GEÇ KALACAĞIZ      
   
 
Fatma Teyze, yatağa girmeden önce karyolasının başucundaki Saatli Maarif takviminden bir yaprak daha kopardı titreyen elleriyle. Görebilmek için iyice kıstığı, çukura kaçmış mavi gözlerini ertesi günün takvim yaprağına iyice yaklaştırdı. “Beklediğim gün geldi işte.” dedi ve yer yer dökülmüş kirpiklerinin arasından süzülen yaşları sildi. Kalbi okula başladığı ilk günkü gibi, heyecanla çarpıyordu.

Yatağına uzandı uzanmasına ama sabaha dek uyuyamayacaktı, biliyordu. .

Gece çok uzun olacaktı Fatma Teyze için. Zaman geçmeyecek, güneş doğmak bilmeyecekti bir türlü. Kim bilir kaç yılı sığdıracaktı bu bitmez saatlere. Anıları da rahat bırakmayacaktı onu.

Eski günlerine dönecek, siyah önlüğünü giyecek, kolalı beyaz yakasını takacak, cebine ütülü beyaz mendilini, tahta çantasına mavi kaplı kitabını, kırmızı kaplı defterini, kurşun kalemini, silgisini koyacaktı. Sevinç içinde okuluna gidecek, tahta sıraların dost kucağına oturacaktı mutlu bir şekilde. Adını yazacaktı sayfalarının ucu kıvrılmış sarı yapraklı defterine. Mis gibi kalem, silgi kokacaktı saçı başı. Tebeşir tozlarına bulanacaktı önlüğü. Seke seke evin yolunu tutacaktı okul çıkışında.

Babaannesi gelip dikilecekti yanı başına. Her zamanki gibi başından hiç düşürmediği beyaz yazmasını kulaklarının arkasına atacak, çatık kaşlarının altından kararlı bakan iri siyah gözlerini açacak, elinden hiç düşürmediği bastonunu kaldırıp “Fatma’m bundan sonra okula getmeyecek!” diye bağıracaktı o gür sesiyle. Çözecekti Fatma’nın boynundan beyaz kolalı yakasını, soyacaktı üzerinden, mis gibi kalem kokan, silgi kokan, tebeşir tozuna bulanmış önlüğünü, söküp çıkaracaktı sevincini, umutlarını önlüğüyle birlikte üzerinden. Parça parça ederek ateşe attığı defter yapraklarıyla birlikte Fatma’nın minik yüreğini de yakacaktı.

“Ah bu gece bir bitse! Saatler yediyi bir gösterse!” diyerek dönüp duruyordu yatağında Fatma Teyze.

***
Her sabah, kapısının önünden, çantalarıyla geçerek okul yolunu tutan akranlarını izlerken, yüreğine bir sızı çöker, boğazına bir yumruk otururdu minik Fatma’nın. Okul dönüşü neşeyle hoplayan çocukların sevincini gördükçe boğazındaki düğüm biraz daha büyür, biraz daha sıkıştırırdı nefesini. Yüreğinde durmadan kanat çırpan ümit kuşunun ise tükenmek bilmezdi nefesi. Yorulmazdı çırpınmaktan kanatları. “Susturma ümidini Fatma!” derdi her defasında.

Bir anası anlamıştı Fatma’nın halini... Bir o yanmıştı kendisiyle birlikte… Bir anasının gözyaşları karışmıştı Fatma’nın gözyaşlarına…

Babası eğitimli bir adamdı, memuriyetteydi, ama yine de annesinin havaya kalkan bastonunun önünde saygıyla eğilerek: “Tabi anam, sen ne dersen o olur,” demişti. “Benim kızım okula gidecek, kimselere muhtaç olamadan, mektuplarını kendi yazacak, imzasını kendi atacak. Okumak medeniyettir, kızım kendi haklarını öğrenmek için okuyacak,” diyememişti. “Kızım sokak tabelâlarına bakarak yolunu bulacak, gazete okuyacak, dünyadan haberi olacak,” diye karşı çıkamamıştı; hatta anasının, o bastonunun hükmü ile, “Benim torunum, okulda oğlanlarla oyun oynamaya getmeyecek” dediğinde bile: “O nasıl söz ana?” diyemeyip başını öne eğmişti.

Fatma daha on üçündeyken, “Bu kız gözelleşti, serpildi, büyüdü. Kız kısmını bekletmeye gelmez oğul, yarın kapına yan bakan çok olur, başımız yere gelir, ilk kısmeti geldi miydi he diyeceksin!” dediğinde: “O daha çocuk, yazık değil mi Fatma’ma!” da diyememiş, yine aynı cevabı vermişti; “Tabi anam sen ne dersen o olur,”.

***
Çocuk yaşta ana olmuştu Fatma Teyze. Ayşe’nin, Ali’nin anası olmuştu… Onlar okula başladığında kendisi başlamış kadar sevinip sabaha kadar gözyaşı dökmüştü okulsuz geçen yıllarına. Kaç geceler çocuklarının çantalarını gizli gizli açmış, defterlerini kitaplarını karıştırmış, dergilerindeki boyalı resimlere bakıp bakıp iç geçirmişti de atamamıştı içinden okul sevdasını.

“Arkadaşlarımın anaları okuma yazma biliyor, onların derslerine yardım ediyor, sen niye okumadın ana?” diye sormasalardı bir de… Onun ezikliği her şeyden de kötüydü. “Okutmadılar oğul,” dese de ne anlasındı bebeler? Ama onları okutmalıydı, Ayşe’yle Ali, okuyup adam olmalıydı. Hem de Ayşe’yi en yüksek okullara göndermeliydi. Ahdetmişti.

Kendisi çok zorluk çekmiş, çok horlanmıştı. Yeri gelmiş beş kuruşa muhtaç olmuştu. Kızı okuyup çalışacak, kendi parasını kazanacaktı, erkeğine destek olacak, toplumda kabul görecekti.

Elinde diplomasıyla gelince Ayşe’si, kendisi mezun olmuş kadar sevinmişti. “Ben göremedim, evladım gördü” deyip şükürler etmişti Allah’ına.

Yetmiş beş yaşına merdiven dayamıştı Fatma Teyze. Cahillik, yoksulluk, genç yaşta dul kalmak, her şeye rağmen çocuklarını okutmak için mücadele vermek, çok yük bindirmişti sırtına; ama içindeki okuma sevdası ilk günkü kadar taze kalmıştı. Umut kuşunu soracak olursanız, o hiç yorulmamıştı. “Bir gün, sevdana kavuşacaksın!” demişti her kanat çırpışında.

Tan yerinin ağarmasına az kalmıştı ki gözleri daha fazla dayanamadı bu yorgunluğa. İçi geçti, gözkapakları indi. Tatlı bir uyku alıp götürdü Fatma Teyze’yi.

Uyumak istemiyordu oysa…

Çok geçmeden, odasına heyecanla giren Merve’sinin “Uyan anneanneciğim uyan, okula geç kalacaksın.” diyen o tatlı sesiyle fırladı yataktan.

Uyku sersemliğiyle:

“Ne oldu, ne okulu karagözlüm?” dedi çukura kaçmış göz kapaklarını ovuşturarak.

“Anneanneciğim, ne okulu olacak, ANA–KIZ OKULU işte. Bak, takvimin 11 Eylül’ü gösteriyor. Ne mutlu sana, bu gün okulun açılıyor. Bundan sonra seninle, her gün birlikte çıkacağız evden. Ben okuluma, sen okuluna. Haydi, kalk, elini yüzünü yıka, dişlerini tak, kahvaltını et, bastonunu al; bir an önce çıkalım; yoksa okullarımıza geç kalacağız.”

NUR ERSEN
("Hoş Geldin Günare" kitabımdan)
 
    Nur Ersen