Dedeme Nineme Mektup      
   
     
  Sevgili Nineciğim, Dedeciğim,

Özledim sizi…

Bugün rüzgâr geçmişten bir avuç toprak savurdu yüzüme. Sonra yağmurla nemlenen mis kokulu toprak sizi hatırlattı bana. Ardından manolya kokusu sardı etrafı. Hani çiçeğini koklarken içine doğru nefes verdiğin zaman beyazı kararır ya manolyanın, biz de öyle mi olduk dersiniz? Mavilerimiz varken neden siyah olmayı seçtik? Renklere kapattık gözlerimizi.

Karanlıkta savrulan, aslını unutmaya yüz tutmuş, geleneklerini bu karanlık devirde kaybetmiş bir nesil olduk. Gök kubbede beliren berika gibiyiz. Bir anda parlayan ışık demetiyiz, ardından tekrar karanlığa saklanan. Meyusiyet içerisinde izliyorsunuz bizleri değil mi? Dünya bizi tek tip insana doğru götürürken, geleneklerimizin avuçlarımızın içerisindeki kar tanesi gibi eriyip kaybolması ürkütüyor olmalı sizi. Onca uyarmalarınıza rağmen yakamoz olamadık maalesef. Öyle uyarıldığımızda ışıklar saçamıyoruz hayata. Sanırım dikkate almak yerine sımsıkı kapatıyoruz kulaklarımızı sizlere.

Özledim, hem sizi hem de geçmişi.

Bugün aynı binada oturduğumuz Mehmet amcayı kaybettik. Sizden öğrendiğim gibi çok şey öğrenmiştim ondan. Kimse yoktu cenazesinde. Hâlbuki eskiden salâyı duyan koşar gelirdi, ev sahibi acısını rahat yaşasın diye yemekler yapıp getirirlerdi. Kelimeler düğümlendi boğazımda, ardından kaynağı belli olmayan bir acı… İnsanlar görünmez oluvermişlerdi. Mumlarla aranacak zifiri karanlıktaydılar. Eksik olan bir şey vardı ki mum yavaş yavaş eriyecekti. Karanlık, ardından ebedi sessizlik… Oysa eskiden sevinç de paylaşılırdı acı da değil mi?

Daha dün gibi aklımda, yine bir çiğdem günüydü. Ağaçlarla yeşillenmişim, yine o dallarındaki çiçeklerin rengine sarhoşum. Pembeler, beyazlar, yeşiller. Toplanmışız yine mahallenin haylaz çocukları. Kocaman gözlerimizdeki ışıltıyla bakıyoruz birbirimize. Köprü var sanki o bakışlar arasında. Çocuk olmayanın anlamadığı bir dil. Sonra hep birlikte koşuşturuyoruz, sevinçlerimizden, gülüşlerimizden almış ayaklarımız gücünü. Ardından kendi melodimizde aşk yaşarken dökülüveriyor o kelimeler ağzımızdan, ‘’Çiğdem çiğdemçiçecik/Emmim oğlu küçecik /Yağ verenin oğlu olsun/ Bulgur verinin kızı olsun/Hiç vermeyen çatlasın ölsün”. Üzerinden mor salkım salınan, gıcırdayan tahta kapıyı aralıyor, yılların yorgunluğunu yüzündeki kırışıklıklarda saklayan yaşlı teyze. Sımsıcak gülümsemesiyle uzatıyor küçük şişedeki yağı. Bir mutluluk hepimizde… Az ilerde yine bir teyze, torba taşıyor omuzlarında; emeğinin teri alnında; o da bir kâse bulgurunu uzatıyor torbasından. Pilav yapıyoruz sonra onlardan. Yemedim daha önce öylesini. Sevgi vardı oymalı tahta kaşıklarla yediğimiz o pilavda, sonsuza dek damakta tat bırakacak. “Ne yana gitsem nafile. Memleketin hali gözümden gitmez.” Arıyorum şimdi o günleri. Ben istemiyorum hamburger, cips, kola. Tarhana koksun hazır çorba yerine, keşkek olsun pizza yerine, yanında da kola yerine yayık ayranı. Ağzımın etrafı beyaz köpük olsun, sonra gülelim hep beraber. Ama birlikte olalım. Ağzımız supangle yerine höşmerimle tatlansın.

Sevgili Nineciğim,

Beni nevruz şenliklerine götürdüğünü hatırlıyorum.“Nevruz birlikteliktir, kardeşliktir, paylaşmaktır.” demiştin. Yeni günü, baharın gelişini kutlarken orada sevgi görmüştüm insanlar arasında. Aynı masanın etrafında toplanmış içten kahkahalar atan dostlar göremiyorum artık. Yabancılaşmış insanlar birbirlerine. Baksanıza bayramlarda bile Türk kahvesi ve lokum eşliğinde sohbetler edip havada uçuşan neşemize neşe katamıyoruz. “Ah nerde o eski bayramlar!” derdiniz ya hani, ben de hasret kaldım benim eski bayramlarıma. Ben yine küçük dostlarımla tüm sevecenliğimizi takınıp şeker toplamak istiyorum, sonra onlar görmeden çikolatalı olanları seçmek. Bereketiyle gelen misafirlerimizden kaçıp bayramı tatil fırsatı olarak değerlendirmeye başladığımız gün çizmiştik belki de insanlık kelimesinin üzerini asla silinmeyen bir kalemle. Aramıza ucuna varmaya korktuğumuz uçurumlar girmiş olmalı.

Neden uzaklaştık böyle? Toprak damlı evlerde mutlu olmaktan vazgeçip, modernleşme uğruna çarpık betonlaşmaya devam ettik diye mi? Otobüste, evde, sokakta her yerde başımızı telefondan kaldırmadığımız için mi görmüyoruz kimseyi? Aynı evin içinde yaşayıp telefonla yazıştığımız için mi? İstemiyorum bilgisayar oyunlarını da. Kokulu kâğıtlara mektuplar yazmak istiyorum ben. Yoksa düğünlerde evin üzerinde şanlı Türk bayrağı dalgalandırmayıp, ellerimizi kınalamayıp, beraber halay çekmediğimiz, eş dosttan habersiz, sade nikâhlar tercih ettiğimizden mi böyle yalnız kaldık?

Dedeciğim,

Ne çok severdim seninle köydeki âşık atışmalarını dinlemeye gitmeyi. Köy seyirlik oyunları lazım samimi gülmek için. Mizah anlayışımızı bile yitirmiş olmamız bizi yürüyen asık surat yapan şey belki de. Gülmek için birinin her iki yanağımızı da çekiştirmesi gerekmez. Sevgi dolu bir kalp gülen bir surattır. İnce bir bedense isteğimiz, ekmeğimizi bölüşmek yeterli olur, güzel gözler içinse, iyilikle bakmalı insanlara.

Dedeciğim, Nineciğim,

Sobanın üzerinde çıtırdayan kestaneler, dumanı tüten çay eşliğinde anlattığınız masallarda kaldım ben. Bana yine masal anlatın. Kanayım mutlu sonlara. Elime de sizin oynamayı öğrettiğiniz topacı verin, hani şu ipi oynamaktan kopan.
Hayatımıza ilmek ilmek kilim misali dokuduğunuz, nakışladığınız değerlerimiz parça parça koparken düşmez belki dilimizden, birkaç uyduruk kelimenin anlamsızca bir araya getirildiği sözde şarkılar fakat benim yüreğim türkülerin o anlam kokan sözlerinde, ruhumu besleyen ezgilerinde kaldı. “Elma dalından uzağa düşmez.” zaten değil mi? “Bin bir yerimden bağlanmışım.” işte, “Bundan ötesine aklım ermez.” benim.
İlk bayramda görüşmek üzere, selam eder ellerinizden öperim.
Torununuz
Melike Cerit
 
    Melike Cerit