Sen Ol !      
   
  Bir cumartesi sabahına gözlerini açmıştı Umut, 25 senelik ömrünün her sabahında yaptığı gibi. Güneş evin sigara dumanından bezmiş perdelerini zorluyor, dışarıdaki gürültüler sadece Umut uyansın diye yapılıyordu. 5 dakika boyunca, gökyüzünün sonsuzluğu ile arasındaki bağlantıyı kesen, o olmasa geceleri yıldızlara dokunucağı, gündüzleri ise güneşe, belki de onu yaratana ağız dolusu küfür edeceği, en son ne zaman boyandığı meçhul, karaya çalan renkli tavana baktı. Bu tavan ona ayna görevi yapıyordu belki de. Tertemizdi başta, her çocuk gibi. Aklında saçma sapan düşünceler yoktu; siyaset, ekonomi, iş, güç, para, aşk... Tek düşüncesi eğlenceydi, içinden geldiği gibi hareket edebiliyordu. Her neyse... Banyoya gitti, son dört beş yıldır olduğu gibi gözü yine aynaya takıldı. Umut, ne zayıf ne şişman, evindeki mutfak dolaplarına rahatça erişebilecek boyda, hafif sarışın, seyrek sakallı bir adamdı. Bakışları eğlenceliydi aslında. İnsanın bakmaktan sıkılmayacağı ama olmasa da aramayacağı gözleri vardı. Gariptir, bunun aksine Umut kendini tip olarak vasatın altında görüyordu. Birazcık eğri burnu, seyrek sakalları, yüzündeki asimetri onun kendini sevmesini engelliyordu. Zavallı... Bu zamana kadar kız arkadaşı olmamış daha kötüsü bunun nedenin dış görünüşü olduğunu sanıyordu. Oysa bir hatun yanında edeceği iki kelamı yoktu. Siyaset ve spor hakkındaki bilgisi, otlarla dolu uçsuz bucaksız tarladaki tek bir ot kadardı. Okumayı severdi aslında, mürekkep yalamış biriydi, mühendisti. İyiden de iyi bir ücret alıyordu. Ama içten içe mutsuzdu işte... Eksik yanlarını fark etmeye başlamıştı çünkü. Hoş sohbet değildi mesela, utangaçtı. İnsan ilişkilerinde hata yapmaktan korkar, ''elalem ne der?'' baskısını her hücresine kadar hissederdi. Belli ki bunların sorumlusu ailesiydi. İstemeden de olsa onun içindeki O''nu köreltmişlerdi. Dayatmalar, yapılan kırıcı yorumlar, kaba saba davranışlar onu böyle yapmıştı. Tek güvendiği yaratıcısı vardı, hoş, onu da şu günlerde arkadaşı sayesinde(!) sorgulamaya başlamıştı.

Güneş de 25 yaşındaydı. O da her sabah güne gözlerini açar, önce kendine sonra odasındaki koltuğa, masaya, 4 duvara, duvardaki tabloya, tablonun içindeki huzur dolu beş koyuna, başlarındaki köpeğe ve şiir yazan çobana ve en sonunda hava moleküllerine ''Günaydın!!'' derdi sanki bu son günaydınıymışçasına. Her sabah ayna karşısına geçer, kızlara ettiği iltifatların belki iki katını ve samimi olanlarını kendine ederdi. Evet kızlara iltifat ederdi... Hiç utanıp sıkılmadan hem de. Ne söylemek isterse onu söylerdi. Ne olacaktı ki sanki? Bu haline karşısındaki insanlar da kayıtsız kalmıyordu tabii, samimiyetine samimiyetle cevap veriyorlardı. Bu yüzdendir ki Güneş''in sosyal hayatı mükemmeldi. Ha bu arada, adı Güneş olan bir erkek? Adıyla da barışıktı çünkü. O da tahsilliydi, mühendisti. Umutla da bu vesiyleyle mi tanışmışlardı? Hiç sanmam... Belki de bir pasajın altındaki berber salonunda? Çünkü ikisi de hafif sarı saçlarını orada kestirirdi. Hiç sanmam... Güneş''in hayatında kafasını yoracağı, içinde boğulacağı hiçbir şey yoktu. Siyaset, ekonomi, iş, para, aşk umurunda değildi. Sanki bir boşlukta doğmuştu o, insanın hayatında taşımak zorunda olduğu koca bir kaya gibi olan gelenek, görenek, toplum baskısı onun için yoktu. Bu Güneş''in saygısız kaba saba biri olduğunu aklınıza getirmesin sakın. Aksine çevresindeki insanlara çoğu dindar, gelenek ve göreneklerine bağlı insanlardan daha çok saygı gösteriyordu. ''O nasıl hayat? Olmaz öyle şey!'' derseniz Umut ile aynı şeyleri söylemiş olursunuz.

İki zıt karakter, bir o kadar da benzer insan... Bir insanın benliği yerine oturunca uzun süreli yalnızlığa dayanabilirmiş. Çünkü kendi kendinin arkadaşı olurmuş. (Bir kitapta okumuştum bunu) Sizce Umut, Güneş olabilir mi? Dur bi dakika... Belki de Güneş, Umut''u olmak istemediği gibi yaratmıştır ve ona baktıkça kendini ona dönüşmekten alıkoyuyordur? Benden tavsiye; sen sen ol, SEN ol!!! Başkası değil.

Lütfen acımasızca eleştirin!!
 
    Attila Oğuz