KARA TREN      
   
 
KARA TREN

Geçtiğimiz yıl dedemle birlikte İzmir’e gidecektik. Annem valizleri hazırlarken dedem:

“Tren biletlerimizi aldım. Yarın sabah yola çıkacağız.” dedi.

“Neden otobüsle değil de trenle gidiyoruz?” diye sordum.

Dedem yanıtladı:

Yolumuz çok uzun. Trende yolculuğumuz daha rahat geçecek. Sıkıldığında ayağa kalkıp dolaşabileceksin. Tuvalete gidebileceksin. Karnın acıktığında yemekli vagona gidip orada yemek yiyebileceksin.

Çok şaşırmıştım.

“Bir vagonu yalnızca yemek için mi ayırmışlar? Tıpkı lokanta gibi mi?” diye sordum.

“Evet yavrum, lokanta gibi. Masaları, çay ocağı ve mutfağı var. Sabahları kahvaltı, öğle ise yemek servisi yapıyorlar. Yemek için oturduğumuz zaman garsonlar gelip ‘Ne arzu edersiniz efendim?’ diye soruyorlar.”

Bu hoşuma gitmişti; çünkü ilk defa trene binecektim.

“Bana da sorarlar değil mi?” dedim.

“Tabi sorarlar aslan torunum.” diye yanıt verdi.

Dedeme trene ilk kez kaç yaşındayken bindiğini sordum. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Sanki o günleri yeniden yaşıyormuşçasına devam etti.

“Sekiz yaşımdaydım. Yani senden birkaç yaş küçüktüm. Doğu Anadolu’nun bir kasabasında yaşıyorduk. Babamın tayini Bursa’ya çıkmıştı. Yolculuğumuzu trenle yapacaktık. Yeşil Bursa’yı görmeyi çok istedikleri için halamlar da bizimle birlikte gelmişti. Biz dört kardeştik. Halamın da üç çocuğu vardı. Annem, babam, halam, eniştem ve babaannem, hepimiz bir kompartımana yerleşmiştik.”

Kompartıman kelimesini ilk defa duyuyordum.

“Dede, kompartıman ne demek?”

“Trenler vagonlardan meydana geliyor. Vagonlar da küçük odalardan. İşte o küçük odalara kompartıman deniyor. Kompartımanlarda yolcuların oturması için karşılıklı koltuk ya da kanepeler var. Ayrıca kompartımanlarda ranzalar da var. Uykusu gelen rahatlıkla uyuyabilir.”

“Sizin yolculuğunuz çok mu uzun sürmüştü?”

“Tam üç gün.”

“Üç gün mü? diye gözlerimi kocaman açmıştım.”

Dedem:

“Evet. Hani şu türkülere konu olan kara tren var ya, işte onunla çıkmıştık yola. O zamanlar ulaşım, şimdiki gibi kolay ve rahat değildi. Trenler de günümüz trenleri gibi modern ve hızlı değildi. Bu yolculuk süresince yaşadıklarımı hiç unutamam. Kara trenin ne kadar kara olduğunu… Lokomotifinin bacasından çıkan o kapkara dumanları, o dumanların ne kadar kötü koktuğunu…

Eskiden trenler kömürle çalıştığı için lokomotiften çıkan dumanlar trenin dış yüzeyini kapkara yapardı. O yüzden halk arasında kara tren ismini almıştı.”

Dedem bunları söylerken dalıp gitmişti o günlere.

“Bu yolculuk önceleri bize eğlence gibi gelmişti. Ağabeylerimiz, ablalarımız pencere kenarında oturmak için adeta yarışıyorlardı. Biz küçükler de yer bulamayınca annelerimizin kucağına oturmuştuk. Ayakta kalanlar, ‘Kalkın, biraz da biz oturalım!’ diyerek pencere kenarında oturanlarla tartışıyorlardı. Annem: ‘Yolumuz çok uzun. Bir süre sonra cam kenarında oturmaktan bıkacaksınız. Ne zaman ineceğiz diye söylenmeye bile başlayacaksınız!’

Beni hiçbir şey ilgilendirmiyordu; çünkü camlardan giren dumanlar çok kötü kokuyor, midemi bulandırıyordu. Üstelik de vagonlardan ve tekerleklerden çıkan o şangır şungur sesler beynimin içine işliyordu. Diğer çocuklar bu sesler eşliğinde tempo tutup oynarken ben daha da kötü oluyordum.

Aradan kaç saat geçti bilemiyorum, birden her taraf karardı. Göz gözü görmez oldu. Hepimiz korkmuştuk. Babam: ‘Korkmayın çocuklar, tünele girdik. Biraz sonra çıkarız ve etraf yeniden aydınlanır.’ dediğinde rahatlamıştık.

Babamın söylediği gibi kısa bir süre sonra kompartımanımız aydınlandı. Birden kapı açıldı ve ‘Bilet kontrol!’ diye kalın bir ses duyduk. Koyu renk takım elbiseli ve şapkalı bir amcaydı bu sesin sahibi. Biletlerimizi kontrol etmeye gelmişti. Pencere kenarında oturanlar kalkmış, kompartımanın ortasına gelmişlerdi. Bilet kontrolünü merakla izliyorlardı. Birden ablamla göz göze geldik. Yüzünde ‘tam sırası’ dercesine bir ifade vardı. Hemen koşup pencere kenarına oturdu. Zafer kazanmışçasına, dışarıda gördüklerini yüksek sesle anlatmaya başladı. Ardından yine yer tartışması sürdü gitti.”

Dedem anlatırken, bu defa da tünellerin nasıl yapıldığını merak etmiştim. Hiç üşenmeden onu da anlattı:

“Tren yolları demir rayların birbirine eklenmesiyle yapılıyor. Bu yollar şehirleri, kasabaları, köyleri birbirine bağlarken, bazen dağlar yolların önünü kesiyor. İşte bu dağlar oyularak tüneller oluşturuluyor. Tren bu tünellerden kısa sürede geçerek yoluna devam ediyor. Kurtuluş Savaşımızdan sonra devletimiz demiryolu yapımını hızlandırmış, böylece demiryolu ağı yurdumuzun her tarafına yayılmıştı.”

“Bilet kontrolünden sonra tekrar tünele girdiniz mi?

“Yolculuğumuz süresince defalarca tünele girdik ama artık korkmuyorduk. Daha da eğlenceli oluyordu bizim için. İkinci günün sonunda pencere kenarı tartışması sona ermişti. Herkes bu uzun yolculuktan bıkmış, bir an önce inmek için dua ediyordu. Benim rahatsızlığım hafifledi ama hiç neşem yoktu. Bir anda öyle bir şey oldu ki rahatsızlığımı unutup kahkahalarla gülmeye başladım.”

“Ne olmuştu dedeciğim, sizi böylesine güldüren şey neydi?”

“Ranzanın üzerindeki yoğurt kabı, birden babamın başına devrildi. Babamın yüzü bembeyazdı. Sadece gözleri görünüyordu. Tıpkı bir hayalete benziyordu. Hepimiz onun haline katıla katıla gülüyorduk.”

Dedemin anlattığı bu olay o kadar hoşuma gitmişti ki bir yandan gülüyor bir yandan da:

“Demek hayalete benziyordu ha? Gerçekten de çok komikmiş dede.” diyordum.

Dedem:

“Biliyor musun, babam bu olayı hala anlatıp çevresindekileri güldürür.” dedi.

“Çok hoşuma gitti. Ben de anlatacağım artık.” dedim.

O sırada annem:

“Haydi oğlum, yatağın hazır, dedenin de uykusu gelmiştir.” Yarın yola çıkacaksınız!” diye seslendi.

Dedeme son sorum:

“Biz hangi trenle gideceğiz?” oldu.

O:

“Artık günümüzde yataklı trenler, şehiriçi trenleri, yük trenleri, hızı neredeyse otobüs hızına yaklaşan ekspres trenler var. Biz ekspres trenle gideceğiz. Modern ve çok hızlı.” diye yanıt verdi.

Buna çok sevinmiştim. Sarıldım, iyi geceler diledim ve gülerek odama gittim.

NUR ERSEN

"EN GÜZEL HEDİYE" adlı kitabımdan...

 
    Nur Ersen