıştı. Köyde bir misafirlikte, yada toplanılan her hangi bir yerde yapılacak en değerli ve makbule geçecek ikram sıcak bir çaydı. Buradaki halk çaya aşırı düşkündü, günde en az yedi sekiz bardak çay içmeyenin başı ağrır ve bu ağrıyı ancak içilecek bir çay giderirdi. İkindi namazını kılan Sarya işçilerin gitmesiyle evine gitti, lilaya boyanan tüm ev ona masalımsı gibi geldi, bu onun eviydi, kapıda durup öylece baktı içeri, burada belki de mutlu olabilecekti, azarlanmadan, dışlanmadan, yaşamanın unuttuğu tadına yeniden ulaşacaktı. “İnşallah” dedi kendi kendine. Bir oda, salon, mutfak ve ufak bir koridora açılan banyo ve tuvaletten oluşan evini dolaştı, tavandaki ıslak tahtaların kokusuna eklenen keskin boya kokusu, arabadan rahatsız olan kadının midesinin bulunmasına neden oldu. Tüm camları açıp hızla dışarı çıktı, dağ eteğinin tertemiz havasını içine çekti, durduğu yerde karşıki dağlara baktı, üst kısımları tamamen karla kaplı bu yüksek dağlar bulantısını unutturup onu alıp çocukluğuna götürdü, doğup ama büyüyemediği köyünde de böyle yüksek dağlar vardı, her gece tepelerine çıkmayı hayal edipte bir türlü çıkamadığı.
Gülbahar demlediği çayı günün son güneşinde içmek için balkona çıkarmıştı, Sarya dağlara bakıp dalmış görünce.
—Kız ilk kez dağ görmüş gibi ne bakıyorsun? Dedi gülerek.
—Gördüğüm için dalıp gittim aslında, benim doğduğum ama büyüyemediğim köyümde de vardı böyle yüksek dağlar.
—Kız oda nasıl oluyor doğduğum ama büyüyemediğim.
—Büyümeme izin vermediler demek istiyorum, ben büyümedim biliyormusun, daha küçük bir çocukken bir bakmışım ki benden bir olgun gibi davranmamı istiyorlar, ama ben başaramadım arada kaybedilen yıllarımı ararken, çocukluğumun son devrelerini gençliğimi, kalbimin aşkla çarpacağı yıllaları, kendimi hepten kaybettim şimdi sadece kendimi arıyorum bulurmuyum bilemiyorum.
—Boş ver gel oturda çay içelim. Sarya geçip yanına oturdu, iki yaralı yürek bu köyün merhametine ve birbirlerinin dostluğuna sığınmışlardı, tek istekleri içlerindeki kırık dökük umutlarla hayata yeniden tutunmaktı, kendilerine dayatılanla, mecbur kılınanla burukta olsa hayattan yeni bir tebessüm bulabilmekti.
O gece Gülbaharın evinde kalan Sarya sabah erkenden uyanıp dışarı çıktı, köy halkı çoktan uyanmış yaşamak için verilen mücadele başlamıştı. Her yeri kırağı çalmış, etrafı yüksek dağlarla çevrili köye henüz güneş ışığı ulaşmadığından hava buz gibiydi. Emmeleri için annelerinin yanına getirilen kuzuların bağrışları, kendi yavrusunu arayan koyunların insanı tuhaf duygulara sürükleyen içten meleyişleri, koyun sesleriyle havlayan köpekler, geç uyanan horozların uzun uzun ötüşleri, orda burada anıran eşekler, bir yerlere koşturulan atların yüzeyi donmuş toprak üzerindeki toynak sesleri, uykudan yeni uyanıp annelerini bulamayan çocukların ağlama sesleri ve hepsini bastıra bastıra hüzünlü bir türkü mırıldar gibi akıp giden arka taraftaki derenin, taşlı yatağına sürtünerek geçerken inleyen suyunun sesi. Sarya uzun bir süre olduğu yerde durup bu sesleri içine çekti. Daha sonra geceden arabadan indirip balkona bıraktığı temizlik malzemelerini alıp eve girdi, yerleri süpürmekle işe başlayıp, camları kapıları sildi, mutfak tezgâhını, banyonun tuvaletin beton zemini yıkayarak ev temizliğini bitirdi, en son çıkıp inerken oldukça çamurlaşan balkonuda yıkayıp, dinlenmek için kapı önüne bırakılan bir kütüğe oturdu, kafası karmakarışıktı, bu bir rüya olmalıydı, dünden beri kimseden azar işitmemiş eleştirilmemeş, attığı her adımın hesabı sorulmamıştı. Olduğu yerde uzun bir süre oturdu, yavaş yavaş okula gelmeye başlayan çocukların cıvıltısıyla kendinden geçercesine o tarafa baktı. Okul evlerine göre daha aşağıda duruyordu, arabalar, okulun arkasındaki yokuştan yukarı çıkarak evlerinin önüne geliyordu, arka tarafında öğretmenlerin kaldığı lojmanların bulunduğu okulun ön bahçesi onların balkonuna bakıyordu, balkondan bakılınca avludaki tüm çocuklar görünüyordu. Böyle bir manzaraya sahip olduğu için evini daha da sevmişti Sarya, böylece ne zaman çocukluğuna özlem duysa çıkıp okul bahçesinde oynayan çocuklara bakabilecekti.
O gün akşama kadar evini serip düzeltmekle uğraştı Sarya, parke yerine tüm evi gri renk halıfleks döşediler, kapıları takan ustanın yardımıyla söküp getirdikleri giysi dolabını monte ettiler, karşısına karyolalarını bıraktılar, yanlarına komidinler onların üzerine geldikleri gün Nadirin aldığı çiçekleri bıraktılar. Nadir ustalarla beraber dışarı çıkarken Sarya mutfağa geçti. Kutulardan tabak çanak ne varsa çıkarıp, Nadirin kapı ustalarına yaptırdığı dolaplara yerleştirdi, on yıldır sakladığı çeyizini ilk defa burada açıyordu içinde ne olduğunu bilmeden. Annesi ablaları alıp hazırlamış o hiçbir zaman merak edip bakmamıştı, getirdiği günden beri öylece odanın bir köşesine yığmış arada bir, çok toz tutunca üzerlerini silmişti. Kutulardan çıkan yemek takımları, tencere takımları, kahve ve çay takımları ince bir zevkin eseriydiler, hepsinin de özenle uyumla seçildiği anlaşılıyordu. Sarya kutulardan çıkanlara hayranlıkla bakıp yerleştirirken elinde iki bardak çay ve bir tabak kekin olduğu bir tepsiyle Gülbahar belirdi kapıda.
—Kolay gelsin komşu, dedi güleç bir yüzle, ardından:
—O yemek takımların çok güzel diye ekledi.
—Sağ ol, belki inanmazsın ama bende yeni görüyorum. Annem ve ablalarım alıp çeyizime bırakmışlar ben hiçbir zaman bakmadım.
—Pes yani, on yılda insan ne olduklarını merak etmezmi? Sendeki ne karşı çıkış ne inatmış dedi yarı alaycı bir sesle. Ardından;
—Her kim seçmişse işin inceliğinden anlayan oldukça zevkli biri. Diye ekledi.
Keklerini yiyip çaylarını yudumlarlarken bir yandan da diğer kutuları açıp içindeki değişik süs eşyalarına aksesuarlara hayranlıkla baktılar, bir kutuda Sarya nın çok sevdiğini bildikleri beş altı tablo bez parçalarına sarınıp bırakılmıştı her şeyden çok bunlara sevinen kadın, hiç soluklanmadan bir tomar çivi kapıp tüm tabloları belirli bir sıraya göre salonun duvarına astı, karşılarına geçip uzunca seyretti, hepside değişik büyüleyici manzara resimleriydi. O gün akşama kadar oturmayan Sarya, perdelerinden örtülerine kadar tüm evi serip yeniden silip süpürmüştü, en sonda rahatına oldukça düşkün olan Nadirin önceden alıp bugün getirilebilen oturma gurubu ve televizyonu salona yerleştirdiler. Sarya hızla koli kartonlarını toparladı, televizyon masasında biriken tozları sildi, salonu tekrar süpürdü. O akşam evlerinde ilk yemeklerini yiyip kendilerine ait evlerinde uyudular. Sabaha çok farklı duygularla uyandı Sarya, daha hafif kendinden daha emindi. Çarçabuk semaverin fişini takıp bahçeye çıktı, kimsecikler uyanmamıştı daha, okulun yan tarafında bulunan sabah namazından sonra çıkıp evine giden imamı gördü, önüne kattığı koca göbeğini sallaya sallaya yürüyor bir yandan da yaktığı sigarasını tüttürüyordu. Bir müddet adamı izledikten sonra vazgeçip eline aldığı çalı süpürgeyle avluyu süpürmeye başladı, o gece oldukça ılık geçmiş sadece yüksek dağ tepelerini kırağı tutmuştu. Kadın inşaattan geriye kalan kumları balkonun önünde ki çamurun üzerine dağıttı, fazla kalan pireketler ve taşlarlarla kumun kenarlarına dağılmasın diye set yaptı, setin arkasında kalan kısımları çiçek ekmek içim kazıp çapaladı, güneş doğduğunda yazdan bu yana gözü gibi sakladığı çiçek tohumlarını ekebilirdi. Gerçi onları şehirdeki bahçeye ekmek için toplayıp kaldırmıştı, ama gel gör ki kendine ait bahçeye ekmek nasip olmuştu. Evin güney batı cephesinde yani okul bahçesiyle kendi evleri arasında kalan etrafı tel örgüyle çevrilmiş büyük bir boş alan vardı, buraya her şeyi ekebileceği bir bahçe yapmayı planlıyordu. Çiçek ekeceği yerle bahçe arasında kalan kısmıda çilek ekmek için kazıp hazırlamaya koyuldu. Hava serin olmasına rağmen kendini fazla yorduğundan oldukça terlemişti, biraz dinlenmek için kapı önünde bulunan kütüğe oturdu, evin doğu tarafında bulunan yoldan dağlara doğru bir kadının topallayarak yürüdüğünü gördü, arkasında yalın ayak ağlaşarak koşan küçük bir kız çocuğu vardı, kadın her iki adımda bir durup kıza bir şeyler anlatıyor kız arkasını kadına dönüp olduğu yerde oturuyor kadın tekrar yürüdüğünde oda ayağa kalkıp ağlayarak arkasından yürümeye devam ediyordu. Bir acı dalgası büyüyerek içini parçaladı, karşısında yine ezilen bir kadın vardı. Sabahın bu saatinde bu soğukta nereye gidiyor bunlar dedi kendi kendine, yanlarına gidip sormak için ayağa kalktı içerden kendisini çağıran Nadirin sesiyle gitmekten vazgeçip içeri girdi aklında o soğukta yalın ayak ağlayan küçük kız vardı. Banyodan çıkan Nadir oldukça telaşlıydı,
—Çabuk hazırlan, şehre gidiyoruz, dedi telaşı sesine de yansımıştı. Sarya başından soğuk sular dökülmüş gibi hissetti kendini, ne demekti bu oraya geri gidecekti acaba ne olmuştu, olduğu yerde donup kalan kadını fark eden Nadir elinde yüzünü kuruladığı havlu olduğu halde,
—Korkma birkaç günlüğüne gideceğiz dahası gitmemiz gerek Rojin nişanlanıyor nişandan sonra döneriz. Dedi elinde ki havluyu kadının omzuna bırakıp televizyonu açmak için salonun yukarısına ilerledi
—Orda ne dikilip duruyorsun kahvaltıyı hazırlasana dedi. Kadın omzundaki havluyu koltuğun kenarına bırakıp mutfağa yöneldi fokur fokur kaynayan semaverin suları üsten taşmış etrafına dökülmüştü, semaveri tamamen unutan Sarya hızla fişi çekip üzerine biraz su ilave etti, çayı demledi kahvaltılık bir şeyler hazırladı çalışırken aklı Rojin deydi içinde beliren suçluluk duygusu giderek büyüyor dikenden bir yumak gibi tüm bedenini sarıyordu. O mu sebep olmuştu ama o sadece yardım etmek istemişti böyle olacağını nereden bilebilirdi, kız okusun kimseye muhtaç olmadan yaşasın kendi hayatı üzerinde söz hakkı olsun gerektiğinde kendi hayatıyla ilgili kararları kendi versin istemişti, belkide gerçekten çok mutlu olur diye düşündü, bunu düşünürken de böyle olması için Allaha yalvardı. Nadir kahvaltı yaparken kendide yatak odasına geçip yatağı toparladı üzerini değiştirdi, kendine ve eşine ait birkaç parça elbiseyi bir çantaya doluşturdu, nişanda giyerler diye kendi yöresel elbiselerini nadirin siyah takım elbiselerini aldı. Sandığı açıp içinden takılarını da alıp çantaya sıkıştırdı hazırlığı bitmişti, salona geçip kahvaltıya oturdu hiç iştahı yoktu kendini zorlayarak bir iki zeytin yiyebildi. Az sonra elinde bir çantayla Gülbahar girdi içeri arkasından da saçları yeni taranıp atkuyruğu yapılan kızları girdiler. Selamdan sonra Nadir in de ısrarıyla onlarda kahvaltıya oturdular, geç kalırlar diye kahvaltı yapmadan giyinip gelmişlerdi. Bir saat sonra hep beraber Nadir in yeni aldığı kamyonetine binip şehre doğru yola çıktılar.
İki saat sonra evdeydiler Gülbahar kızlarıyla çantasını alıp Heci Hekimin evine gitti, arabadan inen Sarya Nadir in peşi sıra eve doğru yürüdü, buradan ayrıldıklarında her yer karla kaplıydı, aradan sadece birkaç gün geçmiş olmasına rağmen karların büyük bir kısmı erimiş asfalt olmayan ara yollar çamur deryasına dönüşmüştü, kapının önünde oldukça çamur birikmiş Sarya gittiğinden beri kimse temizleyip süpürmediğinden yer yerde çöpler birikmişti. Nadir karısına dönüp:
—kız bak etrafa yokluğun nasıl da belli oluyor, şuraya bak çöpten geçilmiyor, dedi eliyle duvar diplerinde biriken çöpleri göstererek. Mutfak çöplerinin büyük bir kısmı da poşetlerle çöp kutusuna atılmaya üşenilip balkon duvarının dibine bırakılmıştı. Adam ayağıyla çöpleri tekmeleyip ortalığa saçtı, dağılmasınlar diye atılan Sarya nın kolundan tutup:
—Bırak kalsın, biraz kadrini bilsinler dışarısı böyleyse Allah bilir ev nasıldır. Dedi tiksintiyle bir tükürük savurarak. İçeri girdiklerinde ev halkı yeni uyanmış soba yanmayan soğuk salonda yemek için ağlayan çocuklar bir birine girmişlerdi. Emine Hanım kanepede oturmuş sobayı yakın kahvaltı kurun diye gelip geçene bağırıyor bir türlü dediğini yaptıramıyordu.
—Bu ne hal anne böyle? Diyen Nadir koşup annesinin elini öptü, ardından da Sarya gelip kadının elini öptü. Oturmadan koşup sobayı doldurup yaktı, çarçabuk salona bir kahvaltı sofrası kurdu, iş yapmaktan üşenip değişik bahanelerle odasına kapanan kadınlar salonda hazır sofrayı bulunca teker teker gelip sofraya oturdular hepside Sarya yı alıp götürdüğü için içten içe Nadir kızıyordu. Az sonra Rojin de geldi salona mutluluktan gözlerinin içi gülüyor elinde düşmeyen telefonuyla bir yandan mesajlaşırken bir yandan da yeni gelenlerin hatırını sorup kendisine yöneltilen sorulara cevap veriyordu. Daha önce hep kot pantolon giyen kız üzerine uzun bir etek giymiş başına da bir yazma bağlamıştı. Bu hali oldukça komik geldi Sarya ya, gülümseyerek kıza baktı:
—Etek oldukça yakışmış, dedi.
—Sağ ol yenge, şimdiden alışayım diye giyiniyorum işte.
Daha çok şeye alışacaksın, önce kınayacak karşı çıkacak sonra yorulup boyun eğeceksin, her boyun eğiş bir yeniliştir, her yenilişte yeni bir şeye alışacaksın mecbur alışacaksın dedi kendi kendine canı oldukça sıkılan Sarya o gün hiç oturmadan etrafı temizlemeye koyuldu, öğle yemeği için yemek pişirdi, odasına gitti, burayı çocukların oynaması için sermişlerdi. Odanın her tarafı çoğunluğu kırık olan oyuncaklarla doluydu, oyuncaklar arasında bulunan kek bisküvi kırıntıları, çeşitli meyve kabuğu ve çekirdeklerinden buranın günlerdir süpürülmediği anlaşılıyordu, Sarya hiç üşenmeden işe koyulup tüm oyuncakları toparladı odayı havalandırıp süpürdü, kirli ellerini sürdükleri camları sildi. Arkasından içeri giren Nadir sigarasını çıkarıp bir tane de Sarya ya uzattı, önce kendi ardından da kadının sigarasını yaktı, ağzında tuttuğu dumanı üfleyip:
—Rahat oturmasını bilmiyorsun, onların çocukları oynuyor bırak kirin içinde boğulsunlar dedi, sesindeki ciddiyet kadını oldukça şaşırtmıştı, yıllardır böyle herkesin yerine çalışıyor eşi bunu bildiği halde en ufak bir dağınıklık yada bir yerde bir leke gördüğünde herkesin içinde bir tek onu azarlıyordu, şimdi ne değişmişti de ona çalışma diyordu, bu ilgisinin altında yatan sinsi sebebi çok sonraları anlayacaktı. Adam sesine oldukça şefkatli bir tonlama verip, köşede duran iskemleyi göstererek:
—Bari sigaranı içene kadar otur şuraya, anlaşıldı yer yeri temizlemeden duramayacaksın, dedi. Adamın yanında daha önce hiç sigara içmeyen Sarya kızarıp bozardı, sigarasını parmakları arasında ezdi, adam pencereye doğru ilerleyip arkasını ona dönünce sigarasından derin bir nefes aldı, rahatlamak istercesine dumanı içine çekti, aldığı aşırı dumandan başı döndü midesi bulandı, sakinleşmeye çalışıp yalnızmış gibi sigarasını içmeye devam ettiyse de bunu başaramadı, bitmesine izin vermeden sigarayı açık camdan dışarı fırlattı, baş dönmesi geçsin diye yeniden iskemleye oturdu. Onun orda olduğunu unutan Nadir pencerenin önünde sigarasını içerken aklı, bir hafta önce kaçakçılarla İran a giderken gördüğü kıza gitmişti. Misafir olarak kaldığı evin kızıydı, orta boylu dolgun beyaz tenli bir kızdı. Fiziği pek güzel olmasa da yüzü oldukça güzeldi. Ela gözleri kocamandı, sarıya boyadığı saçları yüzüne daha bir çekicilik veriyordu. Sarı taşlarla süslü siyah kadifeden yapılmış uzun bir elbise giymiş arkadan dağınık bir topuz yaptığı saçlarının üzerine sarı tülden uzun bir şal örtmüştü. Nadir orda kaldığı süre içinde tüm hizmetlerine koşmuş, hizmet ederken de yüzünde gülücüğünü eksik etmemişti. Nadire mazot taşıyan besiçlerden yılardır evli olduğu halde hiç çocuğu olmadığını öğrenmiş buda adama yanaşmak için onu daha da heveslendirmiş, bu adamla evlenmeyi kafasına koymuştu. Kızın ilgisi Nadir in dikkatinden kaçmamış oda ister istemez kıza ilgi göstermeye başlamıştı. Şimdi Sarya ya her baktığında suçluluk duyuyor bu suçluluktan kurtulmak için daha önce hiç yapmadığı şekilde kadına iyi davranıyordu. Evlendiğinden bu yana sürekli dışlanıp horlanan Sarya, kendisine iyi davranılmayı bir nimet gibi görüyor içine yerleşen suçluluk duygusuyla bu nimeti hak etmediğini düşünüp minnet duygusuyla ezilip kızarıyordu. Bunu hak etmek için ne yapacağını bilmiyor borçlu kaldığını düşündüğü eşinin kendisine daha fazla iyi davranmaması için ondan uzak durmaya çalışıyordu.
Akşamüzeri eve Gelen Aryan ve Bahtiyar daha avlu kapısında Sarya nın geldiğini anlayıp koşarak içeri girdiler.
—Yenge Allah mı halimize acıyıp seni gönderdi, valla bir hafta daha gelmesen hepimiz kirden evin etrafındaki çöpten boğulacaktı, az kalmıştı belediye çöp ev diye buraya baskın yapacaktı, dedi. Çantasını kapı arkasına fırlatıp mutfağa doğru ilerlerken
—Nihayet bu ev gerçek yemek kokuyor günlerdir yanık makarnadan başka şey görmeyen midemiz isyan bayraklarını açmıştı artık diyede ekledi, mutfağa girdi az sonra elinde koca bir tabak sulu köfteyle dışarı çıktı, elindeki iki kaşıktan birini Bahtiyara uzattı beriki hayır anlamında başını salladı, aslında oda çok acıkmıştı ama diğerlerine ayıp olmasın diye ret etmişti. Salonda bulunanlar sessizce onu izliyorlardı, bu duruma oldukça sinirlenen Fatma odasına girip ardından hızla kapıyı kapattı. Sarya gençlerle merhabalaşıp hal hatırlarını sordu, sofrayı kurmaya koyuldu, Hemail de yardım etmek için onun peşi sıra mutfağa girdi. O gece akşam yemeği aryanın şakalarıyla oldukça eğlenceli geçti, önceleri söylediklerine alınsalar da kendilerine durmadan laf sokuşturulan kadınlar daha sonraları çocuğun şakalarına dayanamayıp katıla katıla güldüler. Yemeklerden sonra Heci Helime, Sefer Besra ve Gülbahar geldiler oraya. Evdeki temizliği Besra da fark etmiş Sarya ya övgüler sıralamıştı. Kanepede oturan Sarya nın yanına ilişip kulağına bir şeyler fısıldadı, kadının rengi sarardı elleri titredi elindeki bardak düşmesin diye yavaşça sehpaya bıraktı, gözlerini önündeki çay bardağına dikerek uzunca bir süre öylece bekledi kendini toparlayıp Besra nın yüzünü inceledi bunu ona neden söylemişti, üzmek için mi yoksa uyarmak için mi, kadının sürekli sırıtıyormuş gibi duran suratından hiçbir şey anlamadı. Çay bardağını da yanına alıp mutfağa geçti, deminden beri onu izleyen Gülbahar da arkasından girdi mutfağa, açık camın önünde durup gecenin karanlığını izleyen kadına yaklaşıp elini omzuna koydu.
—O cadı sana dedi böyle? Sarya titredi, kirpikleri oynadı, boğazına bir şeylerin düğümlendiğini anladı kendini toparlamak mantıklı cevap vermek için zamana ihtiyacı vardı, kendine bu zamanı kazandırmak için hala elinde bulunan bardaktaki çayı lavaboya döktü musluğu açıp bardağı olması gerekenden çok daha uzun yıkadı, buna öfkelenen Gülbahar uzanıp musluğu kapattı, kadının elinde bulunan bardağı alıp lavabonun üzerine bıraktı çenesinden tutup başını kaldırarak gözlerinin içine baktı:
— Cevap versene sana ne dedi böyle.
—Hiç hiçbir şey.
—Sarya lütfen seni bu denli üzen şey ne?
—Şaka yaptı sadece.
—lütfen!
—Çocuğum olmadığı için Nadir in evleneceğini söyledi, hatta Emine Hanım onlara Nadir in İran dan bir kıza aşık olduğunu Rojin in düğününden sonra onu evlendireceklerini söylemiş. Bütün bunları daha önce Sefer den duyan Gülbahar ne diyeceğini bilmeden bir müddet sustu, duyduklarını kadına anlatıp anlatmamak arasında uzunca bir süre kararsız kaldı, en sonunda bunu ona anlatmanın ona acıdan başka bir şey kazandırmayacağına karar verdi, ne yani bunları duyup gidip Nadir e kızsa adam vazmı geçecekti hayır sırf onun inadına bu süreci daha da hızlandırıp bir hafta içinde evlenecekti ve Sarya nın ailesi dahil herkes ondan yana olacak sesini çıkardığı halde çocukları olmadığı için Sarya yı suçlayacaktı, onun için en hayırlısı bilmemesiydi, belkide Nadir bir müddet sonra bu gönül macerasından sıkılıp vazgeçecekti.
—Bu tür şeylere inanma seni mutlu, gözlerinin içi gülerken gördüler ya bunu kıskanıp üzmek için uyduruyorlar, bunca yıldır Nadir bir çocuğunun olmadığını sana ima dahi etimi hayır, böyle çocuk meraklısı olsa seni bir kez olsun doktora götürürdü değilmi. Dedi Gülbahar, bunları öyle içten söyledi ki neredeyse söylediklerine kendiside inanacaktı. Yine de söyledikleri kadını rahatlamış buruk bir rahatlama içini okşayıp geçmişti. Çocuğunun olmaması bir kusurmuydu, kusursa bile bunda onun ne suçu vardı, yoksa tüm suç onunmuydu, bir çocuğu dahi hak etmeyecek kadar kusurlu isyankâr günahkârımıydı, belki de isyanın cezasıydı çocuğunun olmayışı, yıllardır kendisine sunulan hayata isyan etmiş tüm kadınlar gibi kabullenip susmak yerine sürekli bir başkaldırışla kendi kendini yiyip bitirmişti, ama ses çıkarmamıştı ki ne yaptıysa kendi içinde yaşamış isyanını da savaşını da sadece kendiyle vermişti. Arkasından seslenen Bahtiyarın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı, dönüp çocuğa:
—Kusura bakma dalmıştım, bir isteğinmi var dedi.
—Hayır, yenge sadece neyin olduğunu merak ettim iyimisin?
—Sağ ol iyiyim seni sormalı dersler nasıl gidiyor.
—İyi, kim ne derse desin takma, kitap okuyormusun orda.
—bu güne kadar pek zamanın yoktu ama bundan sonra okuyacam Allah ın izniyle, tekrar teşekkür ederim verdiğin kitaplar için.
—Ben de onu diyecektim sana, bizim öğretmen bir kutu dolusu kitap verdi dağıtmam için, onları sana vermek istiyorum.
—Gerçekten mi, iyi ama ben tüm bu iyiliklerinin karşılığını nasıl ödeyecem bilemiyorum sen de olmasan ben kendi yalnızlığımda kaybolur giderdim. Çocuğa minnetle baktı canı yandı neden kendisi kendine bir şeyler yapamıyordu, neden hep birilerinden gelecek bir iyiliğe muhtaçtı, gidip kendisi kitap almak istese çarşıya çıkmasına izin vermezlerdi, biriyle gitse istediği kitapları alacak parası yoktu, para kazanmak için çalışmak istese buna da izin yoktu, eşinden para istese ne yapacan parayı varsa bir ihtiyacın söyle ben alayım, derdi kitap istiyorum dese buna sadece güler geçerdi. Oysa Bahtiyar bile hem okuyor hem çalışıyordu, kendi hayatıyla ilgili kararları kendi alıyor çalıştığı için kimseye hesap vermiyordu, kendisi istese istemese kendisine dayatılan her şeyi yapmak zorunda kalıyor, gitmek istemediği halde sırf başkası istiyor diye gitmek zorunda kalıyordu. Hayatta ilk öğrendiği şey kaybetmek olmuştu, eline aldığı, hayalini kurduğu, olmasını istediği her şeyi kaybetmişti, sevmeyi, sevilmeyi, istemeyi arzulamayı, hatta kendisi olma isteğini bile kaybetmişti. Kaybetmek başlarda canını acıtsa da zamanla bu acıyı kanıksamış, her kaybediş buruk bir boşluğa dönüşmüştü yüreğinin kuytularında, artık içindeki her anıda koca bir boşluk vardı, yeri dolmayan geri gelmeyen kaybedişlerle.
İçerden tiz tiz bağıran Emine Hanımın sesiyle salona gitti, kadın tüm ev halkını etrafına toparlamış yapılması gerekenleri anlatıyordu.
—Yarın öğleden sonra nişanımız var biliyorsunuz, Aryan oğlum sen Bahtiyarla çarşıya çık şu listedeki her şeyi al getir acele gidip gelin hiçbir yerde oyalanmayın, dedi kendinden emin hükmeden bir ses tonuyla. Oldukça yorgun görünen Aryan.
—Sabahtan beri aklın neredeydi, bu saatte hiçbir dükkân açık değildir nereden yapayım alışverişi, diye bağırıp söylenmeye başladı. O esnada salona giren Hasan Bey hiddetle
—Sana ne söyleniyorsa onu yap neyin ne zaman yapılacağını sorgulamak sanamı kaldı. Diye bağırdı Aryan kalkıp askıdaki montunu alıp söylenerek dışarı çıkıp ardından kapıyı hızla kapattı, mutfak kapısında olanları sessizce izleyen Bahtiyar yengesinin elindeki listeyi alıp hiç konuşmadan dayısının ardından çıktı.
Emin Hanım öfkesini yenip konuşmasına devam edebilmek için derin derin nefes aldı, herkesin önünde söylediklerinin sorgulanması oldukça ağır gelmiş hâkimiyetini kaybedeceği korkusu onu daha da saldırganlaştırmıştı. Son anda kocasının durumu kurtarması onurunu okşasa da içindeki afallamayı yok edememişti. Yapılacakları kısa kısa anlatıp, karşısındakilerin kendisine cevap verecek yâda soru soracak zaman bırakmadan odasına çekildi, hükmetmenin kurallarından biriydi, karşısındakilerle fazla muhatap olmamak.
Yine en ağır işler, arkasında ağlayacak çocuğu yok bahanesiyle Sarya ya verilmişti. Hiç itiraz etmeden ayağa kalktı, bir an içinden yapmayacağım demek geldiyse de, bunun tartışmasını yapacak gücü kendinde bulamadığından vazgeçti ya bunu yaptığı için Nadir, “iki gün evden ayrıldın da kendini bir şey mi sandın, deyip onu buraya geri getirirse diye bir korku sardı içini o korkuya la koşup yarın pişireceği ekmeğin ön hazırlıklarını yapmak için tandır evine gitti, soğuğa karanlığa aldırmadan işe koyuldu. Bu korku kendine olan güvenini yeniden kaybettirdi, ardından içindeki tüm duygular yavaş yavaş sönüp tükendi. Nedenini anlayamadığı bir tuhaflık vardı üzerinde, artık acıları hissetmiyor eskisi gibi üzülüp yüreği yanmıyordu, içindeki duygular kurumuştu sanki ne yarına dair bir umudu nede içini kıpır kıpır yapacak bir sevinci vardı, acısı da sevinci de bir anda yok olmuş, ortalıkta, sadece çalışmaya ayarlanmış bir robot gibi hissizce dolanıyordu onu gerçeklikten bu denli koparan şeyin ne olduğunu oda anlayamıyordu. Tüm işlerini bitirip yatağına uzandığında saat gece yarısını çoktan geçiyordu, bedeni yorgunluktan bitkin düşmesine rağmen, ruhu aynı hissizlikle bunu aldırmıyordu bile, tüm düşüncelerini kendini anlamaya odaklayıp uzun bir süre yatakta kıvranıp durdu, ne zaman uykuya yenik düştüğünü kendiside anlayamadan Emine hanımın bağırışlarıyla uyandığında sabah ezanı okunuyordu. Uyandığında ilk duygularını yokladı, içindeki duygu kurumuşluğu hala aynıydı, yatağında oturduğu halde uzun bir süre bunun iyimi yoksa kötümü olduğunu düşünüp durdu, işin içinden çıkamayınca da yere bir tükürük savurup abdest almak için banyoya yöneldi, son zamanlarda namaza daha bir sıkı bağlanmış, sabah namazlarına vaktinde uyanmak için kendini şartlandırmıştı, hayattaki tek gayesi Allahın rızasını kazanmak olmuştu. Sabah namazından sonra, dün topladığı oyuncakların yanına bıraktığı valizini alıp açtı içinden kendini sıcak tutacak bir kazak çıkarıp giydi, ekmek pişireceğini tahmin etmediğinden yanına ekmek pişirirken giyebileceği şalvarını almamıştı, “Hemail inkini alırım” deyip yataklarını toparlamaya koyuldu. Nadir le beraber eski odalarında uyumuşlardı.
Herkesten evvel odadan çıkıp işlerini yapmaya koyuldu, semaveri takıp kaynayan suyla koca bir leğen hamur yoğurup kapağını kapattı çabuk mayalansın diye üzerini eski battaniyelerle iyice sarıp sarmaladı, geceden hazırladığı tandırı yaktı, ellerini dahi yıkamadan odunluğa koşup bir torbaya doldurduğu odunları tandırın yanına taşıdı, sabahın ayazında üşümüş karnı da acıkmıştı. İçeri girdi, Emine Hanım ın bağrışmalarına rağmen kimse uyanmamış sessiz ve soğuk olan ev eskisinden bile sıkıcı gelmişti ona. Banyoya girip ellerini yıkadı, kahvaltı için mutfağa geçti, ne çay demlenmiş nede kahvaltı hazırlanmıştı. Semavere su doldurup fişini taktı, dolaptan çıkardığı yumurtaları yıkayıp bir tencereye doldurdu, üzerine su ekleyip kaynamaları için acağa bıraktı. Yere sofrayı serip dolapta kahvaltı için ne bulduysa sofraya bıraktı. Bu arada kaynayan semaverin suyuyla çay demledi. Birileri gelir diye bir süre bekledi kimse gelmeyince oturup kahvaltısını yaptı. Aklı geldiğinden beri hiç yalnız kalamadığı Rojin deydi. Acaba kız ne yaptığının farkındamıy dı, olamazdı o daha on altı yaşındaydı evlilik ona her an vazgeçebileceği bir oyun gibi geliyor olmalıydı. Bunu ona anlatmalı yeniden düşünmesini sağlamalıydı, yo yo bunu asla yapmamalıydı, çünkü bu saatten sonra vazgeçmesi imkânsızdı. En iyisi bana verilen işleri yapıp kimseye hiç karışmamak dedi kendi kendine.
Öğleden önce ekmek pişirmeyi bitiren Sarya, tüm ekmekleri toparlayıp eve taşıdı, servise hazır şekilde katlayıp büyük leğenlere doldurdu, sabah erkenden gelip garajda yemek pişiren aşçıyı kontrol etti, eksik bir şeylerin olmadığından emin olduktan sonra eski odasına çekildi. Gerçi bu onun uğraşması gereken bir iş değildi ama son anda bir aksilik yada eksik bir şeyler olursa Hasan Bey herkesi azarlamasın diye yapmıştı, yada bunu yaparak bir şeyler yapabildiğini kendine kanıtlamak istemişti, aslında bunu neden yaptığını kendiside bilmiyordu sadece yapmıştı. Çantasından bir sigara çıkarıp yaktı, alışkanlıkla içeri duman dolmasın diye pencerenin önüne geçip dumanları açtığı camdan dışarı üfledi, neredeyse öğle olmak üzere olduğu halde ev oldukça sessiz görünüyordu. Tüm çocuklar gelenlerin oturması için dünden getirilip dışarıya dizilen sandalyelerin üzerinde hoplaya zıplaya oyun oynuyorlardı. Sandalyeleri Sefer ve Nadir dünden getirip dizmiş etrafta ki çöpleri toplarken bahçeyi bu denli kirlettikleri için evdeki kadınlara sövüp saymışlardı. Kadınlar Rojin le beraber kuaföre gitmiş Emine Hanım ise sabah erkenden süslenip, nişan için şehir dışından gelen misafirleri Hasan Beyle beraber misafir odasında ağırlıyorlardı. Aşçıyla beraber getirilen ve dış balkona çay tezgâhlarını kuran çaycı Hasan Bey in isteği üzerine durmadan odaya çay taşıyordu. İyiki aşçı ve çaycı tutmuşlar yoksa bunlar bir dakika bile oturmama izin vermezlerdi diye düşündü Sarya. O esnada güle oynaya Besra girdi içeri, evde kimseyi bulamayınca kapıyı çalmadan Sarya nın odasına girdi, pencere önünde sigara içen Sarya ya şaşkınlıkla bakıp:
—Aman allahım bu ne hal neredeyse davetliler gelmek üzere ve sen halen üzerindeki bu paçavralarla orada dikilmiş duruyorsun niye halen giyinmedin?
—ekmeği yeni bitirdim.
—Ne sen bugün ekmek mi pişirdin hem de tek başın?
—Evet, kimse yardım etmek istemedi herkes kendine bir bahane bulup ortalıktan kayboldu bende mecbur kaldım.
—Sana bunu yapmalarına neden izin veriyorsun, üstelik o cadı kocana evlenmesi için durmadan baskı yaptığı şu sıralarda. Hadi durma git önce güzel bir duş al ben hazırlanmana yardın ederim. Dedi, Sarya çantasından çıkardığı havluyla banyoya yönelirken o makyaj takımlarını almak için evine gitti. bir saat Sonra Sarya nın tüm itirazlarına rağmen ona makyaj yapmış, onun elbiselerini modası geçmiş bulup kendi sarı taşlarla süslü siyah kadife elbiselerini giydirmiş başına da kıyafetlerle uyumlu bir şal örtmüştü. Kendisiyle aynı boy ve kiloda olan Besra nın elbiseleri Sarya ya çok yakışmış yere kadar inen elbisenin etekleri zarafetine zarafet katmıştı. Bu şıklığı Sarya ya zorla giydirdiği Rojinin platform topuklu elbisedeki taşlarla uyumlu altın sarısı ayakkabılarla tamamlamıştı. Aynanın karşısına geçen Sarya güzelliği karşısında bir kez daha şaşırmış mutlu olmak için güzellikten daha fazlasına sahip olmak gerekir diye düşündü. bu güne kadar Nadir dahil bir çok insan ona çok güzel olduğunu söylemiş, ama ona bunu söylerken gözlerinin içine bakıp yüreğini titreten, yüz güzelliğinden ziyade diş güzelliğini yüreğindeki sevgiyle özdeşleştiren biri söylemediğinden bu kelimeyi içi boş gereksiz bir iltifat olarak değerlendirmiş asla üzerinde durup düşünmemişti. O gün aynanın karşısında bu kelimenin gizeminin söyletende değil de söyleyende olduğuna karar vermişti.
—Yine her zamanki gibi yaptığın onca işe rağmen çok güzelsin, sessizce içeri girip aynanın karşısında kendini seyreden karısına bakan Nadir. Karını İran da tanıştığı kızdan daha güzel bulmasına rağmen ondaki sıcaklığı heyecanı karısında bulamıyordu, buda istemediği halde düşüncelerini ona yöneltiyordu, Sarya ya bakarken bile aklında o kız vardı. Beraber yaşamaya zorlandıkları onca yıl ikisi de birbirine karşı ciddi hisler beslememiş, birbirlerinin yokluklarında özlem duymamış olduklarını bildikleri halde yalnız oldukların da bile bunu kendilerine itiraf edememişlerdir.
Öğle vakti kız tarafı tamamen toplanmış öğle yemeği için dışarıda kurulan masalarda oturmuşlardı. Aşçıların doldurduğu yemekleri düğüne gelen gençlerinde yardım ettiği Aryan ve Bahtiyar masalara taşıyorlardı. Misafirlere, pirinç pilavı ve kırmızı etten yapılan kavurmanın yanında cacık ve küçük kutularda kola ikram edildi. Bu genelde maddi durumu iyi olanların tercih ettiği bir menüydü, dar gelirli kesim daha çok pilavın yanına tavuk etini ve kola yerine su ikram etmeyi tercih ederlerdi.
Erkek tarafının da gelmesiyle eğlence başladı, Heci Hekimin acısına saygıdan orkestralar getirilmemişti ama müzik çalar büyük aperlörlere takılarak açılmış buradan yükselen oyun havaları gençlerin neşesini yerine getirmiş coşan gençler kızlı erkekli karışık guruplar halinde halaya tutulmuşlarda. Düğünler gençlerin kimseden çekinmeden duygularını ulu orta yaşadıkları ve sevdikleriyle herkesin gözü önünde elele tutuşup oynadıkları ve onları çok mutlu eden sosyal etkinliklerdi. Burada herkes sevdiği kız yada erkekle el ele oynar ve bunu kimse yadırgamaz yada engel olmaya çalışmazdı. Birçok gençte bu düğünler sayesinde tanışıp arkadaş olur ve böyle başlayan birçok arkadaşlığın sonu evliliğe varırdı. Herkesin toplanmasıyla tüm misafirlere çay ikram edildi, çaydan sonra erkek tarafına ait genç kadın ve kızlardan oluşan bir gurup içeri girip mavi bir nişan elbisesi giyen Rojin in yüzüne rengârenk bir örtü örtüp, iki kişi koluna girdiği halde onu türküler eşliğinde dışarı çıkardılar. Çıkmasıyla davetlilerin hepsi birden alkışlamaya gençler kızın önünde oynamaya başladı. Kız davetliler ortasında bulunan bir sandalyeye oturtuldu, yine alkışlar eşliğinde yüzü açılıp getirilen altın takılar takılmaya başlandı. Olgun yaştaki kadınların yanında oturan Emine Hanım gururlu, kızına takılan takılarla göğsü kabarıyor, kızına doğru yöneltilen kıskanç bakışlara nispet yaparcasına takıları takan kızın daha yüksek sesle bağırmasını söylüyor. Yüksekova nın en zengin ailelerin den birinin, oldukça yakışıklı ve çalışkan oğluyla evleniyordu kızı. Gururlanması, orada göğsünü gererek oturması şu an herkesten çok onun hakkıydı. Kızı bir peri kızı kadar güzel, bir kelebek kadar narin bir halde orada herkesin ortasında bir prenses gibi süzülüyordu.
Nişan töreninden sonraki gün Sarya ve Gülbahar Sefer in kullandığı Nadire ait kamyonete binip köye döndüler. Dönüş yolunda konvoylar halinde Şemdinli’ye doğru giden askeri araçlar nedeniyle çok yavaş ilerleyebilmiş birçoğu zırhlı olan bu araçlardan dolayı çoğu kez durmak zorunda kalmışlardı. Sarya yine merakla etrafı gözetlemiş önlerine çıkan her hayvan yada değişik bulduğu bitki karşısında heyecanlanmış, çocuklar gibi neşe içinde başını arabanın camından çıkarıp gözden kaybolana kadar izlemeyi yol boyunca sürdürmüştü. Küçücük bir detayda bile yaşamın birçok güzelliğini keşfetmişti.
—Bu araçlara bakılırsa büyük bir operasyon olacak yine, buda mazot bir süre gelmeyecek demektir, dedi yola çıktıklarından beri tabiatına aykırı olduğu halde suskun duran Sefer. Bu sözler üzerine keyfi kaçan Sarya dışarı bakmaktan vazgeçip, ya geri dönmek zorunda kalırsak ne yaparın diye düşünmeye başladı, bu arada hepsine de oldukça uzun ve sıkıcı gelen bu yolculuk sona ermiş akşam ezanıyla beraber nihayet köye varmışlardı. Sarya yeniden başını cama dayayıp dışarıyı seyretmeye başladı. Kızlı erkekli guruplar halinde okuldan dağılan çocuklar evlerine gidiyorlardı, akşam namazına geç kalmış yaşlı bir adam hızlı adımlarla camiye doğru yürüyordu, köyün ortasındaki boş alanda toplanmış gençler günün bitmek üzere olan aydınlığından yararlanmak istercesine bitmek üzere olan bir maçın son rövanşını yapıyorlardı. Yan evin kapısında küçük bir çocuk oturmuş ağlıyordu, daha yukarıda yaylaktan gelen ineklerini eve götürmeye çalışan iki kız ellerinde ki değneklerle önlerine kattıkları inekleri kovalıyorlardı. Kapıya varıp indiklerinde Sarya nın içini anlayamadığı bir huzur kapladı. Arabadan inip hep beraber içeri girdiler.
Nisanın sonlarına doğru havalar iyiden iyiye ısınmış, köy halkı sabahtan akşama tüm zamanlarını bağlarda bahçelerde geçirmeye başlanmıştı. Yeni yeni yaygınlaşan bağlarda asma ağaçlarının dipleri çapalanıyor, yabani otlar toplanıp ağaçlardan kuru dallar ayıklanıyordu. Dağların kuzeye bakan yamaçlarında toprağın yumuşamasıyla bağ oluşturmak için kayalardan ve çalılıklardan arındırılan yeni alanlar açılıyor, çoğunun etrafı hayvanlar girmesin diye tel örgülerle çevriliyordu. Alınan asma fideleri dikmeye hazır hale getirildiğinde, bu işten anlayanlardan yardım isteniliyor birkaç köylünün de yardımıyla imc usulü yeni bağlar oluşturuluyordu. Bahçelerde ise sabah köyün yukarısından geçen derenin yanındaki düzlükte koyun sağmaya giden kadınlar eve dönüp sütlerini peynir yaptıktan sonra çalışırlardı. Toprak, geçen yıldan kalma kuru dallardan ayıklanıp kürekle kazılırdı, kazılıp çapalanan toprak ekilecek sebzelere göre gruplandırılır bahçeye gelen güneşi etkilemesinler diye uzayan bitkilere genelde arkalarda yer ayrılırdı. Bahçenin girişlerine ise, her gün yemekle yenmek için toplanılan, soğan, maydanoz, marul, turp, kişniş, dereotu, reyhan ve son zamanlarda tanınan roka gibi yeşillikler ekilirdi. Sarya da tüm gününü dışarıda geçirmeye başlamıştı, evinin yan tarafında etrafı tel örgüyle çevrilmiş koca bir alanı bahçe yapmak için hazırlamıştı. Köydeki tüm evleri dolaşarak çilek fideleri istemiş, konuştuğu her kadından ekebileceği ne kadar tohum alabildiyse alıp getirmişti. “sen yalnız bir kadınsın bunca şeyi ekipte ne yapacaksın” diyene gülerek “ne bileyim olmayana veririm, kurutur, konserve yada turşu yaparım” derdi. Toprakla haşır neşir olmak onu kendine getirmiş bir şeyler üretmek kendine yeniden güvenmesini sağlamıştı. Kapının önünde ki birçok yere çiçek dikmiş, bahçe ile çiçeklerin arasındaki büyük alana ise çilek ekmişti. Dışarı her çıkışında arkadaşını bahçeyle uğraşırken gören Gülbahar, demlediği çayın yanına yaptığı kek, börek ne varsa bırakır beraber içerler diye Sarya nın yanına götürürdü. Kızlarında oyunu bırakıp yanlarına gelmesiyle hep beraber çaylarını içer, sohbet edip kahkahalarla gülerlerdi. Çoğu zaman onlara oralardan gelip geçen köylülerde katılır onların köye gelmelerinden duydukları memnuniyetlerini abartarak anlatırlardı. Bazen sohbet konuları oraya atlarla mazot getiren gençlerden birine gönül veren bir kız olur, bazen dağdaki gerillaya katılan falancanın çocuğu olur, bazen sık sık yapılan operasyonlarda öldürülen bir köylü, gerilla yada asker olurdu. Hepsi için de aynı üzüntü duyulur insanları bir belirsizliğe doğru sürükleyen bu çatışmaların bir an önce bitmesi için Allaha yalvarırlardı. Biri “biliyormusunuz yan köyden falancanın oğlunun askere gittiği gün kızı da gerillaya katılmak için kuzey Irak a geçmiş, bir görseniz kadın ağlamaktan perişan, baba ise yıkılmış halde bir köşeye çekilmişti” derken diğeri “falanca köyden mazota giden birkaç genç öldürülmüş” yada “kaçak yoldan mazot taşıyan falancanın kamyonu devrilip geçen yıl evlenmiş oğlu hastaneye varmadan öldü arkasında küçük bir çocuk ve genç bir dul bıraktı” der bir başkası “dün ilçede çıkan çatışmada bir polis ve bir genç öldürüldü” derdi. Her defasında da ölümün soğukluğu içlerini ürperterek geçer ölenler için duyulan üzüntü hepsini hüzünlü bir sessizliğe sürüklerdi. Yüz yıllardır ölümle iç içe yaşayan halk, bencillikten tamamen arınmış, yaşanılan her ölümün acısını yüreklerinde duymayı kanıksamışlardı. Her acıya zorluğa alışmalarına rağmen, kendilerine hiçte yabancı olamayan ölüme alışamamış ölen her gencin ölümü gözlerindeki kederli ifadeye yeni bir hüzün eklemiş bu hüzünler en iyi günlerinde bile sevinçlerini buruk yaşamalarına neden olmuştu. Her ne kadar şakalaşıp gülseler de hepsinin yüreğinde ölümle gelip yerleşen ve oradan asla silinmeyen bir acı vardı. Tüm acılara rağmen gülmek, ayakta kalabilmek için çabalamak insanın yaşamla arasındaki güçlü bağdan kaynaklanıyordu. Anlatılan her olay yaşanılan her acı Sarya yı güçlendirmiş hayata bakış açısını değiştirmişti. Kendini düşünüp kaybolan yılları ve elinden alınan geleceği için hayıflanmaktan vazgeçmiş daha çok kendini insanlara sunulan hayattaki acımasız çelişkileri anlamaya adamıştı. Orada kaldığı kısa süre içerisinde birçok şey öğrenmiş kendince yaşamı yeniden tanıyıp kendi içinde yorumlamaya başlamıştı. Hayat, tüm acımasızlıklarını sadece ona sunmamış, onun gibi birçok hayatı değişik yollarla yakıp yıkmış yerine koca bir enkaz bırakmıştı. Birini çocukluk hayallerinden zorla kopardıklarında, uzun bir süre dayanılmaz acılarla boğuşur, güçleri tükendiğinde bu acılarla birlikte kendilerine zorla dayatılanlar arasında kaybolur giderler. Acıyla beraber yaşamaya alıştıklarında yeniden kendilerini aramaya başlarlar, kendilerini bulabildiklerinde ya çok geç kalmış olur yada yakılıp yıkılmış ve koca bir enkaza çevrilmiş ömürlerinin arasında sonsuza dek yitip giderler. Sarya da kayboluşu kabullenmiş kendini bulma arayışlarına girmişti, bu arayışın ona sunacağı her sürprize hazır olmasa da, artık acıların canını eskisi kadar yakmayacağından emindi.
Günler hızla gelip geçmiş, mayıs ayının sonlarına yaklaşılmıştı. Sarya nın emekleri doğanın ahenkli uyumuyla beraber filizlenmiş, zamanının büyük bölümünü harcadığı bahçesi yemyeşil bir örtüyle kaplanmıştı. Fidelerini ektiği tüm çilekleri tutmuş, ilk meyvelerini vermek için çiçek açmışlardı. Geçen bu uzun zaman içerisinde Nadir eve sadece iki kez uğramış, her gelişinde de bir saatten daha kısa bir süre kalmıştı. Ona gelen mazotu şehre tuttuğu bir şoför taşıyor o ise köye hiç uğramadan sadece hesaplarla ilgileniyordu. Onun aksine Sefer köye ger gün geliyor Gülbahar la beraber Sarya nın da varsa bir ihtiyacı şehirden alıp getiriyordu. Sarya, Nadirin kendisinden tamamen uzaklaştığını biliyor, az çok tahmin ettiği nedenini Sefer e sormaya cesaret edemiyordu. Herkessin bilipte sustuğu bu gerçeğin, dillenirse canını daha çok yakmasından korkuyordu. Elinden geldiğince bunu düşünmemeye düşünmemek içinde kendini tamamen bahçesine Ve Gülbahar ın kızlarını veriyordu. Bazen de boş zamanlarında yaptığı bez bebeklerini ilkokulun yanındaki anaokuluna götürür bunlara oradaki çocuklara dağıtırdı. Oraya gittiğinde uzun saatler kalır, çocuklarla oynar bazen de onlara renkli kâğıttan değişik oyuncaklar yapardı. Çocuklara bir şeyler yapmak onları sevindirmek yeni uğraşlarından biri olmuştu. Onun bu gerçeklerden kaçışı Gülbaharla Sefer in gözünden kaçmamış birçok kez onunla konuşmayı denemişlerse de, bildiği gerçeğin dillenmesinden korkan Sarya, buna yanaşmamış konunun oraya geleceğini her sezinleyişinde bulduğu sudan bahanelerle oradan uzaklaşmıştı.
O gün öğleden sonra Gülbaharla beraber bahçede oturmuş dağdan topladıkları kengerleri ayıklıyorlardı. Arkasından toz bulutu kaldırarak gelen Seferin arabası yanlarında ani firen yaparak durdu, kapılar hızla açılarak önce Sefer ardından Nadir indiler, kontrolsüz hareketleri, gerginliklerini ele veriyordu. Gülbahar korkarak yanlarına yaklaştı, bir müddet sessiz kaldıktan sonra ürkek bir ses tonuyla;
_hoş geldiniz! Diyebildi. Karşıdan bir karşılık gelmeyince üzerine çöküveren utangaçlıkla ezilip büzülerek kenara çekildi. Evin arkasında oynayan kızlar arabanın sesine koşarak geldiler, Sefer in oraya her gelişi onlar için bir çikolata bayramıydı, amcaları onlar için ceplerini çikolatayla doldurmayı hiç ihmal etmezdi, abisinin hatırasına karşı duyduğu suçluluk duygusunu bu şekilde bastırmaya vicdanen kendini rahatlatmaya çalışıyordu. Kızların neşeyle ona doğru koştuklarını görünce yüzüne zoraki bir gülümseme takıp kolları açarak kızlara doğru bir iki adım atıp kızların ona sarılabilmesi için yere çömeldi, kızlar mutluluklarını açıkça belli eden tüm içtenlikleriyle amcalarına sarıldılar. Belki de babalarının yokluğuyla yüreklerinde oluşan boşluğu onunla doldurmaya çalışıyorlardı. Üzerlerinde toprakta oynamaktan dizleri aşınmış, yıkanmaktan tamamen solmuş keten pembe pantolonları gri renk triko kazaklarıyla amcaları yeter deyip ayağa kalkana kadar tüm sevimlilikleriyle sımsıkı sarıldıkları amcalarının boynunu bırakmadılar. Sefer cebindeki çikolataları kızlara verip Nadir in yanına doğru yöneldi, berikiler oldukları yerde sessizce durmuş onu ve kızları izliyorlardı. Kimsenin konuşmaması gereğinden fazla can sıkıcıydı. Sefer kendi içinden iş başa düştü deyip kadınlarla selamlaşıp hal hatır sordu, bunu fırsat bilen Nadir de tüm cesaretini toplayıp karısının yanına gitti, hatırını sorma gereği duymadan:
—Sarya! eve gidelim seninle konuşacaklarım var, deyip berikinin cevabını beklemeden hızlı adımlarla yürüyüp iteleyerek açtığı kapıyı ardından kapatmadan içeri girdi; eve girerken ayakkabılarını çıkarmayışı kimsenin gözünden kaçmamıştı. Arkasından onu gözetleyen Sarya, kocasının; öfkeden içini ürperten bu üstünlük gösterisi karşısında uzun bir süre olduğu yerde hiç sesini çıkarmadan arkasından baka kaldı. Olanları az çok tahmin ediyor kendisini bekleyen karanlığın belirsizliği canını yakıyordu. Yeni bir dipsiz kuyunun dibine doğru sürükleniyor bunu engellemek için tutunduğu tüm dallar elinde parçalanıyordu, ama ne olursa olsun bu kez onu sürüklemelerine izin vermeyecek kendi kaderini çizecek illaki karanlık bir belirsizliğin içine düşecekse oraya kendi isteğiyle atılacak, canını acıtsa bile kendi inandığı gerçeği yaşayacaktı. Kendini toparlamaya çalışıp eve doğru yürüdü, omuzlarında yüzlerce kiloluk ağırlığında yük varmış gibi adımlarını zorla atıyor kendi bedeni bile ruhuna ağır geliyordu.
Odaya girdiğinde kocasını elinde sigarasıyla pencerenin önünde onu beklerken buldu, daha fazla ayakta duramayacağını anlayınca çömelerek kapının yanına oturdu, sırtını açık kapıya dayayıp ayaklarını karnına doğru çekti, anlamadığı bir nedende başı dönüyor herkesin bilipte dillendiremediği gerçek midesini bulandırıyordu, kocasının bir an önce bu konuşmayı yapıp oradan uzaklaşması için içten içe Allah a yalvarıyordu. Nadir hiç beklemeden lafa girdi, karısının bu çaresizliğini biraz daha izlese bu konuşmayı yapamayacağını biliyordu. Hiç gereği yokken boğazını temizleyip:
—Belki duymuşsun belki duymamışsın sana söylemem gereken bazı olaylar oldu, biliyorsun biz on yıldan fazladır evlenmişiz ve hiç çocuğumuz yok bu yüzden ben yeniden evlenmeye karar verdim, kız İran lı kızın pasaport işlemleri haftaya bitiyor annemler gidip getirecek orda küçük bir kına töreni falan yapılacak ama burada düğün yapmayı düşünmüyorum öyle ufak bir yemek daveti falan düşünüyoruz. Hiç ara vermeden hızlı hızlı konuşuyor konuşurken karısıyla göz göze gelmemek için pencereden dışarıya bakıyordu. Çömeldiği yerden olanları sessizce dinleyen Sarya anlayamadığı bir şekilde rahatlamıştı, günlerdir içini kemiren şüphelerinin doğruluğu sandığı gibi içini yakmamış tam aksine kocasının onun üzerindeki hâkimiyetinin onda yarattığı korku ve bu korkuyla büyüyen itaat etme duygusunu birden ortadan kaldırmış, kendini inanılmaz derecede hafif ve rahat hissetmesini sağlamıştı. Kararlılıkla ayağa kalkıp;
-Ee benden ne yapmamı istiyorsun gelip vereceğin davet için yemekmi yapayım, dedi kendinden emin ve sakin bir sesle. Onun bu sakinliğini yanlış anlayan Nadir erkek olmanın verdiği üstünlükle ses tonunu daha bir hükmeden ton ayarına çekip, bu kez karının gözlerinin içine bakarak:
—Buna gerek yok aşçı yemeği yapar, sen hemen eşyaları toparla yarın şehre döneceğiz, evlendi eski karını köye attı dedirtmem el âleme. İkinizde yan yana dizimin dibinde olun bizimkilerin hepsi ayrı eve çıkıyorlar işte ikiniz annem babam bir biz kalacağız o koca evde, buradaki işleri de bir düzene soktuk sayılır ben arada bir gelip kalırım senin burada kalmana gerek yok. Dedi, bu arada oldukça rahatlamış sesindeki suçluluk tınısı tamamen kaybolmuştu. Sarya oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı kendinden daha önce olmadığı kadar emin bir sesle.
—Demek çocuğumuz olmadığı için evleniyorsun öylemi, benim bildiğim çocuğu olmayan çiftler doktora giderler ama ben bunu yaptığımızı hiç hatırlamıyorum ama önemli değil bu saatten sonra seninle oturup bu konuyu tartışmayacağım. Evlenmek mi istiyorsun iyi hayırlı uğurlu olsun Allah düzinelerce çocuk nasip etsin amma bundan sonra senin hayatında ben olmayacağım seninle şehre dönmeyeceğim. Varsın insanlar benim için köy köşelerine atıldı desinler inan artık umurumda değil burası benim evim ve ben ölünceye dek burada yaşama niyetindeyim buradan ancak ölümü çıkarırsınız.
Böyle bir cevap beklemeyen Nadir öfkeden kudurmuş bir halde kadının üzerine doğru yürüdü tokat atmak için elini havaya kaldırdığında Sarya kendinden beklenmeyen bir çeviklikle nadirin elini havada tutup geriye doğru savurdu, koşarak mutfakta sakladıkları silahı alarak odaya geri döndü, silahın emniyetini açıp namluyu kocasını doğrulttu,
—Şimdi buradan çık ve git, eğer beni zorla götürmeye kalkışırsan sana yemin ediyorum ya sen ölürsün ya da ben ve şuna emin olki kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insandan daha ciddi daha tehlikeli kimse yoktur buradan git ve artık beni rahat bırak. Dedi bağırarak. Nadir uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra kapının aralığında duran Sarya yı elindeki silaha aldırmadan itekleyerek çıkıp gitti kısa bir süre sonra çalışıp kapıdan hızla uzaklaşan arabanın sesiyle Sarya bitkin bir halde elindeki silahı bir köşeye atıp kanepenin üzerine uzandı. Vücudundan çok ruhundaydı yorgunluğu, kendini koca bir topluğun ortasında çırılçıplak yapayalnız ve çaresiz hissediyordu. Tüm insanlar durmuş onu izliyor o ise çıplaklığını gizlemek için büzüldükçe büzülüyordu. Artık her şey faklıydı, sadece yapayalnız kalmamış bir kez daha terk edilmişti. Tıpkı yıllar önce ailesinin yaptığı gibi kocası da onu terk etmiş yeni bir bilinmezliğin ortasına bırakıvermişti. Ya kocasına boyun eğip onun ve yeni eşinin gölgesinde, kendine ait bir yaşamı olmadan yaşayıp gidecek yada tüm topluma ve çaresizliklerine rağmen kendine yeni bir yol çizecekti.
Sürüklendiği bu keşmekeşin içinde binlerce cevapsız soru beynine hücum ediyor soruların çokluğu kafasında arı vızıltısını andıran bir uğultuya dönüşüyordu. Kafasında sayısız soruyla olduğu yerde derin bir uykuya daldı. . Sefer ve Nadir in ayrılmasıyla Gülbahar uzun bir süre içeri girmek istediyse de buna cesaret edemedi, bu olayı daha önce duyduğu halde Sarya yla paylaşmamış olmanın suçluluğuyla bahçede dönüp dolaşıyor onun acı çekmesinde kendisinin de suçlu olduğuna kendi kendini inandırıp içten içe vicdan azabı çekiyordu. Bu arada zaman hızla ilerlemiş dağların arasında batmakta olan güneşin kızıl ışıkları mayısın gelişiyle renk cümbüşüne dönüşen dağlara ayrı bir güzellik katıyordu. Bu gizemli görünüşe gün bitimini haber veren sesler ayrı bir güzellik katıyordu. Köyden aynı anda yükselen farklı sesler birleşerek ahenkli armoniye dönüşüyor, bir yandan insanın ruhunu dinlendirirken diğer yandan insanda yaşama şevki uyandırıyordu. Günün son ışıklarına bir oyun daha sığdırmaya çalışan çocukların art niyetsiz içten gelen sıcacık gülüşlerle dolu bağrışları, kümese girmemekte direnen tavukların gıdaklamaları, sürüden köye yeni gelen koyun ve kuzuların melemeleri, dedikoduya dalıp ta yapılması geren işleri son ana bırakan kadınların oradan oraya telaşlı koşuşturmaları, böğüren inekler kişneyen atlar; tüm doğallığıyla yaşamın ta kendisi. Bütün bunlar insanda bir dinginlik yaratsa da Gülbahar da içini kemiren bir huzursuzluk vardı. En sonunda tüm cesaretini toplayarak içeri girdi, Sarya yı iki büklüm kanepede uyur bulunca sessizce yanına çömelip uzun bir süre sessizce saçlarını okşadı, kadın uyanmayınca gidip yatak odasından aldığı bir battaniyeyi üzerine örtüp odadan çıktı.
Sarya günlerce tüm zamanını uyuyarak geçirdi, uyanık olduğu anlarda bile aklı başında değilmiş gibi davranıyor, yemiyor içmiyor, neredeyse hiç konuşmuyordu. Onun bu haline çok üzülen Gülbahar ne kadar çabalarsa çabalasın ona ulaşamıyor ona yardımcı olmak için attığı her adımda Sarya nın çevresine ördüğü sert bir duvara toslayarak duruyordu.
Mayısın ortalarına doğru Sarya yavaş yavaş kabuğundan çıkmaya eskisi gibi istekle olmasa bile yeniden bahçesiyle uğraşmaya başladı. Bu süre içinde Gülbahar la bile tek kelime konuşmamış kaybolduğu karanlıkta yeniden kendini bulmak için adeta kendisiyle kanlı bir savaşıma girmişti, kaç kez intihar etmekten son an da vazgeçmiş gücünün tükendiği anlarda yenilgiyi kabullenip kocasının dayattıklarını kabul etmekten kendini zor vazgeçirmişti. Yeniden bir boşluktaydı, hayat tüm acımasızlığıyla üstüne üstüne geliyor, çaresizliği yağlı bir urgan gibi boğazını sıkıyordu. Aradan günler geçmesine rağmen bu olanları kabullenemiyor ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu haksızlığı kafasında anlamlandıramıyordu. Birileri çkmış elinden çocukluğunu gençliğini anmış erişkinliğini ise bir bilinmezlikle zifiri bir karanlığa çevirmişti. Bir erkeğin istediği anda kendine yeni bir hayat kurma hakkı varken, kadının var olan hayatının bile her an elinden alınabilmesini ilahi bir haksızlık olarak görüyor, bu orantısız güç dağılımında, tek sığınağı olan Allah a inancını yitirmemek için verdiği çabalar karışık bir yumağa dönüşüyor, düşündükçe yumak karmakarış bir ağa dönüşerek etrafına dolanıyordu. İçinden nasıl çıkacağını bilmediği anlarda kaçışı uyumakta buluyor bazen hiç uyanmadan yirmi dört saat uyuduğu oluyordu. Bu süreçte Nadiri tamamen unutmuş inancını yitirmemek için kendiyle bir mücadele içine girmişti. Bu dayanılmaz düşünce karmaşası içinde bildiği tek bir şey vardı, ya inancını tamamen yitirecek yada sarsılmaz bir imana erişecekti.
O gün yine yirmi dört saat uyumuş sabaha karşı uyandığında havadaki ayaza, geceleri köyün yakına kadar sızan kurtların saldırma ihtimaline aldırmadan evden çıkıp etrafına hiç bakmadan köyün yukarısında bulunan yüksek dağa doğru yürüdü. Büyük kayalıkların dibindeki karanlıkta önünü göremeyip defalarca düşse de yoluna devam etti, şafak söküp etraf yavaştan aydınlanmaya başladığında mayısın ortalarına doğru olmasına rağmen dağın halen karla kaplı zirvesine ulaşmak üzereydi. Bir kayanın üzerine oturup soluklandı, bulunduğu yerde hava oldukça soğuktu, yol boyunca terlemiş teri soğuyunca da üşümekten titremeye başlamıştı. Biraz daha aşağılara inip bir kayanın dibine sokularak güneşin doğmasını bekledi, güneş yükseldikçe doğa renklenmeye, gecenin tehlikelerinden bir yerlere sığınan tüm canlılar yeni bir gün için hareketlenmeye başlamıştı. Sarya dağları, güneşi, farklı yaratılıştaki sayısız börtü böceği ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun seyre daldı. Dağın karla kaplı zirvesi ölümü andırırken birkaç metre aşağısı yaşamın ta kendisiydi. Ortasıysa ölüm ve yaşamın birleştiği, yerdi. Karın eriyerek yok olması yaşamın fışkırarak yeryüzüne çıkması demekti. Yağan karın var olan yaşamı yok etmesi, yeni taze ve dipdiri bir yaşama zemin hazırlaması demekti. Yaşamak için ölüme, ölmek içinde yaşama ihtiyaç vardı.
O kayanın dibinde Sarya nın içinde yeni yaşan kıvılcımları yanmaya başladı, yeni bir yaşama zemin hazırlamak için bir yanı orada ölmüş, yeni bir yanı dirilmişti. Yeniden dirilişi içinde barındıran ölümü orada keşfetmiş, dirilmek için ölmenin sırrına orada varmıştı. Bu düşüncelerle olduğu yerde uzun bir süre oturdu. Eve vardığında öğle ezanı okunuyordu.
Arkada bahçeyi sulayan Gülbahar, dağdan inen Sarya yı görünce bir çığlık atarak önüne koştu, kadın yorgunluktan perişan görünüyordu. Bahçe sulamaya dalıp ona bakmaya gitmediği için yeniden kendini suçlamaya başladı, Sarya nın koluna girip, tüm itirazlarına rağmen yıkanması için onu banyoya soktu, o yıkanırken çay demleyip günlerdir doğru düzgün yemek yemeyen kadına adamakıllı bir kahvaltı sofrası kurdu.
Bu arada Nadir İranlı nişanlısıyla evlenmiş Sarya yı tamamen unutmuştu, başlarda onunla şehre dönmediğine kızsa da kadının yeni aldığı kararlardan bi haber içten içe seviniyor her gün onun yüzünü görüp vicdan azabı duymadan genç karısıyla dilediği gibi zaman geçiriyordu. Sefer in tüm ısrarlarına rağmen Gülbahar da Nadir in düğün yemeğine katılmamış haftalar sonra Rojin in tabiri caizse dillere destan düğününde Nadirin yeni karısı Nadifa yla karşılaşmıştı. Kısa boylu ve dolgun olan Nadifa nın oldukça hoş bir yüz güzelliği vardı. Köye döndüğünde Sarya ya kızıp ne olursa olsun bu düğünü görmesi gerektiğini meydanı bu şekilde Nadifa ya bırakması gerektiğini yenileyip durmuştu. Yine bir öğle sonu bahçede otururlarken:
—Bana sorarsan düğüne gelmemekle büyük hata yaptın, senin gelmeyeceğini duyunca o kadının yüzündeki mutluluğu görsen öfkeden deliye dönerdin, bir görsen kasıla kasıla yürüyor kendinin dünyanın merkezinde sanıyordu. Hem düğünü görmeliydin, masallarda anlatılan padişah kızlarının düğünü gibiydi. Rojin peri kızları kadar güzeldi, o kadar çok altın taktılar ki görsen aklın durur, hele takı takma törenini görecektin kızın kollarında boynunda göğsünde takı takılacak boş yer kalmayınca gelen takılar çantaya konuldu bir ara gördüğümde neredeyse çanta dolmak üzereydi. Ah görecektin kına gecesini öyle bir organize etmişlerdi ki insan kendini masallar diyarında sanıyordu. Hele getirilen sanatçılar… of Sarya cım keşke gelip o güzel düğünü görseydin.
—İnşallah Rojin in bahtı da düğünü kadar güzel olur dedi Sarya derin bir ah çekerek.
—İnşallah, diye Sarya nın temennisini yineledi Gülbahar. Uzun bir süre ikisi de konuşmadan dalıp gittiler, neden sonra bu sessizliği ilk bozan Sarya oldu, bir iki kez boğazını temizledi olduğu yerden hiç gereği yokken kıvranıp bir saattir oturduğu minder birden rahatsız ediyormuş gibi ayağa kalmadan biraz yana çekip yeniden üzerine oturdu en sonunda Gülbahara dönüp pat diye;
—Ben bundan sonra mazot işine girmeye karar verdim, yani mazot alıp satacağım. Deyiverdi. Berikinin şaka yaptığını sanan Gülbahar “ay alemsin” kahkahalar gülmeye başladı, bir süre sonra karşısındakini ciddiyetini anlayıp bir den gözlerinin Sarya nın üzerine dikip hüzünlü bir sessizliğe büründü, bir müddet sonra:
—Sen iyimisin, ne dediğinin farkında mısın, şaka yapıyorsun değilmi?
—Hayır, çok ciddiyim, günlerdir bu konuyu düşünüyorum artısıyla eksisiyle kafamda ölçüp biçtim zor oldu ama kararımı verdim yarından tezi yok başlayacağım. Gülbahar kardeşi kadar yakın bildiği arkadaşının delirdiğine emin tüm samimiyetiyle onu vaz geçirmek için kendi içinde yollar düşünmeye başladı. Birden gözlerinden yaşlar boşanırcasına:
—Sen iyi değilsin Sarya, bu son yaşananlar sinirlerini iyice bozmuş olmalı ondan sağlıklı düşünemiyorsun, mazot kaçakçılığı yapmak erkek işi bunu benden iyi biliyorsun, onca erkeğin arasından kadın başınla nasıl yapacaksın bu işi, hem sen çok genç çok güzel bir kadınsın el âlem ne der hakkından Allah korusun herkes sana kötü gözle bakar…
—Of amma da abarttın bilmeyende sahneye çıkacam sanacak altı üstü bir mazot satacağım.
—Yapma Sarya bu dediğin olur iş değil aklını başına topla hem Nadir abi buna asla izin vermez, hoş bunu benden iyi biliyorsun gel vazgeç bu saçma fikirden, onlarla yaşamak istemedin tek başına burada yaşamaya karar verdin tamam bunu anladık e zaten bir eksiğinden yok insanlarda bu durumu yadırgamıyor nede olsa bir eşi köyde bir eşi şehirde yaşayan sayısız insan var çevremizde, yani biraz farklıda olsa bir tanesi de benim biliyorsun. Yani burada yalnız yaşamaya karar vermen normal, bunu kimse kalkıp ayıplamaz dedikodusunu yapmaz senden uzakta da olsa başında seni kollayan bir kocan var. Yani anlatmak istediğim sen yüz yılda burada yalnız yaşasan kimse senin varlığının farkında bile olmaz. Ama sen ne yapmaya çalışıyorsun inadına inadına insanların gözüne iğne gibi batıp dillerine dolanmak için can atıyorsun sanki hem Nadir göz yumsa bile Hasan Bey buna asla izin vermez ne olur gel de vazgeç bu sevdadan şur da ağzımızın tadıyla oturuyoruz… Bu konuşulanlar karşısında oldukça canı sıkılan Sarya daha fazla dayanamayıp,
—Bitti mi? Ay o kadar çok şey sıraladın ki sonunu getirmeden ben başını unuttum, yeter beni de gerdin inan, ben kararımı verdim ucunda ölümde olsa çalışacağım, kim ne derse desin. Dedi hayatında hiç olmadığı kadar kendinden emin bir ses tonuyla.
Sarya nın bu kararlığı karşısında söyleyecek söz bulamayan Gülbahar derin bir sessizliğe büründü, neden sonra başını kaldırıp karşısında oturan kadına dikkatlice baktı, Sarya bir hafta içinde gözle görülür bir şekilde değişmiş, yüzündeki çizgiler, saçındaki aklar daha bir sırıtır olmuştu. Kırılgan, ürkek bakışlarının yerini duygularını tamamen gizleyen karanlık bir bakış almıştı. Gözlerinden tüm duygularını anlayabildiği arkadaşı bir yabancıydı artık. Bu düşünceyle tüm vücudu ürperdi. Sarya nın yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp delirdiğini, böyle devam ederse başını asla kurtaramayacağı bir belaya sokacağı düşünüp onu bu sevdadan vazgeçirmenin bir yolu olmalı diye düşünmeye başladı, aklına gelen yeni fikirle:
—Mazot işi öyle sandığın kadar kolay değil, her şeyden önce yüklü bir para gerekiyor ve üstelik parayı peşin ödemen gerekiyor en azından başlarda, hadi parayı bulup mazotu aldın diyelim, kime satacaksın, hiç kimse Nadir abi nın korkusundan senin mazotu almaz, hadi onu da buldan diyelim adam mazotunu şehre götürüp te paranı getirmezse nasıl peşine düşüp paranı alacaksın, onu da geçtik, ya yakalatırsan mazotu bir anda binlerce liralık borçlanırsın olmayan şey değil biliyorsun hadi vaz geç bu sevdadan inan bana kaçakçılık kadın işi değil, tamam çalışmak istemeni anlıyorum ama kalkıp ta sadece erkek işi olan kaçakçılık yapma isteğini anlayamıyorum. Dedi artk onu ikna edemeyeceğini anlayan yenilmiş bir ses tonuyla. Onun bu halini anlayan Sarya bir müddet durup düşündü, kendisi için bu denli endişelenen bir arkadaşının olması ruhunu okşuyordu, ama onu kaygılandırdığı için beli belirsiz bir suçluluk duygusu gelip yüreğine oturuyordu, aldığı kararı sadece dile getirmesiyle onu seven birini bu denli kaygılandırıyorsa uygulamaya koyduğunda kim bilir çevresini nedenli üzecek hepsinin de kendisine olan nefretini kat be artıracaktı. Bu düşüncelerle içi sıkılmaya huzursuz edici bir duygu içinde zonklamaya başladı. Çoktan ruhunun derinliklerine gömdüğünü sandığı suçluluk duygusu yeniden hortlayıp hızla büyüyerek canını yaktı, bu can acısı öyle büyüdü ki bir an farkında olmadan inlemeye başladı. Az kalsın bu duyguya yenilecek zor verdiği bu karardan vazgeçecekti. Birden ayağa kalkıp kollarını önünde birleştirip yüz kızartıcı bir suç işlemişçesine başını önüne eğip köyün yukarısına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı, herkes onu suçluyormuş gibi bir hisse kapıldı, kapıldığı bu hisse kendini o kadar inandırdı ki onu suçlayanlar arkasından kovalıyormuşçasına başını önüne daha çok eğip elleriyle kulaklarını tıkayıp köyün yukarına doğru koşar adımlar uzaklaşıp gözden kayboldu. Akşamüzeri döndüğünde kararlılığını geri kazanmıştı. O günden sonra Gülbaharda verdiği karara saygı gösterip onunla bu konuyu bir daha konuşmadı.
O günün üzerinden bir hafta geçmiş, dağlardaki karlarında erimesiyle köye dağlardaki kaçak yollardan mazot girişi de iki katına yükselmişti. Çevre köylerden ve şehirden sayısız araba köye mazot almaya geliyor dışardan köye gelen insanlarla köyün nüfusu bazen üçe katlanıyordu. Bu arada köyde dedikodulara malzeme olan birçok olay oluyor bu olaylar genelde halkın yönlendirmesiyle bir sona ulaşıyordu. Orda burada buluşup ta yakalanan iki âşık, mazot getiren gençlerle kaçan bir genç kız, yâda anlaşamadıkları hesap yüzünden çıkıp ta sonu silahlı yaralanmalara kadar dayanan tartışmalar. Bu olaylar günlerce konuşuluyor yeni bir olay olunca da eskisi unutulup, yenisi üzerine değişik hikâyeler uydurulup hararetli tartışmalar yapılıyordu. Bu olayların kargaşasında Sarya nın verdiği karar gündeme bomba gibi oturup kimsenin alışık olmadığı farklı bir konu üzerine konuşulmaya yol açmıştı. Köydeki tüm işlerin en ağırını yapan kadınlar hayvan güderken, bağda bahçede çalışırken, dağdan odun taşırken at sırtında dağlara çıkıp koyun sağarken ve oraya o mazotu getirip götüren onca insanın ekmeğini pişirip yemeğini hazırlarken sarf edilen onca emek kimsenin dikkatini çekip gündeme gelmiyor yapılan işin sonunda kadının eline para geçecek olunca bir anda herkes ayaklanıp bu olayı ayıplayarak; kadının yeri evi deyip kadının önünde geçilmez engeller oluşturmaya çalışılıyordu. Tüm tepkilere, hakkında yapılan konuşmalara rağmen Sarya verdiği karardan vaz geçmeyip yoluna devam etti. Daha önce biriktirdiği birkaç bin liralık parasıyla işe başladı, başlarda kimse ona mazot satıp ondan mazot almadıysa da, içlerinden çıkan birkaç iyi kalpli insan diğerlerinin tepkilerine rağmen ona yardımcı olmuşlardı. İran dan gelen mazotu indirtip parasını ödüyor, oraya gelen araçlara belirli bir karla satıyordu. İşten boş kalan zamanlar da yine eskisi gibi okula gidip çocuklarla ilgileniyor temizlikçisi olmayan anaokulunda öğretmene elinden geldiğince yardımcı oluyordu. . Aradan günler geçmiş bu olay Hasan Bey in kulağına kadar gitmişti. Hasan bey günlerce bağırıp çağırmış yeri göğü bir birine katmıştı, Nadir i karısını alması için köye göndermiş ne yaparsa yapsın Sarya yı geri götürmeye ikna edemeyince onu öldürmekle tehdit edip ardından aklı başına gelir yanılgısıyla yatağa düşürecek kadar döven Nadir, kadın öldü sanıp geldiği gibi arabasına binip köyden hızla uzaklaşmıştı. Nadir den gördüğü bu son olacak olan şiddet Sarya yı korkutmak yerine daha bir cesaretlendirip azmin son doruğuna yükseltmişti, artık önünde tek bir yol vardı, yurdun bu unutulmuş ücra köyünde ne olursa olsun kendine çizdiği bu yoldan yürüyecek onu kocasına köle eden ekonomik bağlar dahil tüm bağlardan kurtulacaktı, evlilik adı altında kadını yok sayan bu düzene karşı canı pahasına karşı çıkacak çok şey değiştiremezse bile cesaretiyle bir çoğuna örnek olacaktı. Artık ne yapacağını bilmenin gururuyla vücudundaki darbelerin acısına aldırmadan adamın ardından bir tükürük savurup sürünerek yatağına kadar gidip uyumaya çalıştı. Evlikler karşılıklı sevgi saygı ve paylaşımlar çerçevesinde kurulmalı, bir cinsin mutlak hâkimiyeti ve diğerini hiçlenerek mutlak köleliğine dönüşmemeli düşüncesiyle derin bir uykuya daldı.
Yaza doğru okulların kapanmasıyla tüm öğretmenler vedalaşıp köyden ayrıldılar, Sarya nın içini yine anlayamadığı bir hüzün kaplamıştı, onu en çok yıkan kardeşi kadar yakınlaştığı anaokulu öğretmeni Sema olmuştu. Sema nın ilk öğretmenlik yılıydı, buraya Antalya dan atanmıştı. Her ne kadar ailesine kavuşmanın sevinciyle yanıp tutuşsa da bu Zor zamanında Sarya yı yalnız bırakıp gitmek ona da zor geliyordu. Ne de olsa Sarya nın bu kararları almasında, birçok şeye cesaret etmesinde onun mutlak desteğinin payı büyüktü. Onu sık sık arayacağı sözünün ve eğer fırsat bulursa okullar açılmadan mutlaka ziyaretine geleceğinin sözleri ardından yaşanan hüzünlü bir vedalaşmanın ardından Yüksekova dan çağırttığı taksiye bindi. Araba arkasından bir toz bulutu bırakarak oradan hızla uzaklaştı. Sarya olduğu yerde araba gözden kaybolana kadar gözyaşlarıyla el salladı.
Bu ayrılıktan sonra Sarya ikinci bir darbe daha yedi. Uzun bir süredir onca zorluğa rağmen çalışıp elde ettiği parayla yine mazot almış alıcıları gelip mazotu alması için beklemeye koyulmuştu, alıcıların yerine köye baskın yapan askeriye tüm mazotu toplatarak götürmüş, asker araçlarını gördüğünde kaçıp köyün yukarısına saklanan Saryanın ismini kimse vermediğinden yakalanmaktan son anda kurtulmuştu. Şimdi hem kazandığı tüm parayı kaybetmiş hem de binlerce liralık borca girmişti. Akşama doğru tüm aramalar bitip askerler köyden ayrılınca yıkılmış bir halde köye geri döndü, Sefer kapıda oturmuş Sigara içiyordu. Köye arama gelmeden bir saat önce mazotunu kendi kamyonuna yükleyip gönderttiği için onu mazotu yakalanmamıştı. Eve doğru gelen kadının perişan halini görünce içi acıyarak uzun süre ona baktı, Nadire rağmen ne olursa olsun ona elinden gelen yardımı yapacaktı. Kadına doğru bir iki adım atıp:
—Geçmiş olsun yenge. Dedi dostça bir ses tonuyla. Berikinden cevap alamayınca;
—Bu kadar takma kafana en azından yakalanmadın bu bile iyi olman için yeterli bir neden hem biliyorsun zaten bu işler böyle yani kumar gibi birazda şansa bağlı, bir anda zirve çıkıp bir anda dibe vurabiliyorsun. Adamın dostane yaklaşımı, onu eleştirecek yerde teselli etmeye çalışması, cesaretini yitirmek üzere olan Sarya nın içini rahatlattı ve bu rahatlama aydınlık bir gülümsemeye dönüşüp yüzüne yayıldı. Yüzündeki bu aydın ifadeyle adama minnettarlıkla baktı, bunu fark edince de dostane bir yaklaşıma bile minnettarlık duyacak kadar çaresiz bırakıldığı için kendi haline acıdı, adamın yanına geldiğinde durup;
—Eğer bu işler şansla oluyorsa ben baştan kaybettim sayılır desene. Dedi tırajı komik bir ses tonuyla. Sefer gülümseyerek ona bir sigara uzattı. Kadın ezile sıkıla aldığı sigarayı yaktı, bir ilk daha yaparak bir erkeğin yanında utançtan elleri titreyerek sigarasını içmeye başladı, bir yandan sigarasından savruk yudumlar alırken bir yandan da göz ucuyla adama bakıyordu, karşısındakinin onun sigarasını hiç aldırmadan konuşmaya devam ettiğini fark edince rahatladı bir süre sonrada yalnız olduğu zamanlar ki kadar rahat sigarasını içmeye devam etti. Artık aklı kendini yoksayan birilerine kabullendirmekten çok borcunu nasıl ödeyeceğine kaymıştı. Birden yeniden yüzü aydınlanmaya başladı, Sefer e biraz daha yaklaşıp:
—Senden bir ricada bulunsam bana yardımcı olurmusun? Dedi.
—Tabiî ki olurum yenge ne demek.
—Bu kez şeytana uyup fazla mazot indirttim yakalanınca haliyle borçlandım fazla değil ama benim gibi parası olmayana çok sayılır.
—Sorun değil yenge ben öderim dert etme hadi eve gidip bir çay içip yemek yiyelim. Dedi ve aynı anda eve doğru;
—Gülbahar yemek hazırımı diye seslendi. İçeriden
—Hazır. Diyen Gülbahar ın sesi duyuldu. Sefer;
—Hadi eve gidelim deyip eve doğru yöneldi. Sarya nın
—Biraz konuşalım mı? Demesiyle bekleyip kadına doğru dönüp merakla konuşmasını bekledi.
—Şu benim borcu ödemem gerek, biraz da nakit paraya ihtiyacım var bana bu konuda yardımcı olmanı istiyorum.
—Ya dert etme dedim ya yenge ben yarın hepsini hallederim.
—Çok sağol ama ben para istemiyorum bana yardımcı olmanı istiyorum.
—Başım üstüne de nasıl yardımcı olabilirim.
—Bileziklerimi yarın benim için satarmısın? Kadının bu teklifine oldukça öfkelenen Sefer:
—Ayıp ediyorsun yenge hiç öyle saçmalık olurmu, dünya yıkılsa senin altınları alıp satmam canım biz öldük mü?
—Olmaz, senden öylesine para alamam.
—Yapma yenge ayaklarımın üzerinde duracağım diyen kadınların şu saçma ve bana göre gereksiz gururunu anlayamıyorum, bak biz erkeklerde yok böyle bir şey, dara düştük mü birbirimizden her türlü yardımı alıyoruz, hatta yardım etmesi için gerektiğinde yalvarıyoruz bile, bu işler böyledir gereksiz gurura gerek yok ya bunları öğren ya da çalışmaktan vazgeç. Şimdi ben sana yardımcı olacağım, sen bunu ister yardım kabul et ister borç, işlerin yolunda giderse ve illaki ödemek istersen ödersin tamam mı?
Bir süre sessizleşip düşünen kadın çaresiz kabullendi, belki de Sefer haklıydı, altınlarını sattığı duyulsa işler daha da karışacaktı, bu kadar da göze batmaya gerek yoktu, belki de gururdan akıllıca davranmak daha iyi olacaktı. Çaresiz;
—Tamam, Sefer ama borç…
—Hah şöyle yengeciğim, hadi içeri gidip yemek yiyelim.
—Sen gir ben biraz daha oturup geleceğim.
Böylece Sarya gözlerini köyün batısında bulunan yüksek dağların ardından kaybolan güneşin yerine bıraktığı kızıllığa dikerek hayranlıkla izlemeye başladı. Bu yüksek dağlar daha akşama uzun bir süre kala güneş ışığının köye ulaşmasını engellediğinden, insanlar bu manzarayı doyasıya izler farkında olmadan bu büyümsü ortamda olağan üstü hayallere dalarlardı. Ölüm ile yaşamın, iyi ile kötünün, varlığın ve yokluğun buluşmasıydı bu kızılımsı akşamüzerleri Sarya nın tüm hayallerinde. Bundandır ki umudu da, umutsuzluğu da hep akşamüzerleri duruğa ulaşır, uçuk kararlarıyla korkulara aldırmadan hep uçurum kenarlarında dolaşırdı.
Yazın sonlarına doğru Sarya sabah erkenden uyanıp bahçesini sulamaya başladı. O iklimde yetişen tüm sebzeleri ekmiş, ektiği her sebze emeğinin karşılığını vermek istercesine ona bolca ürün sunmuştu. Her sabah olduğu gibi yine kasalar dolusu salatalık, yeşil fasulye, domates toplamış mazot almaya gelenlere satmak üzere yolun kenarına bırakmıştı. Mazotta da bu kez şansı yaver gitmiş Sefer e olan borcunu ödedikten sonra hatırı sayılır bir parada biriktirmişti.
Arka bahçeyi bitirip öndeki çilekleri sulamaya geldiğinde korna çala çala kapıya hızla yaklaşıp duran arabaya şaşkınlıkla baktı. Duran arabadan inenlere şaşkınlıkla baktı bu olamazdı, benzettiğini sanıp gözlerini ovuşturarak tekrar baktı evet yanılmamıştı bunlar Aryan ve Bahtiyar dılar. Arabadan inen gençler koşarak yanına gelip özlemle yengelerine sarıldılar. Sarya ikisine de sarılırken gözyaşlarına hâkim olamayıp hıçkıra hıçkıra ağladı, gözyaşları içinde hatırlarını sorup onları içeri davet etti. Gençler içeri girmeden koşup arabadan birer koli alıp içeri taşıdılar, ikisi de ona sayısız kitap ve birkaç paket kahve getirmişlerdi. Bir süre sonra bahçeye kurduğu kahvaltıda hep beraber oturup sohbete daldılar. Gülbahar ve kızları da katılmıştı onlara. Sarya merakla?
—Bana önce sınavların nasıl geçtiğini anlatın. Aryan başını öne doğru eğip sessizliği tercih ederken, Bahtiyar mutluluktan gözleri ışıldayarak,
—Ben İstanbul üniversitesi tıp fakültesini kazandım dedi. Sarya sevinçten bir çığlık atıp.
—Sana da bu yakışır güzel kardeşim inan çok sevindim. Dedi. Aryan tüm muzipliğiyle araya girip:
—Ayıp oluyor ama burada sınavı kazanamayıp kıskananlar olabilir diye hiç düşünmüyormusunuz, dedi.
Böylece sohbet, gezip tozmaktan kazamayan Aryanın ve Bahtiyarın başarısı üzerine yoğunlaşarak uzayıp gitti. Bu arada biten kahvaltı toplanmış, kahvaltı sonrası çay getirilmişti. Sarya.
—Rojin nasıl, mutlumu diye sordu Aryan a.
—Bunu Bahtiyar a sor, o kendini beğenmiş ukala Mihroz la aram pekiyi olmadığından oraya uğramam dedi.
—Aslında pekte iyi sayılmaz, belli etmemeye çalışıyor ama evlendiğine çok pişman olmuş gibi, sınavdan sonra beni aradı sesi kötü geldiğinden yanına gittim ağlamaktan gözleri kan çanağına dönüşmüştü. Biliyorsun üniversiteye gitmeyi çok istiyordu, ama olmadı her ne kadar bu onun hatası gibi görünse de özüne inildiğinde bunun böyle olmadığı görülecektir. İşin kötü tarafı ne biliyormusunuz o bütün bunları kendi hatası olduğuna inanıp kendi kendini yiyip bitiriyor. Oysa şekil olarak her ne kadar farklı görünse de oda kendisine dayatılan yoğun bir baskı sonucu bocalanıp böyle bir hataya düştü, hoş kabul etmese de pek bir şeyin değişeceğini sanmıyorum ya ama işte o şimdilik bu gerçeği göremediğinden kendi hayatını kendisinin mahvettiğine inanıyor. Onunkiside işte böyle tuhaf bir hikâye.
Yıl 20 Mayıs 2015 Nadirin Sarya yı ölümüne dövüp köyden ayrıldığı ve o süre içerisinde köye hiç uğramadığının üzerinden tam beş yıl geçmişti. Sarya yine bahçeye oturmuş kendini akşamüzeri kızıllığına kaptırıp hayallere dalmıştı. Aradan geçen zaman zarfında çok şey değişmişti hayata kırgın yüreğinde. Hayatında da birçok değişiklik olmuştu, artık köyün anaokulunda sigortalı olarak çalışıyordu. Bağdan bahçeden kazandıklarıyla da eline geçen paranın büyük bir kısmını okumalarına yardımcı olduğu gençlere harcıyordu. Altısı kız, ikisi erkek olmak üzere köyden sekiz gencin okumasına maddi katkıda bulunuyordu. Köydeki herkes tarafından sevilip sayılıyor, her şeyden önemlisi kendisi olarak kabul görüyordu. O artık Nadirin karısı Sarya değil, köyün Sarya bacısı anlamına gelen xuşka Sarya sıydı. Eksik kalan tüm yönleri, yüreğinin derinliklerine gömülen aşkları, kulağına çalınan her hüzünlü nağmeyle dolan gözleriyle elinden alınan her şeye ve onu yok sayan tüm düşüncelere inat artık sadece kendisiydi. O xuşka Sarya ydı.
[949 kişi okudu] [2 kişi yorum yaptı]
YORUMLAR

Halis Ayhanlı
(02.02.2017 20:47:12)

Ne kadar da harika tasvirleriniz var! Özellikle insanın ruh halini dış görünüşüyle tanımlamaya yarayacak tasvirleriniz beni mest etti. Kurgu ve gerçeklik uyumu da çok güzel. Canlılığını hiç yitirmeyen bir akış var eserinizde. Biraz daha uzun yazılsa roman olmaması işten bile değil...
Henüz tamamını okuyamadım. Ama okuduğum yere kadar okunası bir kalem ve üslubunuz var. Dilerim yazmaya devam edersiniz. Bu kadar harika bir kalem hiç durmamalı... Hatta eğer bu tür eserlerinizden bir iki tane daha varsa, belki editörümüz onları bir kitap formatında ya da başka bir görünür şekilde yayına alsa iyi olabilir. tabi ki bu fikrimin doğruluğundan çok emin değilim, sadece paylaşmak için yazdım. Ancak emin olduğum kon u üslubunuzun güzelliği. Az da olsa yerel öğeler de katmışsınız. Çok güzel olmuş...
Hep yazmanız dileklerimle... Kalpten başarı dileklerim ve saygılarımla...

boş saksı
(25.12.2016 23:06:43)

Uzun kış gecelerinde okunacak bir öykü.Anlatımını beğendim...
 
Daha güzellerini okumak istiyorsanız, lütfen yorumlarınızı yazın.

 


Bu Kategorideki Son Yazılar
Konu Yazar Hit Yorum
Geçmiş Zaman Senay BAYGIN 615 1
Ölüm Yolu Sefa Yetkin 1209 0
Klişe Oguz s. Dost 766 0
İntihar Listesi Oguz s. Dost 900 0
İnsanoğlu Murat Fatih Yaşar 1215 4
Sokak Hayatı:1 Rumeysa Enise Ezberci 2161 1
Düşünen Adamın Öyküsü mülayim atılgan 2459 1
ilkokul sadullah bayar 2312 0
TOMBUL AVCI Dilek Akçay 7368 3

Bu Bölümde En Çok Okunanlar
Konu Yazar Hit Yorum
Atatürk'ün Yaşadığı Zorluklar Damla Bilen 112792 94
DOSTLUK CaNsU BAYRAKTAR 67529 106
Yok Olur Var Edene Koşarım Enes Karnas 28453 13
GÜL KIZ zehra işler 26690 13
Okul Heyecanı Damla Bilen 24819 19
SEN Ve ben ismail gülmez 23717 4
GAZZE... ilknur horozoğlu 13722 31
Gelincik Samet Yalçın 12367 2
KAR KÜRESİ elif rüzgar 11990 6
Anne Sevgisi Sena Meryem Sungur 11387 26

Bu Bölümde En Çok Yorumlananlar
Konu Yazar Hit Yorum
DOSTLUK CaNsU BAYRAKTAR 67529 106
Atatürk'ün Yaşadığı Zorluklar Damla Bilen 112792 94
Mutlu Olmak Ayça Aşcı 9710 38
Sevgi Alican Özer 10490 31
GAZZE... ilknur horozoğlu 13722 31
Anne Sevgisi Sena Meryem Sungur 11387 26
BİR KALP = 3 İNSAN Melisa AKGÖZ 7812 25
Gerçek Hazine Aziz Doksanbir 6915 24
KÜRESEL ISINMA Gamze ATAS 5837 19
Okul Heyecanı Damla Bilen 24819 19
Yasal Uyarı
Sitemizde yayınlanmakta olan ses, resim ve metinleri, bilgisayarınıza indirip kayıt edebilir ve ticari olmamak kaydıyla kişisel amaçla kullanabilirsiniz. Sitemizde yer alan metinlerin, ses dosyalarının, resimlerin kopyalanması, gerçek veya elektronik ortamlarda yayınlanması, dağıtılması Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve uluslararası yasalarla korunmaktadır ve telif hakları temsilcisinin önceden yazılı iznini gerektirir. Bu eser, üyemiz pınar güden tarafından sitemize gönderilmiştir. Bu dokümanın yayınlanması kullanılması dağıtılması kopyalanması ile ilgili hususlarda www.kalem.biz hiç bir şekilde sorumlu ve taraf değildir. Sitemiz tüm bölümleriyle, Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na uygun olarak yayın yapmaktadır.
Bu eserin burada yasadışı olarak yayınlandığını düşünüyorsanız lütfen bizi uyarınız..  

Web Kalem - Edebiyat Okulu
     
Tüm köşe yazıları için tıklayın...
 
      Köşe Yazıları
Editör .
Artık Yazma Zamanı
 
Rıfkı Kaymaz
Kurbağa ile Fare
 
Ferit Kasim
Muhayyile
 
Sırrı Er
Çanakkale şiiri nerede ve nasıl yazıldı?
 
Ülkü Duysak
Bana
 
Erhan Şibik
Bir Çocuk Ağlar ve Kent Islanır
 
HALİS AYHANLI
Bir Başarı Öyküsü Başarı Kreş ve Anaokulu
 
Erdal Noyan
Yeni Evin Birincil Konuğu
 
Rümeysa Dolaş
Dört Mevsim İlle de İlkbahar
 
Oyhan Hasan Bıldırki
Mektup
 
Üzeyir Gündüz
DOLUNAYA KAFA TUTAN KEDİ
 
Erbay KÜCET
'Seksenler' Neyimiz Oluyor?
 
Osman Aytekin
Analar
 
Ayşegül Sözen Dağ
Ninemin Oyunu
 
Leyla Uğur Karaca
Günleriniz Aydın Olsun
 
Fatma Yangin Eksioglu
KAHRAMAN KORSAN
 
Nur Ersen
KARA TREN
 
Melike Cerit
Dedeme Nineme Mektup
 
     
Tüm Köşe Yazıları ...
  Tarihte Bugün  
  ------------------------- 1430 Osmanlılar, Selanik ve İyonya'yı fethetti.   1430 Osmanlı'lar, Selanik ve İyonya'yı feth etti.   1824 Alman filozof ve fizikçi Ludwig Büchner (ölüm: 1899) doğdu.   1827 Beethoven, Viyana'da 10 bin kişinin katıldığı törenle toprağa verildi.   1827 Besteci Ludwig van Beethoven Viyana'da 10 bin kişinin katıldığı bir törenle toprağa verildi.   1883 Türk yazar Memduh Şevket Esendal (ölüm: 1952) doğdu.   1902 Fransız romancı, denemeci ve oyun yazarı Marcel Aymé doğdu.   1912 İngiliz kâşif Robert Falcon Scott (doğ: 1868) öldü.   1919 Batı Afrika'da ve Brezilya'da güneş tutulmasını izleyen Londra Kraliyet Bilim Derneğinden bilim adamları, Albert Einstein'ın ''genel rölativite teorisi''ni doğruladılar.   1920 Yarbay Rahmi Bey, Anzavur'a bağlı askerler tarafından öldürüldü.   1929 Tütün Amelesi Cemiyeti'ne üye 300 kadar kadın ve erkek tütün işçisi 72 yıl önce bugün İstanbul Beşiktaş'ta olağanüstü bir toplantı yaptı. İş Kanunu'nun bir an önce yürürlüğe konulması, işçiye grev hakkı tanınması, işçi yayınlarına izin verilmesi konu   1936 İstanbul'da yaşayan Almanlar vapurlarla Karadeniz'e açılarak Hitler'e oy verdiler.   1937 İngiliz futbol adamı Gordon Milne doğdu.   1938 Harp Okulu Mahkemesi, Nazım Hikmet'i 28 yıl hapse mahkum etti.   1939 Türk politikacı ve din adamı Hafız İbrahim Demiralay (doğ: 1883) öldü.   1940 Türkiye- Suriye dostluk antlaşması imzalandı.   1942 Eskişehir'de düzenlenen Büyük İnönü Koşusu'nda Eşref Aydın birinci oldu.   1943 İngiltere Lordlar ve Avam Kamaralarıç TBMM'ye dostluk mesajı gönderdi.   1946 Türkiye-Irak Antlaşması imzalandı.   1949 Türk besteci ve şarkıcı Kayahan Açar doğdu.   1950 İstanbul'da Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde Türkiye'de ilk defa konu; yazar ve kitap adına göre hazırlanmış 40.000 kitaplık bir koleksiyonun katalog fişleri Bakan Tahsin Banguoğlu eliyle hizmete açıldı.   1950 Nazım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başladı.   1950 Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başladı.   1950 Malili müzisyen Mory Kanté doğdu.   1951 Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti'nce yayımlanan bildiride son bir yıldır tırmanan "gerici" hareketler protesto edildi.   1953 Türk piyanistler Güher Pekinel ve Süher Pekinel kardeşler doğdu.   1954 Bulgar politikacı Ahmed Doğan doğdu.   1956 Türk sinemacı Fuat Uzkınay öldü.   1957 Kıbrıs'ta gerginliğin tırmanması üzerine Ada'da sokağa çıkma yasağı konuldu.   1957 Kıbrıs'ta gerginliğin tırmanması üzerine adada sokağa çıkma yasağı konuldu.   1961 İstanbul'daki 94 polis karakolundan 33'ü kaldırıldı.   1962 Küba'da Domuzlar Körfezi çıkartması sanıklarının yargılanmasına başlandı.   1966 Leonid Brejnev, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreterliğine getirildi.   1966 Türk yazar Abdullah Ziya Kozanoğlu öldü. Yazar'ın eserleri arasında Kızıltuğ, Atlı Han, Türk Korsanları, Seyit Ali Reis, Battal Gazi Destanı, Kubilay Han'ın Gelini sayılabilir.   1966 Leonid Brejnev Sovyetler Birliği Komünist Partisi Birinci Sekreterliğine getirildi. Göreve geldir gelmez Amerika'nın saldırgan Vietnam siyasetini kınadı.   1967 Fransa ilk nükleer denizaltısını suya indirdi.   1968 Yugoslav Başbakanı Mika Sipilyak ve eşi Ankara'ya geldi.   1968 Türkiye'de ilk böbrek nakli, İstanbul'da Doktor Atıf Taykurt ve ekibi tarafından gerçekleştirildi.   1970 Türk politikacı Ayşe Şekibe İnsel (doğ: 1886) öldü.   1973 Vietnam Savaşı: ABD'nin son birlikleri de Güney Vietnam'dan ayrıldı.   1975 Güney Vietnam'ın ikinci büyük şehri olan Da Nang Kuzey Vietnam ordusunun eline geçti.   1979 Uganda'da İdi Amin rejimi askeri darbeyle devrildi. İdi Amin kaçtı.   1982 ''Carmina Burana''nın Alman bestecisi Carl Orff, 87 yaşında Münih'te öldü.   1982 Kanada Yasası ile Kanada bağımsızlığını aldı.   1984 Türk şair İlhami Bekir Tez öldü.   1984 Türk gazeteci ve yazar Ömer Sami Coşar öldü.   1985 Fransız ressam Marc Chagall öldü.   1989 DYP Siirt Milletvekili Abdülrezzak Ceylan, TBMM'de bir tartışma sırasında vurularak öldürüldü. ANAP Siirt Milletvekili İdris Arıkan olayın zanlısı olarak tutuklandı.   1989 Londra'da dünyanın ilk tüp beşizleri doğdu.   1989 Londra'da dünyanın ilk ''tüp beşizler''i doğdu.   1994 Rumen yazar Eugène Ionesco (doğ: 1909) öldü.   1995 Cezayir'de ordu birliklerince aşırı dinci militanlara karşı düzenlenen son dört operasyonda 2500 kişinin öldüğü bildirildi.   1997 Tekstilci Josef Behar ve 3 çalışanı İstanbul'da kimliği belirsiz kişilerce öldürüldü.   1999 Eski TÜSİAD başkanlarından iş adamı Ali Koçman öldü.   2000 ''Mıstık'' olarak tanınan, ünlü karikatürist Mustafa Eremektar (doğ: 1930) öldü.   2004 Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Letonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya NATO'ya kabul edildiler.   2005 Muğla yöresinin en ünlü türkülerinden ''Ormancı''nın kahramanlarından Mustafa Şahbudak (Bay Mustafa) 83 yaşında öldü.   2006 Dünya'nın büyük bir bölümünde gözlemlenen tam güneş tutulması gerçekleşti.  

Oğuz Moldur  
 
  Belirli Gün ve Haftalar  
   
Kitap
Uçur uçur beni kitap,
Sar, dörtbir yanımı,
Bilgiyle donat.

Al götür beni. < ...
 
  Rümeysa Düzel  
  deniz suyu neden tuzludur?  
   
Denizlerin bu kadar tuzlu o ...
 
  hazal yılmaz  
  Misafir Defteri  
   
tek kelimeyle süper ödevim için işe yaradı saol ...
 
  büşra    
Deyimlerimiz
    hali vakti yerinde olmak
. ...
 
  eren  
  Bir Kitap  
    Eğlenceli Sorular
Ersin Osman SÖĞÜTLÜ
Sayılar ve sayı dizileri, Şekil ve kelime tamamlama gibi pek çok sorul ...
 
  Emre Pekün  
  Güzelim, adını kola kutularında arama. ...
Burak Şen
 
  Minik Kalemler
  Kompozisyonlar
  Öyküler
  Şiirler
  Derlemeler
  Resimler
  Diğer
 Amatör Kalemler
 
  Kompozisyonlar
  Öyküler
  Şiirler
  Derlemeler
  Diğer
 Usta Kalemler
 
  Yazı
  Öykü
  Şiir
  Derleme
  MASAL/FABL
  Galeri
  Diğer
  Çocuk Kitaplığı
  Kategoriye Göre
  Yazar Adına Göre
  Yayınevine Göre
 Ansiklopedik ve...
 
  Belirli Günler ve Haftalar
  Okul Öncesi
  Bilgi Küpü
  Deyimler ve Öyküleri
  Tarihte Bugün
  Linkler
  Gezi Notları
  Çocuk Edebiyatçıları
  Çocuk Edb. Araştırmaları
  Şehirlerimiz
  Başka
  English Articles
  Günlüğümden
  Matematik Yazıları
  Zeka Küpü
  Mizah Tükkanı
  Genç Tüketici
  Hobilerimiz
  Piyes
  Güzel Türkçemiz
  Duyurular
  Çocuk Yayınevleri
  Aile Bilgilendirme Platformu
 Galeri
  Objektiflerden
  Adam Olacak Çocuk
  Küçükken Büyünür
  Çeşitli
  Sözün Özü
  Hoşlanmadığımız Sözler
  Yanlış Sözler
  Duvar Yazıları
  Öğrenci Sözleri
  Yöresel Sözler
  Atasözleri
  Özdeyişler
  Bilmeceler
  Mesaj / Duyuru